Etiket arşivi: AKP-Cemaat koalisyonu

KORKUT BORATAV YAZDI: ESKİ TÜRKİYE DÜŞMANLIĞI

KORKUT BORATAV YAZDI:
ESKİ TÜRKİYE DÜŞMANLIĞI

KORKUT BORATAV YAZDI: ESKİ TÜRKİYE DÜŞMANLIĞI

(AS: Bizim kısa katkımız yazının altındaadır..)

Liberallerimizin bazılarında bir şartlı refleks oluştu: Türkiye’nin faşizme sürüklenmesinin İslamcı özellikleri ortaya çıkar çıkmaz “laikçilerin ve eski Türkiye’nin suçları” söylemini yeniden başlatıyorlar.

Nedenini tahmin ediyoruz. Siyasî İslam’la uzun süren işbirlikleri olmuştur. Bu yakınlık Kemalistlere (“Cumhuriyetçilere” diyelim) karşı ortak husumete dayanmaktaydı. Bu düşmanlığın demokrasiyle bağdaşacağına; cemaatçilerin ve AKP’lilerin samimi demokratlar olduğuna öylesine inanmışlardır ki, bu konudaki her hayal kırıklığı İslamcıların eleştirisini değil, Cumhuriyetçilere saldırıyı tetikliyor. Belki, “bastırılmış suçluluk duygusu” diyebiliriz.

15 Temmuz’da yeni bir şokla karşılaştılar. İslamcı faşizmin, sık sık meşveret ettikleri  cemaatçi  kanadı darbeye kalkıştı.  Şartlı refleks yine tetiklendi. Önce darbecilerin içinde Kemalist arandı; bulunamayınca, malûm teraneye dönüldü. Tipik bir örnekle yetinelim: “Ergenekon davaları kumpaslarla örülmüş bir süreç olarak yaşandı;… ama Türkiye’nin geleceği eski Türkiye savunuları üzerine kurulamaz.”(Nuray Mert,  Cumhuriyet 19 Ağustos).

Yazarın meramını, ruh halini  “tercüme” edeyim: “Güvendiğimiz insanlar hukuk veya ahlak-dışı davranmış olabilirler; ama eski Türkiyeciler; sizler de masum değilsiniz!”

İslam ile demokrasi ilişkileri üzerindeki liberal tezlerden birini, anladığım kadarıyla özetlemeye çalışayım: Halkının ezici çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede demokrasi, İslam’ın  siyasette ağırlık taşımasını zorunlu kılar. Laiklik bu durumu engelliyorsa, demokrasiden söz edilemez.

Bu tezin temel sorunu, Müslümanlık ile siyasî İslam’ı karıştırmaktan geliyor. Müslümanlık, halk kültürünün bir öğesidir; bir olgudur; kendine özgü bir programı yoktur. Müslümanlar bu nedenle daima birden çok siyasetle (örneğin sosyalizmle de) barışık olmuşlardır. Siyasî İslam ise farklıdır; devleti ve toplumu yeniden, dinî kurallara (kutsal kitaba, hadislere ve doktrinlere) göre biçimlendirmeyi hedefleyen bir programdır. Bu yüzden laiklik ile uzlaşamaz.

Liberaller, “eski Türkiye” yaftası altında cumhuriyetin ilk on beş yılına saldırmayı yeğlerler. O dönemi tartışırız; ama anlaşamayız. Tartışmayı daha yakın bir zamana, farklı bir  “eski Türkiye”ye taşıyalım. İslam’ın siyasette ağırlık taşımadığı, laikliğin (ana hatlarıyla) geçerli olduğu 1960’lı-1970’li yılların demokrasi bilançosu nasıldı?
***
Bu yirmi yılın, hem öncesi, hem de sonrasına göre demokrasinin yeşerdiği bir zaman dilimi olduğunu ve siyasî, hukukî ve toplumsal kazanımlarının savunulması gerektiğini düşünüyorum Sadece kazanımlar mı? Tamamen “pembe bir tablo” mümkün olabilir mi? Kalıcı demokratik kazanımlar, ihsan edilmez;  mücadeleyle, ağır bedeller ödenerek elde edilir. 1960’lı-1970’li yıllarda da  demokratikleşme doğrultusundaki her hamle, toplumdaki, devletteki tüm tutucu, gerici güçlerin tepki ve direnmeleri ile karşılaştı.

