Etiket arşivi: Ali Tatar

ERGENEKON: Emperyalist bir proje…

ERGENEKON: Emperyalist bir proje…

ALEV COŞKUN
Cumhuriyet
, 23.12.18

Ergenekon’un bize öğrettiği en önemli ders: Ergenekon, Türkiye’nin pazarlanmasını, bölünmesini temel olarak hedef almıştır. Atatürk’ün aydınlanma devrimlerini ve çağdaşlaşmayı savunan, ulusal çıkarları korumak isteyen aydınlar yetersiz ve örgütlenmeden uzak kaldıkları zamanlarda FETÖ tipi örgütler her zaman yeniden yaşam alanı bulacaklardır.

[Haber görseli]
İ. Selçuk, T. Saylan,  K. Okkır,  Ali Tatar  M. Tekin   K. Kozinoğlu

Türkiye Cumhuriyeti’nin 95 yıllık yaşamında, dış destekli en korkunç, en tehlikeli yıkım projesi, Ergenekon adı verilen hareket ve aynı adla açılan davadır. 
Bu yazı, büyük bir emperyal proje olan Ergenekon Kumpası konusunda altı kırmızı ile çizilen cümlelerle tarihe not düşmek için kaleme alınmıştır.
On bir yıl önce, 2007 yılında başlayan Ergenekon hareketi ve davası 2018 yılının Kasım ayı sonunda tamamen çöktü. Davanın savcısı, “… toplanan kanıtlar hukuka aykırı olup bu nedenle davada Ergenekon adını taşıyan bir örgütün varlığı ispatlanamamıştır.” dedi. 
Yargıtay 16. Ceza Dairesi de bir süre önce Ergenekon için “…proje yok, toplantı yok, örgüt organları yok, bu nedenlerle örgüt yok” demişti. Ancak bu yargılara varmak için ne yazık ki zulüm ve hukuksuzluklarla dolu on yılın geçmesi gerekmiştir.

Düğmeye basılma 
Ergenekon Kumpas Projesi için düğmeye 2007 yılında basıldı. Hemen ardından TSK’nin onurlu komutanları ve aydınlar Silivri Cezaevi’ne gönderildi. Bir süre sonra, 2450 sayfalık iddianame ve 600 klasörlük dava ortaya çıktı. 
Davanın ilk aşamasında, şimdi firar etmiş olan FETÖ’nün savcı ve yargıçlarıyla siyasal iktidar kol kola birlikte hareket ediyorlardı. Davanın Savcısı Zekeriya Öz’ün emrine Başbakan tarafından zırhlı bir Mercedes araba gönderilmişti. Kuşkusuz bu hareket “ben senin arkandayım” anlamına geliyordu. (AS: Başbakan Erdoğan “Ben bu davanın savcısıyım..” demişti hatta!)

Projenin ayakları 
Ergenekon, emperyalist bir projedir. 1. ayağı Türkiye Cumhuriyeti’nin TSK ve MİT dahil stratejik kurumlarının, 2. ayağı da Cumhuriyet gazetesinin ele geçirilmesini hedefliyordu. 
Nitekim dava, değişik davaların da birbirine eklenmesi sonucu devasa bir dosyaya dönüşmüş, davaya Danıştay saldırısı ile Cumhuriyet gazetesine atılan bomba girişimleri de eklenmişti. 
Bu nedenle, dava kapsamında ilk gözaltına alınanların başında, Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk geliyordu. 
21 Mart 2008 günü sabaha karşı, İlhan Selçuk’un evi basıldı, kitapları tarumar edildi, kendisi apar topar emniyet müdürlüğüne götürüldü. Psikolojik baskı metotlarıyla üç gün süren sorgulama yapıldı. Daha sonra çıkan iddianamede İlhan Selçuk için şunlar vardı:

1. İlhan Selçuk, gündemi belirlemek amacıyla kendi gazetesinin bahçesine bomba attırmıştır.
2. Danıştay saldırısını planlamış ve Yargıç Mustafa Yücel Özbilgin’in tasarlayarak öldürülmesine teşebbüs etmiştir. 
3. İlhan Selçuk çok akıllıdır, cep telefonu kullanmamaktadır. Bu nedenle Ergenekon örgütünün başıdır. 
Bu derece deli saçması bir iddianame ile karşı karşıya idik.

