ERDOĞAN’IN KURUCU OLDUĞU YENİ DEVLET

ERDOĞAN’IN KURUCU OLDUĞU
YENİ DEVLET

Zeki Sarıhan

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

AKP’nin yetkili isimlerinden biri, katıldığı bir televizyon programında söz düşürerek Yeni bir devlet kuruyoruz. Kurucusu da Recep Tayyip Erdoğan’dır demiş. “İster beğenin, ister beğenmeyin” diye de eklemiş. “İster beğenin ister beğenmeyin” sözünü, “Siz karşı çıksanız da zorla kuracağız” diye anlamak gerekir.

“Yeni bir devlet kurulacağı”, geniş bir tepki aldı. Ucu açık bu ifadeden birçok yurttaş ürküntüye kapılmış olmalı. Öyle ya, kurulmakta olan veya kurulacak bu yeni devlet nasıl bir şey olacak? “Yeni” olacağına göre bayrağı, başkenti, resmî dili, toprakları, yönetim biçimi ne olacak?

Bu ürküntüyü sakinleştirmek için hükümet yetkililerinden bazı açıklamalar geldi. Sonunda bu yeni devletin “kurucusu” olduğu söylenen Erdoğan da konuştu. Yoktu öyle bir şey! Bu konuda açıklama yetkisine sahip yalnız kendisiydi. Tek vatan, tek bayrak…” diye başlayan Rabiasını sıraladı.

Uzunca bir süredir tehlikeyi görenler ve uyarı görevlerini yapanlar için bu hiç de inandırıcı bir açıklama değil. “Yeni bir devlet kuruyoruz” diyen sözcünün kastı da vatanı, bayrağı vb.ni değiştirmek olamazdı. Çoktandır zaten adım adım değişmekte olan, bu devletin içeriğidir. Başkanlık sistemi boşuna getirilmiş değildir. Türkiye bu sistemle kuvvetler ayrılığına dayanan parlamenter bir sistemden çıkmış, hem parti başkanı hem de devletin başı olan, fiilen de her işte tek karar verici padişahlık benzeri bir sistemle yönetilmeye başlanmıştır. “Cumhuriyet” adını değiştirip yerine “Sultanlık” demenin bir anlamı var mıdır? Bu gibi işlere daha sonra sıra gelecektir.

Türiye’nin hukuk sistemi değişmemiş midir? Değişmemiş ise, bir devlet başkanı, kendisinin ve partisinin atadığı hukuk adamlarına nasıl olur da kimlerin suçlu olduğuna, bunların nasıl cezalandırılacağına, hatta hangi tutuklulara nasıl bir elbise giydirileceğine varıncaya kadar talimat verebilmektedir?

Türkiye’nin eğitim sisteminin laiklikle bir ilgisi kalmış mıdır? Anaokullarından başlayarak çocukların ve gençlerin bilimden uzak tutulduğu, bütün eğitim kurumlarının İmam Hatipleştirildiği,

  • Şeriatçı bir düzene geçmek için acele edildiğinden, iktidarın emir ve kumandasındaki
    dinci vakıfların yardıma çağrıldığı bir eğitim sistemi,
    yeni kurulmakta olan devletin kanıtı değil midir?

“Eski” dedikleri devletin “Yurtta sulh, dünyada sulh” ilkesi bir yana bırakılalı çok oldu. Yeni devlet hâkimiyet alanı olarak Türkiye topraklarıyla yetinmeyeceğini ilan etti. Stratejik Derinlik politikası gereği Saraybosna’dan Endonezya’ya kadar varına yoğuna selam gönderilen Müslüman ülkeler, şimdi Suriye ve Irak topraklarından başlayarak göz dikilen ülkeler oldu.

“Eski” devlet, çağdaşlaşmayı hedeflemişti ve bu nedenle Batı’daki demokratik kurumları ülkeye getirme çabasındaydı. İkinci Mahmut’tan, özellikle Tanzimat’tan beri böyleydi. Yeni devleti kurmaya niyetlenenlerin özellikle 2012’den beri böyle bir çabasına tanık olan oldu mu? Onlar aksine kumanda ettikleri bütün kurumlara “Geriye dön! Marş marş!” komutunu verdiler. Bazı safdiller, bunu emperyalizmle mücadele zannetseler ve bu yorum iktidarın işine gelse de,

  • hedef Ortadoğu ve Körfez’dekilere benzer gerici bir kabile yönetimi kurmaktır.

İktidar mensuplarının bu geriye gidişte dayandıkları kuvvet, Türkiye’nin kırsalıdır. Bu “kır” artık yalnız köylerde ve taşra kentlerinde değil, büyük kentlerin varoşlarına yığılmış ancak kırsal kültürü terk edememiş, az eğitimli ve maalesef az kazançlı yığınlar ve onların dilinden anlayan açıkgözlerdir.