Demokratikleşme, bir boyutuyla, Türkiye’nin siyaset ve düşünce alanlarının “yasaklanan akımlara” açılmasıyla ilgilidir. 1946-1960 yıllarına damgasını vurmuş olan iki “yasaklı” akım söz konusuydu: Komünizm ve irtica… İrtica, resmi çevrelerce, “heykel kırma” gibi sembolik eylemlerle ortaya çıkan; marjinal tarikatlarla sınırlı  bir aykırılık olarak yorumlanıyor; kovuşturmalar  sınırlı tutuluyordu. Buna karşılık önceki yıllardaki ağır baskıların “anti-komünizm” saplantısına, önceliğine dayandığını; bunun sanat, bilim, yayın, siyaset alanlarındaki ağır yansımalarını biliyoruz. Bu nedenle demokratikleşme, büyük ölçüde, sol, sosyalist, devrimci düşünce ve akımların ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin genişletilmesi ile gerçekleşti.

Bu mücadelede ödenen bedeller, özetlenemeyecek kadar ağırdır; uzundur.
Sosyalist partilerden (TİP’ten) başlayıp, sola dönük sendikalaşmaya (TÖS’e, DİSK’e) uzanan şiddet ve engellemelerin uzun listesi;  

– 1969 Kanlı Pazar,
– 1 Mayıs 1977 kıyımları;
– sosyalist, devrimci dergileri, kitapları, yapıtları yayımlayan, çeviren, kaleme alan arkadaşlarımızın tutuklulukları, hüküm yemeleri;
– 12 Mart darbesinin şiddet ortamı içinde öldürülen, idam edilen gençler, öğrencilerimiz, Mamak askeri cezaevinde yargılanan meslektaşlarımız;
– Kahramanmaraş ve Çorum katliamları (AS Sivas – Madımak’ta yakılan 33 insan!);
– devletin resmî ve emperyalizmle bağlantılı  “derin” katmanlarınca oluşturulan, desteklenen çetelerden kaynaklanan kanlı çatışmaların bilançosu…

Ne var ki, bu baskı ve şiddet ortamı Türkiye’nin demokratikleşme sürecini engellemedi. Yirmi yılın kazanımları da özetlenemeyecek kadar uzundur.  1961 Anayasası’nın güvenceleri altında hukuk devletinin  temel kurallarının yerleşmesine değinmekle yetinebiliriz.  Anti-demokratik eğilimleri ağır basan sağcı hükümetler uzun yıllar Türkiye’yi yönetti. 1971-73’ün sıkıyönetim dönemi hariç, bağımsız yargı, yürütmenin keyfî, ayrımcı, yasakçı uygulamalarını frenledi; zaman zaman engelledi. 12 Mart rejimi, bu nedenle de kalıcı izler bırakmadı.

En önemli gelişmelerden biri, 1960 sonrasında Türkiye halk sınıflarının hızla örgütlenmesi ve bu sürecin bölüşüm ilişkilerine yansımasıdır. 1970’li yılların ortalarında Türkiye’de sendikalaşma oranı %50 eşiğini ve bazı Avrupa ülkelerini geçti. Hızlı büyüme yıllarında ücretlerin payı istikrar kazandı; 1980 arifesinde hızla tırmandı. Tarımda üretici birlikleri köylü çıkarlarını siyasete taşıdı;  tarımsal destekleme yaygınlaştı; çiftçinin eline geçen fiyatlar göreli olarak yükseldi.

Bu gelişimler siyaset haritasına da yansıdı. Geleneksel “yasaklı akımlar” meşru siyasete katıldı. Siyasî İslam, parlamenter mücadeleye öncülük verdi. TİP, sosyalizmi TBMM’ye taşıdı. 12 Mart darbesinden sonra Ecevit’in CHP’si, bir boyutuyla geleneksel aydınlanmacı (Cumhuriyetçi) değerlerini koruyacak; bu kimliğin ilerici bir yorumuyla demokrasi kültürünün ana öğelerini özümseyecek; halk sınıflarının ekonomik, sosyal taleplerine de açılacaktı. 1973 ve 1977 seçimlerinde emekçi oyları, geleneksel sağ siyasetten koptu; “Cumhuriyetçi sol”u temsil eden CHP’yi birinci parti yaptı.

Parlamento dışı sosyalist solun yükselmesini de vurgulamak gerekir. 1960 sonrasında öğrenci hareketleri içinde filizlenmiş olan devrimciler, 12 Mart rejiminin yıkımını farklı akımlar içinde örgütlenerek hızla aştılar. Fabrikalarda, madenlerde, sendikalarda, üretici örgütlerinde işçilerin, köylülerin mücadelelerinin içinde yer    almaya başladılar. Aşırı sağ ve derin devletle çatışarak kent varoşlarını, Anadolu kasabalarını, mahalleleri, köyleri,  sloganları ile “tapuladılar”.