İkinci Cumhuriyetçiler 
Tutuklamalar, telefon dinlemeleri, evlerin ve ofislerin basılması, talan edilmesi, her şeye el konulması, insanların yaşamlarının tersyüz edilmesi karşısında ne medyada ne de sosyal arenada sesini yükselten fazla kişi vardı. 
Bu deli saçması iddialar karşısında, “Ergenekon büyük bir hukuksuzluktur, zulüm yapılıyor, ceza Hukukunun temel kuralları çiğneniyor, yargısız infaz yapılıyor, insanlar hukuksal dayanaktan yoksun gözaltına alınıyor, zindanlara tıkılıyor” denildiğinde; 
Ünlü İkinci Cumhuriyetçiler, “yetmez ama evetçiler” olan bitene kol kanat geriyor ve hemen şu yanıtı veriyorlardı: 
“Ama bunlar darbeci… 12 Mart ve 12 Eylül’de ne haksızlıklar ne zulüm ne yargısız infazlar yapıldı” diyerek eski günlere gönderme yapıyorlardı. Böylece geçmişte olanlardan, Ergenekon’un haksızlıklarına ve hukuksuzluklarına meşruiyet çıkarıyorlardı. 
Ergenekon davası sürecinde aralarında Kuddisi Okkır, Muzaffer Tekin, Ali Tatar, Prof. Dr. Türkan Saylan, İlhan Selçuk ve Kaşif Kozinoğlu yaşamlarını yitirdi.

Sadece Türklerin işi değil 
Ergenekon’un hemen başlarında, o tarihlerde artık emekli yaşamına girmiş olan eski Başbakan ve Cumhurbaşkanı Demirel“Bu iş sadece Türklerin işi olamaz… Bu ciddi bir organizasyon işi, burada mutlaka yabancı parmağı var” dedi (Akşam, 1 Aralık 2008) 
İlhan Selçuk yazdığı yazılarda ilk önce “Ergenekon planı”, adını verdiği bu projeye yeni bir isim buldu: “Ergenekon Rejimi.” 
Bu tanımlama doğruydu, çünkü Ergenekon projesi sonunda Türkiye’de yeni bir rejimin yaratılmasını amaçlıyordu.

Basın ayağı: Zaman ve Taraf 
Ergenekon bir yandan siyasal iktidarın desteğini alırken, projenin basın destekçileri de Zaman ve Taraf gazetesiydi. Taraf gazetesinin başını çeken yazıişleri müdürü eşi CIA görevlisiydi ve bu husus herkesçe biliniyordu.
Nokta dergisinde, genel yayın yönetmeni Alper Görmüş, “Darbe Günlükleri”ni yayımlıyordu. Sabah gazetesinin Ankara temsilcisi Aslı Aydıntaşbaş, yazdığı yazıda “Ergenekon Analiz ve Yeniden Yapılandırma” belgeselinden söz ediyor ve bu belgenin zarf içinde kendisine gönderildiğini ileriye sürüyordu. 
Taraf gazetesi, sadece manşetlerde, yorumlarda değil, eylemli olarak da Ergenekon’a destek veriyordu. Gazetenin çalışanı

  • Mehmet Baransu, düzmece belgeleri bir bavulla savcıya teslim ediyordu.

Benzer bir rolü gazetenin yazarlarından Yıldıray Oğur da yerine getiriyordu. 
Yasemin Çongar, Taraf’taki 14 Ocak 2009 tarihli yazısında, Zaman gazetesinden İhsan Dağı’ya gönderme yaparak, aslında projenin içeriğini ve amaçlarını açıklıyordu. İlhan Selçuk, bir gün sonraki “Ergenekon’da ABD/ NATO Parmağı…” başlığını taşıyan yazısında, bu durumu analiz ediyordu. Sözü İlhan Selçuk’a bırakalım: 
“Çongar diyor ki: Ergenekon’un TSK içinden sökülüp atılması gerektiğine inanmış ordu mensupları var. İhsan Dağı dünkü Zaman’da ‘Rus Yanlısı Darbeye Ergenekon’ başlıklı bir makale yazdı, bazı satırları birlikte okuyalım: Amacı dışına çıkan ve ‘Rusçu’ bir kliğin kontrolüne giren Türk Gladio’su artık korunup kollanmıyor… Elli yıldır Batı güvenlik sistematiğinde bulunan bir ordunun Rusya yanlısı, NATO, ABD ve AB ile işbirliğine karşı ‘Rusçu’ bir kliniğin eline geçmesine seyirci kalınır mı?” 

