Sistemin krizi: Türkiye’nin krizi

Sistemin krizi: Türkiye’nin krizi

Erinç Yeldan
Cumhuriyet
(15.8.18)

Kapitalist pazar ekonomisinin kabaca 500 yıllık kısa geçmişi boyunca onlarca, belki yüzlerce kez ekonomik krizler yaşandı. Kimisi kısa süreli, ancak ani ve şiddetli bir çöküş biçiminde, kimisi birden fazla coğrafyayı içine alarak, kimisi de uzun süreli ve dünyamızı savaşlara sürükleyerek… 
İktisatçılar bu kriz deneyimlerinin tarihsel bazı özelliklerini, biraz da kabaca bir araya getirerek krizler tipolojileri kurguladılar. Bunların arasında birinci nesil krizler diye adlandırılan bir grup tarihi deneyim, krizlerin çoğunlukla kamunun aşırı ve denetimsiz harcama politikalarından kaynaklandığını not etmekteydi. Büyüyen kamu açıkları çoğunlukla para basarak enflasyonist biçimde “kapatılmaya” çalışılıyor; ve hemen her defasında da bir döviz krizi olarak patlak veriyordu. Çoğunlukla sabit kur rejimleri içinde yaşanmış olan bu tür krizler 70’li ve 80’li yıllara özgü olarak kaldı. 
90’lı yıllarda dünya ekonomisi ikinci nesil krizler ile tanıştı. Burada çoğunlukla denetimsiz kalan finansal sistemin aşırı spekülatif ve aşırı risk iştahına dayanan kısa dönemli, sorumsuz finansal işlemlerinin yarattığı dengesizlikler bu tür krizlerin yapısal unsurlarını oluşturmaktaydı. Finansal varlıkların yerçekimi yasalarını hiçe sayarak balonlaşması ve reel ekonomiden koparak bir hayali değerler sistemine sürüklenmesi bu tür krizlerin ana öğesiydi. 1994 Meksika, 1997 Asya, 2001 Arjantin ve Türkiye ve nihayet 2009 küresel krizi

***

2009 krizi ve sonrası küresel kapitalizm için aslında yepyeni sorunlar yumağını ortaya dökmekteydi. 21. yüzyılın bu ilk onlu yıllarında artık İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen uluslararası kurumsal düzen ve montaj hattına dayalı Fordist manüfaktür üretimi teknolojileri olgunlaşmış, köhneleşmişti. Uluslararası rekabet keskinleşmiş ve kapitalizmin hegemonik merkezlerinde üretkenlik kazanımları ciddi biçimde yavaşlamıştı. Bu ortamın getirdiği gelir kayıpları ve durgunluk, emeğin gelirlerinin reel olarak gerilemesine, şirket kârlılığının düşmesine ve dolayısıyla yatırım temposunun yavaşlamasına neden olmaktaydı. 
Gerek gelirleri reel olarak gerileyen hane halklarının, gerekse şirketlerin tüketim ve yatırım harcamalarını sürdürebileceği tek bir olanak vardı: Borçlanma ve dolayısıyla, finansallaşma
Dünya ekonomisinde reel sektör böylelikle baş döndürücü bir tempoda borç biriktirmeye başlamıştı. 2009 küresel krizini aşmak için Amerikan federal sisteminin küresel ekonomiye miktar kolaylaştırması (quantitative easing) adı altında sunduğu trilyonlarca dolarlık likidite fazlası da bu süreci hızlandırdı (AS: Bu rakam 6 Trilyon $ dolayında idi!). Küresel borç toplamı, dünya ulusal gelirler toplamının 2.5 katına ulaştı. (Bu arada dünya reel gelirinin % 250’sine ulaşan borçların kimden alındığı ve kime borçlu olunduğu sorunlarını şimdilik bu yazı konusunun dışında değerlendirelim; ancak, bu sorunun yanıtı kuşkusuz, küresel servet dağılımının nereye gitmekte olduğu sorusunu da ortaya çıkarmaktadır). 
Borçlanmayla aşılmaya çalışılan büyük durgunluk bir noktada sürdürülemez bir hale gelecekti. Kanımızca 2018’in ilk yarısında Türkiye’de yaşananlar bu sürecin ilk tetikleyicisidir.

***

Dolayısıyla, Türkiye’nin 2018 krizini küresel kapitalizmin yapısal koşullarından bağımsız olarak değerlendirmemeliyiz. Yapısal koşulları zaten oluşmuş olan bu kriz ortamının ilk örneğinin Türkiye olması da kuşkusuz, bizim iç sorunlarımızla ilgilidir: Hukukun üstünlüğünün yadsınması, hukuk, adalet ve denetleyici kurumların çökertilmesi; ekonomi bürokrasisinde liyakat ilkelerinin yadsınarak ahbap-çavuş kapitalizmine (crony capitalism) dayalı bir örgütlenme modelinin dayatılması…

Sonuç olarak, Türkiye’nin 2018 krizi bir yandan çarpık biçimde küreselleşen dünya ekonomisinin rantlarından pay kapmaya çalışan, ancak bir yandan da “yerli ve milli olsun” söylemiyle pekiştirilen milliyetçi neoliberalizmin tezahü-
rüdür (yansımasıdır). 

Geçen haftaki yazımızın son cümlesini tekrarlayarak bitirelim: 

  • “Bu koşullar altında uygulanması gerekecek olan ‘istikrar paketi’ geleneksel kemer sıkma tedbirlerinin çok üstünde, hukuk normlarının uluslararası standartlara uygun hale getirilmesini başat edinecek düzenlemeleri içermek zorundadır.” 

Ekonomide doğrular ve yanlışlar

Ekonomide doğrular ve yanlışlar

Erinç Yeldan
Cumhuriyet, 23 Mayıs 2018
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
AKP ekonomi idaresinin almış bulunduğu makro iktisadi kararlar ve yürütmekte olduğu dışa bağımlı, çarpık büyüme stratejisi çok ciddi yanlışlıklar içermekte ve ulusal ekonomimizi istikrarsızlığa sürükleyerek, tahrip etmektedir.

Söz konusu yanlışlar dizisi ve tahribat, önceleri “cari işlemler açığı finanse edildiği sürece sorun değildir” söylemi ile uygulanmış ve Türkiye ekonomisi kronik olarak dış dengelerinde bozulmaya itilmiştir. Daha sonra Cumhuriyet tarihimizin en derin krizlerinden birisi olan ve ulusal ekonominin %6.5 daraldığı 2009 krizinin dersleri görmezden gelinerek, “krizin Türkiye’yi teğet geçtiği” savlanmış ve Türkiye yeniden ve çok daha kararlı bir biçimde bir “ithalat cennetine” dönüştürülmüştür. Günümüzde de “enflasyonun asıl nedeninin yüksek faizler olduğu(AS: Yüksek faiz bir neden değil bir sonuçtur!) gibi gerek iktisat bilimi, gerekse de iktisadi tarihin deneyimlerine tümüyle zıt bir saplantıda ısrar edilerek enflasyonla mücadele politikası ağır derecede tahribata uğratılmıştır.
***
AKP’nin 2003’ten bu yana geliştirdiği ekonomik politikaların ana dayanağı dövizin her ne pahasına olursa olsun ucuz kılınması ilkesine dayanmaktadır. 2003’ten 2009 küresel krizine değin geçen sürede, AKP hükümetleri (ve Merkez Bankası yönetimi) dövizi ucuz tutarak bir yandan enflasyonist baskıları hafifletmeyi, öbür yandan da ithalat maliyetlerini düşürerek tüketim ve yatırım harcamalarını kamçılamayı öngörmekteydi. Ucuz döviz (aşırı değerli Türk Lirası) sayesinde dolar bazında ifade edilen milli gelir rakamlarımız da sanal bir biçimde olduğundan çok daha yüksek gözüküyor, bu da kamuoyunda bir AKP mucizesi olarak pazarlanıyordu. 
AKP’nin bu ilk dönemi küresel ekonominin de sanal ve istikrarsız bir büyüme içinde olduğu genişleyici bir konjonktüre denk düştü. Amerikan ekonomisi Avrupa ve Uzak Asya ile olan ticaretinde ciddi açıklar veriyor ve bu açıkları da yüksek hacimlerde dolar basarak ve küresel piyasalara tahvil ihraç ederek finanse ediyordu. Dolayısıyla, tüm dünyada faizler hızla düşerken, ucuz dolara dayalı döviz bolluğu dünya ticaret hacmini genişletiyordu. Ancak “yerçekimini yadsıyan” bu kendi kendine değer kazandırma hayali, reel ekonomilerin gerçekleriyle yüzleştiği noktada kriz patlak vermişti. 
Türkiye de bu dönemde göreceli olarak çok yüksek reel faizler sunarak (AS: dövizi de baskılayarak)  küresel ekonomide dolaşan bu finansal kâğıtları ve ucuz dolara dayalı sıcak parayı ulusal ekonomiye çekme uğraşı içindeydi. Söz konusu dönemde sıcak paraya dayalı büyümenin istikrarsızlık kaynağı olduğu ve ulusal sanayiyi tahrip ederek yapısal bir işsizlik tehdidi yarattığı yönündeki uyarılar “dövizin sıcağı soğuğu olmaz, cari açık finanse edildiği sürece sorun olmaz” türünden akıl ve bilim dışı bir retorik ile susturuluyordu. 
AKP bu dönemde uluslararası işbölümünde yüksek faiz sunan, bir ucuz ithalat cenneti olarak yer bulurken, yükselen piyasa ekonomisi unvanına layık görülüyordu. Bugün yaygın söylem ile 2003-2008 arası AKP’nin uyguladığı faiz politikasını betimlersek, en uygun sözcük “faiz lobisinin, AKP ekonomi idaresinin bizzat kendisi olduğudur.”
***
İktisada Giriş derslerinde bir ulusal paranın değerini ise üç biçimde tanımlanmaktayız: 
(1) faiz oranı; (2) ulusal paranın (burada Türk Lirası’nın) dövizler karşısındaki değişim değeri; ve (3) enflasyon oranının tersi. Para piyasasının “dengesi” bu üç tanımın uyumlu olmasından geçmektedir. Paranın değerini veren bu tanımlar arasındaki herhangi bir tutarsızlık, para piyasasında dengenin yitirilmesine ve bu dengesizliğin reel ekonomi kesimine de sıçramasına neden olacaktır. Dolayısıyla, enflasyon, faiz ve döviz kurunun aşınması birbirine bağlı olarak ilişki içindedir. Paranın bu üç tanımı arasındaki iktisadi ilişkiler herhangi bir “neden-sebep-sonuç” ilişkisi içermez, sadece bu üç öğenin birlikte hareket ettiğini belirtir. 
Nitekim enflasyon, özünde işgücü piyasalarındaki katılıkların ve dengesizliklerin para piyasalarına yansımasının bir ürünüdür. Enflasyonla mücadele ulusal ekonominin yapısal nitelikli sorunlarının çözümünden geçer, Merkez Bankası’nın günlük (kısa vadeli politika) faizlerinin düşürülmesinden değil. 
Yineleme pahasına yeniden vurgulayalım: 

  • AKP ekonomi idaresinin izlemekte olduğu bilim-dışı enflasyon politikası ve yürütmekte olduğu dışa bağımlı, inşaat betonuna dayalı büyüme stratejisi ulusal ekonomimizi istikrarsızlığa sürükleyerek tahrip etmektedir.
    ===============================================
    Evet dostlar,

    Ekonomi hocası Sn. Erinç Yeldan’ın yazdıkları böyle..
    AKP = RTE uzun zamanlardır bilim dışı takıntıları ile faiz yükseltilmesine karşı çıktı. Ülkenin ne durumlara sürüklendiğini gördük birlikte.. Londra ziyaretinde de saçma sapan sözler kullanılınca yangın iyice büyüdü.  Sonunda tükürdüğünü yalamak zorunda kaldı, dün gece TCMB faiz oranlarını bir kezde 3 puan daha artırarak %13,5’ten 16,5’e yükseltti!

  • Milyonlarca insan, koca bir ülke ileri derecede yoksullaştırıldı bu TEK ADAM dayatması ile.
  • Bu çok ağır bir bedeldir ve vebali bütünüyle Erdoğan’ın boynundadır; hesabı verilmelidir.
  • Tanrı, bir kulunu cezalandırmak istese idi daha ağır bir yaptırım uygular mıydı acaba??

    Erdoğan’ın kibiri – bilim dışı takıntıları… daha “resmen” Başkan olmadan bu ağır sonuçları doğurdu. Ulusal gelir ciddi oranda eridi, enflasyon daha da yükselecek, cari açık, dış ticaret açığı ve bütçe açığı (3’lü açık sarmalı!) daha da büyüyecek.. Bu günkü açıklamasında Erdoğan yine verileri çarpıttı : Kamu borçlarının ulusal gelire oranının %8,5 olduğunu söyledi!? Oysa kamu borcu 450 milyar $ ve 2017 sonu ulusal geliri 850 milyar $ dolayında ve oran %50’nin üstünde. Bu borç şimdi daha yüksek, gelir ise daha da küçüldü.. Erdoğan salt 2018 yılı verisini temel alarak sorunu gizliyor. Oysa böyle bir ölçüt yok. Ayrıca asıl olan salt kamunun borcu da değil.. Ülkenin toplam borcu özel sektörle birlikte! Bu rakam ise 700 milyar dolara dayandı. 245 milyar doları aşan özel sektör borçlarına kamu (Hazine) büyük ölçüde kefil. Örneğin şehir hastaneleri talanı başta olmak üzere kamu- özel ortaklığı masalı ile yürütülen pek çok uluslararası projede, yüklenicilerin dış kredilerine (borçlanmalarına) Hazine garantisi verildi üstelik kur garantisiyle!

    AKP = Erdoğan, sokaktaki insanı belki bir süre daha aldatabilir ve akıl – bilim dışı kibirli, dinci takıntılarıyla yarattıkları cehennemi kendilerine dönük operasyon gibi sunarak, yine mağdur edebiyatıyla 24 Haziran’da oylarını da artırabilir.. Ancak güneş balçıkla sıvanamaz! 16 yıldır sürdürülen har vurup harman savurma – yağma/talan bezirganlığının bedeli ödenecek, Türkiye’ye ödetilecektir. Elbette bu kaçınılmaz diyet ödemelerinden AKP = Erdoğan’a de er ya da geç hak ettiği pay düşecektir, düşmelidir..

    Sevgi ve saygı ile. 24 Mayıs 2018, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com