1970’li yıllar  son bulurken, Türkiye siyasetinin ideolojik yelpazesi geleneksel Avrupa şablonuna yaklaşmaktaydı: Küçük mülk sahiplerinin gelecekten ürküntüleri üzerinde gelişen, geçmişe bakan, tutucu (Türkiye koşullarında İslamcı-milliyetçi) sağ;sermayenin çeşitli katmanlarını ve belli orta sınıf çevrelerini temsil eden orta-sağ, kentli “diplomalılar” takımını ve işçi-köylü sınıflarının bir bölümünü temsil eden Cumhuriyetçi sol ve emeğin diğer katmanlarıyla radikal aydınları kucaklayansosyalist sol…

Daha da önemlisi, bu ayrışma içinde bir bütünüyle sol akımlar yükselmekteydi. 1973-1979 arasında siyasi İslam’ı temsil eden MSP’nin oyları %12’den %9’a düşmüştü. CHP ise seçmenlerin (“Müslümanların”) %41 eşiğini aşan oylarıyla iktidara gelmişti. Ecevit, uluslararası sermayenin programını Türkiye’ye taşıyan IMF reçetelerine direnmekteydi. Sermayenin baskısıyla gerçekleşen hükümet değişikliği bu programın hayata geçirilmesine imkân vermiyordu; zira sosyalist solun etki alanı içindeki emekçi örgütleri sert bir direnme göstermekteydi. Parlamento içindeki ve dışındaki sol siyaset, Türkiye’nin geleceğinde söz sahibi olmaktaydı.

12 Eylül rejiminin sınıfsal-tarihsel işlevini bu çerçeve içine yerleştirebiliriz. Darbenin iki stratejik hedefi vardı: Türkiye’yi neoliberal dönüşüm aracılığıyla emperyalizmin hegemonyasına kayıtsız-şartsız bağlamak ve Cumhuriyetçi/sosyalist solun Türkiye siyasetindeki etkisine, ağırlığına kalıcı olarak son vermek…

İkinci hedef, önce sıkıyönetim, sonra da 1982 Anayasası  ve uzantıları ile gerçekleşti. Sıkıyönetim uygulamaları, sosyalist muhalefeti tüm örgütleriyle, kadrolarıyla yok etti. Bu tasfiyenin halk sınıfları saflarında yaratacağı boşluk nasıl doldurulacaktı? 12 Eylül rejiminin İslamcı söylemlere yönelmesi tesadüf değildir. İslamcı siyasetten gelen Turgut Özal’ın ABD tarafından ısrarla desteklenmesi de tesadüf değildir.

1980’li yılların sonunda siyaset haritası yeniden çizilmeye başlayacaktı. Bu yeni ortamda halk sınıfları sola mı, siyasî İslam’a mı yöneleceklerdi? 12 Eylül ve Özal yıllarının emek karşıtı politikalarını eleştiren   Erdal İnönü’nün SHP’si,  1989 yerel seçimlerde birinci parti olmuştu. Ne var ki, on yıl önce halk muhalefetini parlamento-dışında temsil etmiş olan sosyalist sol yok edilmiş; Cumhuriyetçi-parlamenter sol öksüz kalmıştı. SHP, sınıfsal muhalefet yönelişini 1991’de terk etti; seçmen tabanının emekçi bileşenleri erimeye başladı. Halk muhalefetini temsil işlevi, böylece, siyasi İslam’ın ana partisi ve cemaat-tarikat grupları tarafından devralındı. 1980 öncesi devrimcilerinin örgütlenme yöntemlerini uyguladılar. Cumhuriyetçi direnme mevzilerini adım adım aştılar. Türkiye halkı, AKP-Cemaat koalisyonunu iktidara taşıdı.
***
Yarım yüzyıl öncesine uzanan bu panorama, bence, Türkiye’de sol, siyasi İslam ve demokratikleşme arasındaki ilişkilere ışık tutabilir. Liberallerle tartışacaksak, demokratikleşme konusunda farklılıklarımız olacaktır. Onlar, temsilî demokrasinin ödünsüz savunucularıdır. Önemli bir bölümüne göre bu ilke, Müslüman bir ülkede siyasî İslam’ın iktidarı anlamına gelecektir. Bu iktidar, çeşitli etkenlerle engelleniyorsa, demokrasi eksik, arızalı olacaktır. Bu muhakeme çizgisini, Müslümanlık / siyasî İslam ayrımı yapmadığı için yukarıda eleştirdim.