Yasemin Çongar yazısını şöyle sürdürüyor: 

“Washington’da Türk ordusunun ‘gitgide Batı’dan kopan unsurlarıyla, Rusya’nın etki alanına giren, AB sürecini baltalamaya çalışan, Kıbrıs’ta çözümü engelleyen, demokratikleşmeyi içine sindiremeyen, 1920’lerin zihniyetine tutsak, (…) giderek Türkiye toplumundan da kopuk’ bir kurum olarak algılanmaya başlandığını gözledim…”

Amerikan tezgâhı 
İlhan Selçuk yazısını şöyle sürdürüyor: 
“Vaktiyle Cumhuriyet’te çalışmış olan Yasemin Çongar’ı kutlarım… Ergenekon’un Amerikan tezgâhı olduğunu ondan başka hiçbir kişi bu yetkinlikle anlatamazdı. Ama, yazıda asıl CIA kokusu bir başka yerden çıkıyor… Çongar, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde iki eğilim olduğunu da Fethullahçı İhsan Dağı ile birlikte ustaca dile getiriyor… Neymiş ordudaki iki eğilim?… Ergenekoncular… Ve karşıtları…” (Cumhuriyet, 15 Ocak 2009) 
Çongar’ın bu yazısının analizinden şunlar çıkıyor: 
1. TSK içinde iki eğilim vardır, Ergenekoncular ve karşıtları 
2. Ergenekoncuların amacı, Rusçu bir kliğin denetimine giren Türk Gladio’sunu koruyup kollamaktadır. 
3. 50 yıldır Batı güvenlik sisteminde bulunan Türk ordusunun, Rusya yanlısı bir kliğin eline geçmesine seyirci kalınamaz. 
Bu analizden şu çıkıyordu, “Ergenekon davası TSK’yi Nato ekseninde korumak için yaratılmıştır.” İlhan Selçuk, başka bir yazısında “Ergenekon”u “karşıdevrim” olarak niteliyordu.

Tarihe düşülen not 
Şimdi, sözü uzatmadan kalın harflerle tarihe not düşelim: 
1. Ergenekon, başlangıç tarihi olan 2007 yılından, 15 Aralık 2015 tarihine kadar siyasal iktidardan destek almıştır. Başbakan Erdoğan, Meclis kürsüsünden bu davanın savcısı olduğunu ilan etmiştir
2. Ergenekon uluslararası bir projedir. Bu proje, binlerce km ötede planlanmış, Türkiye’de FETÖ cemaatine bağlı Emniyet mensupları, savcılar ve yargıçlar tarafından yürütülmüştür
3. Ergenekon’un temel hedefi TSK’yi ele geçirmektir. Onurlu komutanlar ve T.C.’nin 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ Silivri zindanlarına gönderilmiştir. TSK’nin Genel kurmay Başkanı terör örgütü başı olarak nitelenmiştir. TSK’nin kozmik odasına girilmiştir.
4. Ergenekon, ulusalcı komutanları ve aydınları hedef almıştı. Prof. Haberal, Prof. Alemdaroğlu, Prof. Hilmioğlu, Prof. Yurtsever, Prof. Manisalı gibi ilim adamları içeriye alınmıştı. Gazeteciler, İlhan Selçuk, Mustafa Balbay, Tuncay Özkan içeriye alınmış, bu süreçte birçok kişi yaşamını yitirmiştir. 
5. Ergenekon’a basın dünyasında özel olarak kurulduğu artık bilinen Taraf gazetesi ve Zaman gazetesi en büyük desteği vermiştir
6. Ergenekon’a “yetmez ama evetçi” dönek solcular en büyük desteği vermişlerdi. Bu kişiler Ergenekon aracılığıyla, “Türkiye’nin bağırsaklarının temizlendiği”ni söyleyecek kadar akıl ve mantık sistemlerini yitirmişlerdi. Bu durum tarihsel açıdan dönek solcular için en büyük utanç kaynağı olmalıdır.
7. Ergenekon, Türk devletinin, emperyal güçler tarafından ele geçirilmesi projesidir. Özellikle TSK’nin çökertilerek, FETÖ sistemi kanalıyla tamamen CIA’nın eline geçmesinin sağlanmasını hedefleyen bir emperyal projedir. 
8. Ergenekon, Türkiye’nin parçalanmasını, bölünmesini temel olarak hedef almıştır.