Bir torba kömür ve birkaç kilo makarna ile durumu anlatmak pek basit olur. İktidar son 15 yıldır kendisi için pek verimli bir strateji ile bu kitlenin iplerini eline geçirmiştir. Seçmenlerin yaklaşık yarısının hâlâ desteğini elinde tutuyor. İşte bu kitle, kendisini iktidarda sanıyor ve rejim değişikliği konusundaki gelişmelere şimdilik duyarsız kalıyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin AKP’nin eline geçinceye kadarki yaklaşık 90 yıllık öyküsü de derslerle dolu olmalıdır. Çağdaşlaşma ve laiklik iyidir, ancak bunların karın doyurucu da olması gerekirdi. Gelecek yazımda “Deveyi Yardan Uçuran…” yazımda bu konuyu irdelemeye çalışacağım.

Bir açıklama : “Osman Bolulu İçin” başlıklı yazımda şöyle bir cümle vardı: “Bolulu’nun Türkiye’nin geldiği bu beklenmedik durum karşısında kahır içinde öldüğü bir gerçektir. Sami Nabi Özerdim’in, Kenan Evren rejiminin yürürlükte olduğu bir dönemde “Artık yaşamanın bir anlamı yok!” dediğini hatırlıyorum. Nitekim Yalnızlık ve kahır içinde öldü. Bugünkü rejimin de birçok aydının ömrünü kısalttığını sanırım.”

Evlatları bu cümleden Bolulu’nun rahatsızlığı dönemde kendileri tarafından yalnız bırakıldığı anlamını çıkarmışlar.  Oysa paragraftan da anlaşılacağı gibi yalnızlık Sami Nabi Özerdim için kullanılmıştır. Bunda bile O’nun yalnızlığı ailesine değil, Kenan Evren rejimine bağlanmıştır. Kahır içinde ölmek ise bağımsızlığı, çağdaşlaşmayı ve toplumsal adaleti yaşamasının anlamı haline getiren her aydının, günümüzde gelinen yer açısından taşıdığı bir duygudur. Cümlede de anlatıldığı gibi “kahretmek” onların yüce umutlarıyla ilgilidir. Hangimiz kahretmiyoruz ki? Osman Bolulu da umutlarıyla yaşamış bir devrimciydi. Yazıdaki hiçbir ifade ailesiyle ilgili değildir. (Ayvalık, 8 Ağustos 2017)
===================================
Dostlar,

Sayın Zeki Sarıhan oldukça önemli bir irdeleme yapmakta bu yazısıyla.
Yazı içeriğine biz de bütünüyle katılıyoruz.
Ancak, 21. yy’ın şafağında AKP = RTE‘nin gönlünde yatan şeriat düzenini Türkiye’de “Anadolu Federe İslam Cumhuriyeti” adı altında değilse bile “niteliğinde” kurmak için tarihsel konjonktür elverişli değil. Bu bağlamda bir makalemiz web sitemizde yayınlanmıştı :

Ne var ki, Türkiye Aydınlanmacıları elbette bu tarihsel diyalektik saptama – beklentiye bel bağlayacak değillerdir!

Tersine, söz konusu tarihsel – konjonktürel -diyalektik gerçekliğin – beklentinin enerjisini ve rüzgarını da ardımıza alarak; asla umutsuzluk ve yılgınlığa düşmeden Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün görkemli yapıtı ve kutsal armağanı Cumhuriyetimizi savunacak ve bu kuşatmayı da savuşturacağız.. 94. yaşını sürdüren Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana kaçıncı saldırı bu AKP = RTE kuşatması; tarihsel bellek ve bilincimizde kazılıdır.

İç ve dış koşullar herkesi terbiye eder. Jeopolitik yasalar AKP = RTE’yi de gereken rotaya sokacaktır.

Stratejik diyalektik ya da diyalektiğin şaşmaz stratejisi kimseyi istisna tutmaz.

Ölümün, hastalanmanın ya da yılgınlığa kapılarak tasfiye olmanın zamanı değil!

Sevgi ve saygı ile. 068 Ağustos 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Can Dündar ve Erdem Gül’den Brüksel’e dört dilde mektup


Can Dündar ve Erdem Gül’den
Brüksel’e 4 dilde mektup

Can Dündar ve Erdem Gül, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun yarın Avrupa Birliği ile yapacağı zirve öncesinde Avrupalı liderlere bir mektup yazdı.