Yakın geçmişte kaderleri birlikte seyretmiş olan Cumhuriyetçi ve sosyalist solun demokrasi anlayışı, liberallerin ötesine gider. Cumhuriyetçi sol öncelikle aydınlanmacıdır; bu nedenle dinsel yobazlığa ve Ortaçağ  kurumlarına karşıdır.  Bu özellikleriyle eleştireldir; akılcıdır; plüralisttir. Dolayısıyla özünde demokrattır. Anti-demokratik savrulmalardan arınabileceğini göstermiştir.

Sosyalist sol ise, aydınlanmacı geleneğin son uzantısıdır. Temsilî demokrasiyle kavgalı değildir; ama doğrudan demokrasinin genişlemesinde ısrarlıdır. Bu nedenle, emekçi örgütlerinin, şuraların, halk meclislerinin siyaset sürecine eklemlenmesini; (bir anlamda “halk demokrasisi”ni) benimser. Nihaî olarak devletsiz/sınıfsız bir toplumu hedeflediği için, ilkesel olarak sonuna kadar (sınırsız) demokrattır.

Türkiye’nin son 65 yıllık tarihi içinde sosyalist sol ile siyasal İslam’ın kaderleri zıt yönde seyretmiştir. Cumhuriyetçi ve sosyalist solun birlikte yükseldiği dönemler (1960’ı izleyen yirmi yıl) demokratikleşmeyi genişletmiştir. 1980 ve sonrasında ise, sosyalist solun gerilemesi İslamcılığın yükselmesine yol açmış; Türkiye, adım adım faşizmin eşiğine gelmiştir.

====================================

Dostlar,

Mülkiye’nin (biz de 2016 mezunuyuz!) efsane hocalarından Prof. Korkut Boratav 2002’de emekli olmuştu. Bu yıl 81 yaşında ve maşallahı var, Devrimci üretimini sürdürüyor. DTCF’ nin Halkbilimci hocası Prof. Pertev Naili Boratav’ın (1940’larda yurtdışına çıkmak zorunda bırakılmıştı..) oğlu..

Prof. Korkut Boratav’ın 26 Ağustos 2016 tarihli ilerihaber.org’da yayımlanan yazısını paylaşmak istiyoruz. Ülkemizin son 65 yılının canlı tarihi ve üstün bir entelektüel yeti ile irdelemesi.

Sevgi ve saygı ile.
29 Ağustos 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yeni Türkiye’ye Selam!


Dostlar
,

YURT Gazetesinden Sayın Merdan Yanardağ‘ın nefis bir çözümlemesini
(tahlil, analiz) aşağıda paylaşmak istiyoruz.

Sayın Yanardağ, son derece birikimli ve yütekli bir yazar.
En önemlisi ise doğrultu tutarlığı..
Uzun yıllar boyunca, çektiği onca sıkıntıya karşın gene de ödün vermeyen,
dim dik, onurlu bir aydın ve yazar..

Kendisini aşağıdaki yazı için kutluyoruz ve bu yazının elden geldiğince çok insan tarafından okunmasını diliyoruz.

Sayın Yanardağ’a ekleyelim                     :

1. Yola çıktık, başarılı adımlar attık.. ama daha çok yolumuz var..

2. Kitleleri mutlaka daha etkin – yaygın örgütlemek ve bilinçle önderlik etmek gerek.

3. Sahi, bu süreçte TBMM’deki muhalefet partileri görevlerini yeterince yapıyor mu?

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 2.6.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==================================

Yeni Türkiye’ye Selam!

portresi

MerdanYANARDAĞ

Halk direndi ve kazandı.
Bir öfke patlaması yaşandı.
Dinci-faşizan AKP iktidarı ağır bir yenilgiye uğradı.

Toplum korku duvarını yıktı ve Türkiye’nin bütün meydanları Taksim’e dönüştü.
Peki ne oldu da böyle bir toplumsal patlama gerçekleşti?

Bütün Türkiye ayakta

Toplum korku duvarını yıktı.

AKP’nin ülkeyi demokratikleştireceğine ilişkin efsane çöktü.

Bu öyle büyük ve hızlı bir çöküş oldu ki, AKP’nin vesayet rejimini yıktığı tezine
dört elle sarılan sağlı sollu liberaller başta olmak üzere üzere, kendi hayatlarına ve değerlerine ihanet eden aydınlar, muhafazakâr yağmacılar, izleyicilerini terk eden merkez medyanın tamamı bu enkazın altında kaldı.

‘Hani muhalefet nerede’ diye soran liberal şarlatanlar, aşağıdan gelen bu büyük
öfke patlaması karşısında şaşkına döndü. Hiç beklemiyorlardı, birden bire insanların neden sokağa çıktığını anlayamadılar. İstanbul’un her köşesinde ve Türkiye’nin
her bölgesinde gece yarısı kadınların, erkeklerin, yaşlıların, gençlerin ve çocukların ellerine tencere tava, bayrak ve flamalarını alarak protesto eylemine nasıl katıldığını çözemediler.

Çünkü onlar AKP-Cemaat koalisyonunun bu ülkeyi özgürleştireceğine,
dahası “muhafazakâr devrim” yoluyla Türkiye’nin tıpkı Batı ülkelerinde olduğu gibi, sivil toplumun güçlendiği bir burjuva toplumu ve demokrasisi haline geleceğine
iman ediyorlardı.

  • Oysa iktidar gücünü iç dinamiklerden daha çok, dış dinamiklerden alan AKP,
    pek demokratik gerekçelerle dinci-faşizan bir diktatörlük kuruyordu.

Zaten liberaller, kurulu düzenle uzlaşmaya karar vermiş yorgun solcular,
kendi yaşamlarına ihanet eden gazeteciler ile servetten ve iktidardan daha çok
pay isteyen tutucu taşra sermayesinden başka AKP’nin ülkeyi demokratikleştireceği yalanına inanan olmadı.

200 YILLIK İLERİCİ BİRİKİM ve AYDINLAR

CNN International televizyonuna konuşan, merkez medyanın yarı aydın isimlerinden biri, muhabirin net sorusuna karşın insanların seküler hakları için nasıl böyle
büyük kütleler halinde sokağa çıktığını, 48 saat boyunca aralıksız polisle çatıştığını ve kararlılıkla direnişlerini sürdürdüğünü anlatamadı. Oysa muhabirin sorusu tam da
bu durumu anlamaya yönelikti.

Oysa ortada şaşıracak, açıklanamayacak bir şey yoktu…
Neo-liberal yağma politikalarını olduğu gibi devralan AKP Hükümeti,
servet transferi gerçekleştiriyordu. Yandaş bir sermaye grubu yaratarak
iktidarının sosyal ve ekonomik temelini hazırlamaya çalışıyordu.

Bu, kamu varlıklarının yağmalanmasına dayalı büyük ve pervasız bir
yolsuzluk ekonomisi demekti ve halkta bir öfke birikimine yol açıyordu.Gelir adaleti Cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar bozulmuş, sosyal adalet çökmüş, sosyal güvenliğin yerine sadaka ekonomisi geçirilmişti.Özelleştirmeler işsizliği arttırmış, esnek ve güvencesiz çalıştırma, taşeronlaştırma sistemi iş yaşamının belirleyici karakteri olmuştu. Din istismarı ile 10 yıl tepkileri yatıştırıp durumu idare ettiler.

Öbür yandan AKP; Ergenekon, Balyoz gibi polis-adliye tertibine dayalı örtülü bir darbe ile aydınları susturmuş, TSK’yı teslim almış, halkı sindirmişti.
Devleti bütünüyle ele geçiren iktidar, bir güç sarhoşluğu içindeydi.Ancak boyun eğmeyen aydınları, Türkiye’nin 200 yıllık ilerici birikimini ve
devrimci damarını unutmuşlardı.ERDOĞAN’IN KİBRİ ÖFKEYİ BÜYÜTTÜ

Seküler bir hayat yaşayan kimi aydınların, liberallerin ve yanaşma solcuların
AKP’ye verdikleri destek, önce halkın kafasını karıştırdı.

Aydın ihaneti toplumun direniş refleksini kırdı.
Ama bu durum sürdürülemezdi.
Elde ettikleri güç, bir iktidar küstahlığına da yol açıyordu.

Dinsel gerekçelerle alkol yasağı koyup,
toplumun önemli bir kesimini ayyaş ilan etmeye kadar götürdüler işi.Akıllarınca milletle devleti barıştırıyorlardı. Onlar kendi dar dinci taleplerini ve kaygılarını milletin talepleri ve kaygıları sanıyorlardı. Cumhuriyetin ise bir avuç seçkinin rejimi olduğunu düşünüyorlardı. Oysa ne Türkiye’de ne de dünyanın başka yerinde
gerçek böyle değildi. Ufukları imam hatip okulları tedrisatıyla sınırlı olan iktidar kadroları bunu anlayamadı. Cumhuriyetin kitle tabanı sandıklarından daha geniş ve büyüktü.
Halkın öfkesi birikti… İktidarın ve Erdoğan’ın kibri, bu öfkeyi daha da büyüttü.

  • Gezi Parkı halk isyanının simgesi oldu;

‘Artık yeter’ diyenler, polis copuna, biber gazına, panzerlerin terörüne karşın
Taksim’e çıktılar.

İstanbul başta olmak üzere bütün Türkiye’de 48 saate yayılan halk isyanının ilk özelliği, kendiliğinden gelişmesiydi. Örgütlü değildi, gücü de naifliğinden geliyordu.

Sosyalist bir gençle, gömleğinde Atatürk resmi olan bir Kemalist ve Çarşı Grubu’ndan bir BJK taraftarı aynı saflarda mücadele ediyordu.

Cumayı cumartesiye bağlayan gece Harbiye üzerinden Taksim’e girmeye çalışan kitleyle beraberdim.
Polis mermi atıyor, su sıkıyor, kitle önce geriye çekiliyor, kaçıyor fakat sonra
yeniden ve daha büyük bir kararlılıkla yükleniyordu.
Göstericilerin örgütsüz ve dağınık olsa da yüksek bir dayanışma içinde ve
kararlılıkla davranmaları, onların bir kütle halinde hareket etmesini sağlıyordu.KORKU YER DEĞİŞTİRDİ, İKTİDAR GERİ ÇEKİLDİTaksim direnişinde devrimciler, demokratlar, cumhuriyetçiler, CHP’liler, spor kulüplerinin taraftar dernekleri, sosyalist partiler, çocukları ve eşleriyle gelen sıradan yurttaşlar
hep birlikteydi. Bu nedenle bazı müstehcen sloganlarla faşizme karşı atılan
siyasal sloganlar kısa aralıklarla aynı yerden yükseliyordu. Türk bayraklarıyla
devrimci örgütlerin bayrakları, acele yazılan dövizlerle spor kulüplerinin flamaları
yan yana dalgalandı.

Taksim Gezi Parkı, gerici-faşizan AKP İktidarına ve yağma düzenine isyanın alanı oldu. Toplumun her kesiminden, her sınıfından, her inanç grubundan insan direnişe destek verdi. Bazı firmaların Taksim’de yapılacak AVM’de mağaza açmayacaklarını açıklamalarından sonra TÜSİAD da, “Halkın vicdanının yaralandığına” ilişkin bir açıklama yaptı.

  • Dün dinci-faşizan AKP iktidarı ağır bir yenilgi aldı. 
  • Halk karşı devrime dur dedi.
  • Dün korku yer değiştirdi. İktidar geri çekildi.

El Kaide, El Nusra gibi çeteleri silahlandırıp Suriye’nin üzerine süren ve
gücünü abartan siyasal islamcılar bozguna uğradı. Her toplumsal muhalefet eylemini “darbecilerin komplosu” ya da “Ulusalcıların ve Ergenekoncuların” provokasyonu diye yaftalayanlar, satılık aydınlar, maaşlı liberaller bu yalanı sürdüremez hale geldiler.

  • AKP faşizmi yenilgiye uğradı. Halk Taksim’i geri aldı.

Türkiye’nin her meydanı, İzmir’de, Ankara’da, Eskişehir’de ve başka kentlerde
Taksim oldu.

Dün AKP faşizmini ve emperyalist kuşatmayı yenilgiye uğratacak toplumsal güç,
tarih sahnesine çıktı. Cumhuriyetçiler, sosyalistler, emekçiler, solcular, yurtseverler, ulusalcılar, devrimciler, çalışanlar, laiklik kazanımlarını korumak isteyen yurttaşların cephesi…

Eğer Sırrı Süreyya Önder‘i ve bireysel/yerel kimi katılımları bir yana bırakırsak,
Kürt siyasal hareketi örgütsel bir tutumla ortalıkta yoktu. Olmalıydı. Olamadı.

Artık yeni bir Türkiye var.
Selam olsun yeni Türkiye’ye…

Merdan Yanardağ
YURT Gazetesi, 02.06.2013