Ergenekon’un bize öğrettiği en önemli derse gelince :

  • Atatürk’ün aydınlanma devrimlerini ve çağdaşlaşmayı savunan, ulusal çıkarları korumak isteyen aydınlar yetersiz ve örgütlenmeden uzak kaldıkları zamanlarda FETÖ tipi örgütler dış desteği arkalarına alarak her zaman yeniden yaşam alanı bulacaklardır.
    ====================================

    Cumhuriyet Vakfı Başkanı eski bakan, deneyimli yazar – siyasetçi – bilim insanı Sn. Dr. Alev COŞKUN‘u, tarihe not düşen bu önemli belgesel yazısı için kutluyoruz, teşekkür ediyoruz..

    Dr. Ahmet SALTIK
    24.12.2018, Ankara

CEM GÜRDENİZ: Deniz Kurmay Albay Murat Özenalp


Deniz Kurmay Albay Murat Özenalp

CEM GÜRDENİZ
http://www.aydinlikgazete.com/yazarlar/cem-gurdeniz/39730-cem-gurdeniz-deniz-kurmay-albay-murat-ozenalp.html, 4.5.14

O’nu ilk kez, 1995 yılında sınıf arkadaşım Amiral Türker Ertürk’ün Gemi Komutanı olduğu TCG Alçıtepe Muhribi’nin Harekât Subayı olarak tanımıştım. 2002 yılında komodorluğum sırasında TCG Gediz II. Komutanı olarak benim emrimde de çalışmıştı. Dinamik, akılcı, aydın, çalışkan, araştırmacı, yüksek karakter sahibi, çok iyi bir denizci, örnek bir lider, sınıf birincisi bir kurmay ve mükemmel bir aile reisi idi. Komutanlığını yaptığı TCG Gökova Fırkateyni’nden ayrıldığında, personelinin ardından hüngür hüngür ağladığını duymuştum. Balyoz kumpasına henüz eklenmediği 2011 yılında da,
bizlerin ilk esir alındığı 11 Şubat tutuklamalarına karşı yapılan 19 Şubat 2011
Anıtkabir eylemine, bulunduğu Marmaris Aksaz’dan yüzlerce silah arkadaşımızı ve ailelerini Ankara’ya o getirmişti. O denli cesur ve yüksek ruhlu bir denizciydi.

2011 yazında Hint Okyanusu’na ilk kez gönderilen Türk Deniz Görev Grubu’nun komodoru da Murat idi. Çok başarılı olduğu bu sefer sırasında bizler Hasdal’da tutukluyduk. Onu sefer sonrası Balyoz denen, Türk tarihinin yüzyıllarca utanarak lanetleyeceği sefil kumpas davanın mahkeme salonunda gördüğümde, başarılarından dolayı kutlamış, her başarılı ve seçkin Türk denizcisinin Balyoz kumpasına eklendiğinden, bu dava için üzülmemesi gerektiğini hatırlatmış ve O’na
“21. yüzyılın Hint Kaptanı ve de Murat Reis’i sen oldun” demiştim.

Murat’ı son olarak 21 Eylül 2012 günü, çadır tiyatrosu Silivri Mahkeme salonunda
Balyoz kepazeliğinin karar duruşmasında görmüştüm. Onun neşeli, hayat dolu aydınlık yüzü o karanlık günde bile ışık saçıyordu. Eğer Balyoz kumpası hiç olmasaydı, bugün sınıf birincisi bir Tuğamiral olarak görev yapıyor olacaktı. Eğer bu kumpasa rağmen Amiral yapılsaydı, ertesi gün istifa eder, makam ve rütbe hırsızlarının yanında anılmayı reddederdi.

Murat’ı, Cumhuriyet Donanması’nın bu seçkin evladını, 1 Mayıs 2014 günü öğle sularında geçirdiği beyin kanaması sonucunda kaybettik. Bir haftadır yoğun bakımda olduğu GATA’da yaşama gözlerini yumdu. Kurulan kumpasa, kumpas itiraflarına rağmen tutsaklığının devamına, Türkiye’nin her geçen gün kirlenen ortamına ve eşi ile çocuklarına duyduğu özleme dayanamayan yorgun bedeni, bir açık görüş günü pes etti ve beyin kanaması geçirdi.