Can_Dundar_ve_Erdem_Gul_28Kasim2015

İki gazetecinin Silivri’den kaleme aldığı mektupta
“Mülteci krizindeki çözüm arzunuzun, Batı dünyasının da temel değerlerinden olan
insan hakları, basın ve ifade özgürlüğü hassasiyetinize engel olmayacağını ummak istiyoruz. Ortak değerlerimizin ancak ortak tavırlar ve dayanışma ile korunabileceğini hatırlatıyor, bu dayanışmanın önemli ve acil olduğunu belirtmek istiyoruz.”
ifadeleri kullanıldı.
İşte tutuklu gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül’ün “tutuklu gazeteciler adına”
AB liderlerine yaptığı çağrı:
*****

“Türkiye’nin Avrupa ailesinin bir parçası olduğuna ve tam üyelik hedefine inanan gazeteciler olarak, size Silivri Cezaevi’nden yazıyoruz.
Düşünce ve ifade özgürlüğü, mensubu olduğumuz uygarlığın vazgeçilmez değeridir.
Bu özgürlüğü kullandığımız ve halkın haber alma hakkını savunduğumuz için
tutuklu yargılanıyoruz.
Bu hafta sonu buluşacağınız Türkiye Başbakanı ve onun temsil ettiği rejim,
insan hakları ve basın özgürlüğünü hiçe sayan politikası ve uygulamalarıyla tanınıyor.
Hükümetleriniz hepimizin yüreğini yakan mülteci krizi nedeniyle Ankara hükümetiyle müzakere halinde…
Toplantınızda bu soruna kalıcı bir çözüm bulunmasını samimiyetle arzu ediyoruz.
Bu konudaki çözüm arzunuzun, Batı dünyasının da temel değerlerinden olan insan hakları, basın ve ifade özgürlüğü hassasiyetinize engel olmayacağını ummak istiyoruz.
Ortak değerlerimizin ancak ortak tavırlar ve dayanışma ile korunabileceğini hatırlatıyor,
bu dayanışmanın önemli ve acil olduğunu belirtmek istiyoruz.
Tutuklu gazeteciler adına
Can Dündar ve Erdem Gül
******
Mektubun İngilizcesi
To the leaders of the European Union,

We as journalists who believe that Turkey is part of the European family and should be
a full member of the Union, write you this letter from Silivri Prison.

Freedom of thought and expression are the indispensable values of our civilization.
We have been arrested and held in custody pending our trial for exercising these freedoms
and defending the public’s right for information.

The Prime Minister of Turkey, whom you will meet this weekend, and the regime
he represents are well known for policies and practices that have flouted human rights
and freedom of the press.

Your governments are negotiating with Ankara in connection with the refugee crisis,
a crisis that has concerned and touched all our hearts.

We sincerely hope that the meeting produces a lasting solution to this problem.

We would also hope that your desire to end the crisis will not stand in the way of your sensitivity towards human rights, freedom of press and expression as fundamental values of the Western world.

We would respectfully remind you that our common values can only be protected by a common stance and solidarity, and this solidarity is now both more vital and urgent than ever.

On behalf of imprisoned journalists
Can Dündar and Erdem Gül

*****

Mektubun Fransızcası
Monsieur le Président de la République française,

En tant que journalistes qui croient en l’objectif d’une adhésion complète à l’Union européenne et qui croient que la Turquie fait partie de la famille européenne, nous vous écrivons de la prison de Silivri.
La liberté de pensée et la liberté d’expression sont des valeurs indispensables
de la civilisation à laquelle nous appartenons.

Nous sommes jugés et détenus pour avoir usé de ces libertés et pour avoir défendu le
droit du public à l’information
.
Le premier ministre turc, que vous rencontrerez ce week-end, et le régime qu’il représente sont connus pour leur politique et leurs pratiques qui ignorent complètement
la liberté de la presse et les droits de l’Homme.
Vos gouvernements sont en train de négocier avec le gouvernement d’Ankara afin de trouver une solution à la crise des réfugiés, qui brise nos coeurs à tous.
Nous espérons sincèrement que vous trouverez une solution durable à ce problème au cours de ce sommet.
Nous espérons que votre volonté de trouver une solution n’entamera pas votre attachement aux droits de l’Homme, de la presse et d’expression, qui sont les valeurs fondamentales du monde occidental.
Nous rappelons que nos valeurs communes ne peuvent être préservées que par la solidarité et par une position commune. Nous insistons sur le fait que cettesolidarité est très importante et urgente.
Au nom des journalistes détenus,
Can Dündar
Erdem Gül
*****

Mektubun Almancası
Sehr geehrte Frau Bundeskanzlerin Dr. Angela Merkel,

Wir sind Journalisten, die der festen Überzeugung sind, dass die Türkei ein Teil der europäischen Familie ist und deshalb eines nicht mehr fernen Tages den Status der EU Vollmitgliedschaft erlangen wird.

