Entübe

Entübe

Zafer Arapkirli
Cumhuriyet, 22 Mayıs 2020

Tıp dünyasının profesyonelleri ya da yolu bir şekilde yoğun bakım servislerine düşmüş olanlar dışında kimsenin pek bilmediği bir tabirdi, “entübe”.

Yani, “suni solunum borusuna bağlı” veya “cihaz yardımı ile nefes alabilen” hasta.

Bugün, maşallah (belki de maalesef) günlük hayatımızda kullandığımız en harcıâlem kelimelerden biri haline geldi. Sokakta kâğıt toplayan çocuğa sorsan anlatır. O kadar yani.

Her Allah’ın günü Sağlık Bakanı’nın yayımladığı günlük “Corona Veri Tablosu”nun en “havalı” maddelerinden biri. Daha doğrusu, insanların birbirine “hava yaptığı” verilerden biri.

“Onu bunu boş ver abi. Entübe sayısı kaçmış?..” diyecek neredeyse insanlar birbirine.

İşin esprisi bir yana, yoğun bakım kapısından içeri girmiş, hatta kafayı şöyle bir uzatmış olanlar bilirler, “Allah göstermesin – düşürmesin” denecek bir durumdur “entübe” olmak.

Ciğerlerin işlevsiz kalmasıdır, resmen. O “tüp” ya da o fiş çekildi mi, maazallah yaşamın sonudur.

Aslında bugün sadece hastanelerde değil, hayatın her alanında “entübe” bir durumdan söz ediyoruz.

Önüm, arkam, sağım, solum entübe

Ekonomiyi saymıyorum bile.

Dış politika da öyle. Uzun zamandır entübe.

İç politikada bırakın gelecek seçimi, gelecek hafta sonunu bile doğru dürüst “okuyabilecek” bir babayiğit bulabilir misiniz bana?

Şu an ülkede, “hangi sektör tam randımanla ve tıkır tıkır” çalışıyor diye sorsanız, herhalde “sağlık sektörü” yanıtını alırsınız. Orası da, sonuçlar itibarı ile bakıldığında yani elde edilen verilerin gizlenmesi ve kamuoyu ile tam olarak paylaşılmaması anlamında bir tür “Yoğun bakım” koşullarında faaliyet gösteriyor. Binlerce hayat kurtarılıyor. Ama geleceği, yani önünü tam olarak göremiyor. Çünkü bugüne kadar on yıllardır görülmemiş olağanüstü hal koşullarında bir mücadeleden söz ediyoruz.

Ama bütün bunların ötesinde en “entübe” vaziyette olan 2 şey var, bence…

Biri ülkeyi artık yönetemediği apaçık belli olan “Yeni Rejim”, yani ATATÜRK Cumhuriyeti’ne alternatif olarak 16 Nisan hileli referandumu ile tesis edilen rejim.

Diğeri de dünya çapında kapitalizm adı verilen “sıfırı tüketmiş” düzenek.

Birincisine, yani Yeni Rejim’e baktığımızda hemen her şeyin tek bir şahsa bağlandığı ve neredeyse köşe başında yandaş birine yol sorsanız “Ben bilmem o bilir. Bilsem de söyleyemem. Başıma bir iş gelmesin abi. Neme lazım” moduna bağladığı bir acayip ortamdan söz ediyorum.

Sağlık Bakanı’na, üstelik salgın hastalık koşullarında (Bakan diyorum yahu) sorulan neredeyse en basit bir soru bile, “Sayın Cumhurbaşkanımız karar verecek ona. Yarın açıklar herhalde” karşılığını buluyorsa, varın gerisini anlayın. O zaman her akşam üzeri attığı tweet’lerdeki verilerin “Bilimsel sağlığı ve otantizmi” konusuna varın, siz karar verin.

Hâkim ve savcılar için kura çekimi yapılıyor, aynı “En Üst Otorite” Adalet Bakanı’na dönüp, “neden şöyle şöyle bir yöntem uygulamıyorsunuz..” diye adeta fırça atıyor. Koskoca Adalet Bakanı ezilip büzülüp “Efendim, düşünmemiştik bunu. Bir bakalım…” diye adeta “Allah kahretsin, bunu nasıl akıl edemedik, herkesin önünde mahcup olduk” duygusu içine giriyor.

Milli Savuma Bakanı, İçişleri Bakanı filan askeri birlik denetlerken bile “Ben geldim hoş buldum” demeden önce “Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatı ile onun sizlere selamlarını getirdim” diye söze giriyorlar. Yahu bir kere de “Siz” gidin ve “Siz” denetleyin, “Siz” hal hatır sorun. Yok. Asla!

Özetle Yeni Rejim’in temel karakteri bu. Bir “Yaşam borusu” (tüp) var ve oradan “nefes” alınmadan yaşayamıyor sistem. İlla ki o “kaynak”tan gelecek oksijen.

Kapitalizme dönelim          :

Pandemi koşullarında bütün dünya ekonomisi ve sosyal yaşamı felç durumda seyrederken, en zengininden en yoksuluna tüm devletler “burnunun ucunu” görmekte güçlük çekerken, kapitalizm, bir gerçeği hâlâ kabullenmek istemiyor. Emeğe ve emekçinin üretici-yaratıcı gücüne muhtaçlığın asla sona ermediği gerçeğini.

Hayatlarını tehlikeye atmak pahasına emekçiyi, (üstelik ölümcül koşullarda) fabrikaya, tarlaya, atölyeye, ulaşım aracına, dükkâna, mağazaya sürüp çalıştırmaktan söz ediyorum.

Onların alın terinin ve üretici gücünün, ezelden ebede görmezden gelinmesi üzerine kurulu bir sistemin (düzeneğin) iflasını gözlerden kaçırma çabasından söz ediyorum.

Bir yandan da bu milyarlarca insanı üretim sahasına sürerken koparılan “Artık normale dönmek lazım” yaygarasının müelliflerinin kendilerinin ve ailelerinin yaşamlarını güvenli koşullarda sürdürebilmek için dağa, ovaya, yaylaya, açık denizlere, adalara kaçma telaşından söz ediyorum.

Normal ya da (en moda deyimle) “Yeni normal” diye bizlere yutturmak istedikleri, aslında ölmüş, kokuşmaya yüz tutmuş, “Entübe” koşullarda bir düzen değil de nedir?

Oksijen tükenmek üzere.

Ciğerlerimiz daha ne kadar dayanabilir buna?

Cevabını acilen bulmamız lazım.

Yoksa durum hiç iyi değil.