Onun kaybına isyan etmemek mümkün mü? Ölümüne neden olan kumpas bir davanın yarattığı olaylar zincirine lanet etmemek mümkün mü? Onun ölümü ile asıl ölenin, kamu vicdanı ve devlet olduğunu haykırmamak mümkün mü?

Şimdi soru sormak zamanıdır

Genelkurmay Başkanlığı, Yargıtay’ın Balyoz kararında 237 kişi arasında 97’si muvazzaf, 134 denizcinin; buna karşılık 37 karacı içinde 1 muvazzafın bulunmasının yarattığı açık dengesizliği ve tarafgirliği neden görmezden gelmiştir?
Eğer denizci muvazzaflar da karacı muvazzaflar gibi tahliye edilseydi
Murat Özenalp bugün yaşıyor olmaz mıydı?

Bu davada en çok sayıda muvazzaf subaya sahip Deniz Kuvvetleri Komutanlığı,
halen idari komutasına sahip olduğu bu subaylarına neden sahip çıkmamıştır?
Bu hukuksuzluk ve kumpas itiraflarının MGK gündemine kadar taşındığı bir ortamda, neden hiçbir şekilde bu masum denizcileri sahiplenmemiş, onları kaderine terk etmiştir? Yalnızca hastalık ve koma durumlarında mı bu personele sahip çıkılmalıdır?

Dünya âlemin Balyoz davasının bir kumpas olduğunu itiraf ettiği ve sonu bir PKK affına bağlanacağı dillendirilen bir dönemde, bu rezil davanın tutsaklarına neden gereken sağlık özeni gösterilmez? Askeri cezaevlerinde kalan tutsaklar, Genelkurmay Başkanlığı kontrol ve denetimindedir. Bu, büyük bir sorumluluktur. Yaş ortalamasının 50 üzerinde olduğu çok sayıda en seçkin amiral, general ve subayın büyük bir yalan ve iftiranın varlığını bilerek tutsak edilmelerine rağmen, en azından gerekli sağlık altyapısının bu cezaevlerinde tam olarak sağlanamaması ve ambulansların yetersiz ve ekipsiz olması yaşam hakkı ihlali değil midir? Bir orgenerale GATA’da ortalama beş doktor düşerken, Hasdal gibi en yoğun dönemde 200’e yakın tutsağın kaldığı bir cezaevinde bile sadece bir doktorun gündüzleri görev yapması vicdanları yaralamaz mı?

Son soru

Genelkurmay Başkanlığı ve en çok tutsağa sahip Deniz Kuvvetleri Komutanlığı gerçeklere, en üst düzey itiraflara rağmen Balyoz oyununa hâlâ “hukuka saygılıyız” yalanı altında sırtlarını dönmeye devam mı edecek?

Murat Özenalp’in tutsak iken ölümünde, Balyoz kumpası zincirindeki her halkanın ve bu zinciri dışarıdan ellerinde tutarak destek veren ve sessiz kalan herkesin sorumluluğu vardır. Bu sorumluluktan aradan 100 yıl bile geçse kimse kaçamaz.

Murat kardeşim, köprü üstünü erken terk ettin. Seni çok özleyeceğiz. Emin ol, adını
Ali Tatar, Berk Erden ile birlikte nefes aldığımız sürece yaşatacağız. Bu bahriyenin gerçek sahipleri, Hint Kaptanı Murat Reis’i sonsuzluk okyanusundaki son seyrine gözyaşları içinde uğurluyor.

Rotan Cennet Olsun.  

7.4 Yetmedi; Şener Eruygur’da Ölmeli!


7.4 Yetmedi; Şener Eruygur’da Ölmeli!

Naci_Bestepe_portresi
Emekli Orgeneral Mehmet Şener Eruygur, 1941 Erzurum doğumlu. Şimdi 72 yaşında.

16 yaşında askeri liseye girdi. Üçü öğrencilik olmak üzere 47 yıl Türk ordusunda
hizmet etti. Son görevi J. Genel Komutanlığı idi. 2004’te emekliye ayrıldı.
2006’da ADD Genel Başkanı seçildi.