Wir schreiben Ihnen diese Zeilen aus dem Silivri-Gefängnis in der Türkei.
Die Meinungs- und Redefreiheit sind ein unverzichtbarer Wert unserer gemeinsamen Zivilisationsgeschichte.

Wir sind verhaftet worden, weil wir unser Recht auf Meinungsfreiheit in Anspruch genommen haben und weil wir die Informationsfreiheit der Öffentlichkeit verteidigen. Deshalb wurden wir bereits während unseres laufenden Gerichtsverfahrens in Haft genommen.
Am Wochenende treffen Sie mit dem türkischen Ministerpräsidenten zusammen.
Der Ministerpräsident und die Regierung, dessen Politik und alltägliche Praxis bekannt sind, lassen leider jede Achtung und jeden Respekt für die Meinungs- und Pressefreiheit vermissen.
Sie jedoch verhandeln mit der Türkei um eine Lösung für die Flüchtlingskrise,
die herzzerreißende Ausmaße erreicht hat.
Auch wir hoffen auf die bestmögliche Lösung für alle Beteiligten.
Wir hoffen aber auch, dass die bestmögliche Lösung für die Flüchtlingskrise Sie nicht daran hindern wird, weiterhin die westlichen Werte wie Bürgerrechte, Meinungs- und Pressefreiheit hoch zu halten und sie zu verteidigen.
Unsere gemeinsamen Werte sind jedoch nur zu verteidigen, wenn wir alle zusammenstehen und solidarisch handeln.
In diesem Sinne bitten wir Sie gerade jetzt sehr eindringlich um Ihre Solidarität.
Im Namen aller in der Türkei verhafteten Journalisten

Can Dündar

Erdem Gül

===================================

Dostlar,

Türkiye’nin IŞİD’e ve Suriye’de Esat rejimi karşıtlarına silah ve mühimmat dahil
her türlü lojistik desteği verdiğini Rus Devlet Başkanı Putin ve Başbakan Medvedev’in ağzından da net suçlamalar olarak duyuyoruz.

Putin ayrıca RTE’nin Türkiye’yi İslamlaştırma girişimlerine de dikkat çekiyor.

Bizim “içeride” söyleyemediklerimizi, söylersek Erdoğan’ın ertesi gün dava açtığı / açtırdığı gerekleri bir süpergücün Devler ve Hükümet Başkanları  söylüyorlar.. Türkiye öylesine bir açıkhava hapishanesine dönüştürüldü ki, majestelerinin yargısına döndü nerdeyse yargı organı! Majesteleri konuşuyor, hedef gösteriyor, dahası “Ben bu davanın savcısıyım”
dahi buyurabiliyor ve.. sonra gelsin öbek öbek davalar ve yıllar süren tutuklu yargılamalar..

Böylesi bir rejimin siyasal literatürde karşılığı açıkça FAŞİZMDİR!
Faşist rejimleri sürdürenler de diktatörlerdir.
Türkiye bu kritik eşiğe maalesef sürüklenmiştir.
Sorun salt Türkiye yurttaşlarının sorunu olmaktan çıkmıştır.
Majesteleri nasıl “Suriye’ye demokrasi götürmek” (!?) için harekete geçtilerse,
Batı Dünyasının pek çok kurumuna üye olan Türkiye’nin “sorunlu demokrasisi” de
Batı gündeminin sorunsalıdır, öyle olmak gerekir..

Yalın bir soru : AKP, 1 Kasım 2015’te raki yinelettiği seçimde iktidar olmasaydı,
yüce yargı gene de Dündar – Gül davasında tutuklu yargılama kararı verecek miydi?

Türk yargısı dik ve onurlu kalabilmeli, hatta AKP – RTE kuşatmasına hukuk devleti adına direnerek halkın savaşımına (mücadelesine) destek vermelidir.
“Majestelerinin yargısı” Türk hukuk tarihi adına çok ağır bir sıfat olacaktır.

Dündar – Gül davası, Batı – AB sistemi için de bir turnusol kağıdıdır, sınavdır.

Tutuklamaya itirazı değerlendirecek üst yargı makamının bu açık hukuksuzluğa /
insan hakkı ihlaline derhal son vermesini diliyoruz.. Dava adil ve açık olarak görülmeli
ve asıl AKP – RTE bu davada aklanmalıdır. Bacayı saran ateş tam da burasıdır!

Sevgi ve saygı ile.
29.11.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com