İKİNCİ YAŞAM

1 Temmuz 2008’de ERGENEKON sahte davasında gözaltına alındı. Tutuklandı.
17 Eylül’de cezaevinde merdivenlerden düştü.
Boynu dört yerinden kırıldı. Beyin kanaması geçirdi.
Ölüm riski yüksek bir ameliyattan sonra, yoğun bakımda iken, kendi istemi olmaksızın tahliye edildi.
Belleğini yitirdi.
Okuma yazmayı unuttu.
Kendi kendine yaşantısını sürdüremez duruma düştü.
Halen de öyle.
Adli Tıp Kurumu “organisiteye bağlı akli arıza” teşhisi ile “fiili ehliyeti olmadığı” raporu verdi.

SAVUNMASIZ CEZA

Beş yıl boyunca bir kez mahkemeye çağrıldı.
Kimlik saptaması bile yapılamadı.
İfadesi alınamadı, savunma yapamadı.
5 Ağustos 2013’te yapılan karar duruşmasında, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, öbür sanıklarla aynı kefeye konarak ağırlaştırılmış müebbet hapis ile cezalandırıldı.
Yanlış okumadınız, kimlik saptaması bile yapılmadan ve hiç savunması alınmadan!

ÖLÜM EMRİ

Bununla kalsa gene iyi.
Yargıtay aşaması var, ceza kesinleşmeyebilir.
Mahkeme, yapılanı yeterli bulmamış olacak ki, YAKALAMA EMRİ verdi.
2 Eylül’den başlayarak her an uygulanabilir.
Avukatı Sayın Filiz ESEN’in basın açıklamasında da belirttiği gibi bunun anlamı,

“adam öldürmeye tam teşebbüs”
tür.

Çünkü E. Org. Eruygur günlük yaşamını kendi başına sürdüremez.
Demans yani bir çeşit ALZHEIMER hastasıdır.
Bu durumu, hem tıbben hem de Adli Tıp Kurumu 4. İhitisas Kurulunca
28 Aralık 2012’de tıbben kesin karara bağlanmıştır.

Ölüm emrini veren 13. Ağır Ceza Mahkemesi, avukat Esen’in itirazını reddetti. Avukat Esen de üst mahkeme olan 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne itiraz etti.
Sonucu bilmiyorum.

NERDE HUKUK, NERDE VİCDAN?

Bu kararı veren mahkeme hukuku mu uyguladı?
Org. Eruygur yasal olarak, müebbetle cezalandırılan diğer sanıklarla eşit durumda mı?
Savcılık sorgulamasına, savunma alınmasına gerek yoksa mahkemeler
neden yapılıyor?
Yıllarca süren duruşmalara ne gerek var?
Yargıçların vicdani kanaatlerini kullanmasını yasalar öngörüyor.
Burada yargıç vicdanı nerede?
Yargıç mı yok, vicdan mı?

7.4 YETMEDİ, NERDE İNSAN?

Gölcük depreminden sonra, ilim-irfan sahibi tesettürlü bir genç kızımız,
depremin dinsiz-imansız askerler yüzünden olduğunu ima ederek “7.4 YETMEDİ Mİ?” diye pankart açmıştı.
Evet yetmedi!

– Kuddusi Okkır,
– Ali Tatar,
– Kaşif Kozinoğlu,
– Mehmet Haşimoğlu

ERGENEKON, BALYOZ ve 28 Şubat davaları ile öldürüldüler.

Alb. Mehmet Yoleri sinir hastası oldu.
Prof. Hilmioğlu yaşam savaşı veriyor.
Gazi Ütğm. Serdar Öztürk, kendi ağır sağlık sorunlarını bir kenara itmiş,
Prof. Hilmioğlu tahliye edilmedikçe tedavi kabul etmiyor.
Dışardaki eşlerin hali ayrı bir yazı konusu olur.
Yetmedi insan oğulları.
7.4 yetmedi.
Ölenler, ölümle pençeleşenler yetmedi.
Adli Tıp’ın durumunu ortaya koyduğu E. Org. Şener ERUYGUR’un ölüm emrini de uygulayın.

  • Hukuk yok, yargıç vicdanı yok anladım da, insanlık nerede, insan nerede?

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE