Cumhuriyetin İlanı ve Mustafa Kemal Paşa’nın İlk Cumhurbaşkanı Seçilmesi..


Cumhuriyetimizin 92. yılı kutlu olsun!

Cumhuriyetin İlanı ve Mustafa Kemal Paşa’nın
İlk Cumhurbaşkanı Seçilmesi..

  • “Cumhuriyet, imkân demektir. Cumhuriyet, yalnızca adıyla bile birey özgürlüğünü aşılayan sihirli bir aşıdır. Görülecektir ki, cumhuriyet imkânları olan her memleket, özgürlük davasında er geç başarılı olacaktır. Cumhuriyet, kendisine bağlı olanları en ileri aşamalara götüren imkânları verir. Bağımsızlık ve özgürlüğüne sahip olan milletler, ilerleme yolunda imkânlara sahip demektirler. O halde cumhuriyet, her alanda ilerlemenin de en belirgin teminatıdır. Cumhuriyeti bu anlamıyla ve bu kapsamıyla anlamak gerekir.”
    (Atatürk’ten B.H., s.45)

*****

23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılması ile yeni bir Türk Devleti kurulmuştu. Millet egemenliğine dayalı bir yönetim benimsendiği için devletin adının Cumhuriyet olması gerekiyordu. Fakat o günkü siyasal ortamın uygun olmaması nedeniyle rejimin adı açıklanmamış; iç ve dış düşmanların bunu bölücü amaçla kullanmalarına olanak verilmek istenmemişti. Devletin adı o dönemde TBMM Hükûmeti olarak adlandırılıyordu.

TBMM Başkanına, elçi kabul etme ve atama, yasaları uygulatma, devleti temsil etme yetkileri verildiği halde, “devlet başkanı” anlamına gelen bir unvan verilmemişti. Bu nedenle devlet başkanlığı boş gibi görünüyordu.

Büyük zaferin ardından (AS: 30 Ağustos 1922) 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması ile Cumhuriyete giden yolda en önemli engel aşılmış oldu. Saltanatın kaldırılmasına karşın, hâlâ Halifeyi devlet başkanı gibi görenler vardı. Gerçekte, rejimin değişeceği ve kişisel yönetime son verileceği, Amasya Genelgesi’nde (AS: 22 Haziran 1919) ilk kez şu şekilde belirtilmişti:

“Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Milletin hâl ve durumunu gözden geçirmek ve hak isteyen sesini cihana işittirmek için her türlü tesir ve denetimin dışında bir millî heyetin varlığı lazımdır.”

Rejimin değişeceği konusu daha sonra, Erzurum ve Sivas kongrelerinde de ifade edilmiştir.

23 Nisan 1920’de açılan TBMM, 24 Nisan 1920 günü kabul ettiği ilk kararla, “TBMM’nin Türk milletinin gerçek temsilcisi olduğu, TBMM’nin üzerinde başka bir güç tanınmadığını” belirtmişti. Bu, Cumhuriyet idaresinin başlangıcı demekti. Cumhuriyet rejimi TBMM’nin açılışından beri işliyordu. Yalnızca adı konmamıştı.

1921 Anayasası’na göre kurulan hükûmet sisteminde TBMM’nin kendisi hükûmetti. Böyle olduğu için bir başkanı da yoktu. TBMM’nin bakanları ayrı ayrı oylayarak seçmesi yöntemi zaman zaman iyi sonuç vermiyordu. Meclis kimi kez çoğunluğun desteğine sahip olan bir bakan seçemiyordu. Bu da Yürütme işlerini aksatıyor ve geciktiriyordu. Bunun için Hükûmet kurma sisteminin de değiştirilmesi gerekiyordu.

TBMM’nin, 1 Nisan 1923’te yeni seçimlerin yapılmasına karar verdi. Yapılan seçimler sonucu, İkinci TBMM 11 Ağustos 1923’te toplandı. TBMM, kısa bir süre sonra, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Andlaşması’nı onayladı (23 Ağustos 1923). Lozan Barış Antlaşması, Kurtuluş Savaşı’nı tamamlayan siyasal bir utku oldu.

6 Ekim 1923 günü, Türk ordusu İstanbul’a girdi.
(AS: 13 Kasım 1918’de başlayan işgal, 6 Ekim 1923’te Mustafa Kemal’in başarısı ile sona erdi.)

İstanbul, İtilaf Devletleri tarafından boşaltılınca, bu kez yeni Türk devletinin hükûmet merkezinin neresi olacağı konusu ortaya çıktı. 13 Ekim 1923’te Anayasa’ya eklenen “Türkiye Devleti’nin idare merkezi Ankara şehridir” ek maddesiyle, devlet merkezinin neresi olacağı yolundaki tartışmalara son verildi. Böylece, cumhuriyetin ilanı yolunda önemli bir adım daha atılmış oldu.

Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) ve arkadaşları, artık yeni rejimin adının konulması zamanının geldiği görüşündeydiler. Bunun için de öncelikle, basını kamuoyunu hazırlamayı uygun gördüler. Eylül 1923’te Anadolu Ajansı, Anayasa’da bir değişiklik yapılacağını ve bu konuda bir komisyonun tasarı hazırlamakta olduğunu ilan etti. 27 Eylül 1923 günü Türk basını, Mustafa Kemal Paşa’nın Avusturyalı bir gazeteciye verdiği demeci yayımladı:

Anayasa’ya göre hâkimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir. Yürütme kudreti, yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde toplanır. Bu iki hamleyi bir kelime ile anlatabilmek için hangi sözlükte aranırsa aransın, sözü geçen kelime, Cumhuriyet olacaktır. Bundan ötürü, Türkiye’nin iç gelişimi henüz tamamlanmamıştır. Daha başka değişmeler ve gelişmeler, Cumhuriyet esasına varacaktır. Bugün olduğu ölçüde gelecekte de daha çok demokratik bir cumhuriyet oluşack ve bu cumhuriyet, hiçbir biçimde Batı cumhuriyetleri esaslarından farklı olmayacaktır.” (1)

Ankara’da çıkan Yeni Gün gazetesi, 8 Ekim 1923 günü, “Yakında Cumhuriyet ilan edilecektir” başlığı ile bir makale yayımladı.

27 Ekim’de Ali Fethi (Okyar) Bey’in başkanlığındaki hükûmet istifa etti. Yeni hükûmetin oluşturulması için toplanan parti grubunda da hükümet listesi üzerinde anlaşma sağlanamadı. Parti grubunda bir konuşma yapan Mustafa Kemal Paşa, konunun bir hükümet bunalımı değil, rejim bunalımı olduğunu belirtti. Bu gelişme karşısında ortaya çıkan görüş şuydu: Milletvekillerinin, hükümete üye seçmesi uygulamasından “Kabine sistemine” (devlet başkanı tarafından atanan bir başbakanın hazırlayacağı bakanlar kurulunun, devlet başkanı tarafından onaylanmasından sonra Meclisin güvenoyuna sunulması) geçilmesinin gerektiğiydi. Bunu sağlamak için Anayasa değişikliğine gidilerek cumhuriyeti bir an önce ilan etmek ve cumhurbaşkanını seçmek gerekiyordu.

28/29 Ekim gecesi Mustafa Kemal Paşa, yakın arkadaşlarıyla görüşerek “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” dedi. Aynı gece, İsmet Paşa ile birlikte 1921 Anayasası’na kimi maddeler ekleyen ve kimi maddeleri değiştiren yasa tasarısı hazırladılar. 29 Ekim 1923 günü Parti grubunda görüşe sunulan tasarıda şunlar yer alıyordu:

1-Türkiye Devleti’nin hükûmet şekli cumhuriyettir.
2-Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından yönetilir.
3-Türkiye Devleti, hükûmetin böldüğü idarî birimleri Bakanlar Kurulu aracılığıyla yönetir.

Parti grubunda görüşülüp kabul edilen tasarı, aynı gün (29 Ekim 1923) saat 20.30’da Büyük Millet Meclisi’nin onayına sunuldu. Anayasa değişikliği teklifi aynen kabul edilerek yeni Türk Devleti’nin bir Cumhuriyet olduğu ilan edildi.

Cumhuriyet yönetiminin ilan edilmesinden sonra Meclis, Cumhurbaşkanı seçimine geçti. Gazi Mustafa Kemal Paşa, seçime katılan 158 milletvekilinin oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçildi. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmasını şöyle tamamladı:

“… Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.”

Cumhuriyetin ilanı ile devlet rejiminin adı konuldu ve bu konudaki tartışmalar ortadan kalktı. Devlet başkanlığı sorunu çözümlendi. Meclis tarafından seçilen hükûmet yerine, Anayasa gereği Kabine Sistemi’ne geçildi.

(1) Enver Ziya Karal, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi,
Ankara, 1978, s.127
(2) Baki Kurtuluş, Tarihsel Olaylarla Söylev “Nutuk”, İstanbul, 1987, s.287

=======================================

Dostlar,

Yazıyı bizimle paylaşan Sayın Fevziye Göl arkadaşımıza teşekür ederiz..
Metinde, tarafımızdan anlama dokunmadan, yer yer güncel dile uyarlama yapılmıştır

Gazi Mustafa Kemal Paşa ve O’nun dava – silah arkadaşı yiğitlere 92 yıl sonra selam olsun!

Cumhuriyetin temellerine harç koyan, alın teri akıtan, en küçük katkı verenlere şükran olsun.

Bu toprakları bize yurt – vatan kılan tüm gazi ve şehitlerimize rahmet olsun..
Onlara borcumuzu ödemenin biricik yolu,

  • ÜLKEMİZİ VE HALKIMIZI BU YURTTA SONSUZA DEK
    BAĞIMSIZ VE
    BAŞI DİK – ONURLU YAŞATMAKTIR..

    Ve bu tarihsel – kutsal görev, bu topraklarda yerine getirilecek;

  • Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır!

Sevgi ve saygı ile.
30 Ekim 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

CUMHURBAŞKANI NASIL YARGILANIR ??


CUMHURBAŞKANI
NASIL YARGILANIR ??

http://odatv.com/n.php?n=cumhurbaskani-nasil-yargilaniyor-0506151200

Bu yazıda Cumhurbaşkanı’nın sorumsuzluğunun sınırları üzerinde durmaya çalışacağız.

portresi
Bülent SERİM
Anayasa Mahkemesi Eski Raportörü

 

Öncelikle belirtmek gerekir ki, bir cumhurbaşkanının 3 tür sorumluluğu söz konusudur;

– cezai,
– hukuki ve
– siyasi.

Bizim burada incelemeye çalışacağımız, cumhurbaşkanının görevden doğan
ceza sorumluluğudur.

Anayasada, Parlamenter sistemin gereği olarak, siyasal alanda tüm sorumluluk hükümete yüklenmiş; Cumhurbaşkanı’nın “vatana ihanet” dışında suçlanamayacağı belirtilmiştir
(m. 105). Bu sorumsuzluk, 1961 Anayasası’nda (m. 98) daha net ifade edildiği gibi,
cumhurbaşkanları görevi ile ilgili işlemlerden dolayı sorumsuzdur.

Bir cumhurbaşkanı bu maddenin sözel anlamına (lâfzına – sözüne) dayanarak her türlü
anayasal kuralı ihlal eder, hatta anayasayı rafa kaldırır,
anayasal düzeni fiilen değiştirmeye kalkarsa da suçlanamayacak mıdır?

Vatana ihanet suçu kapsamı nasıl belirlenecektir?

İHANET-İ VATANİYE KANUNU

İhanet-i Vataniye Kanunu, 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin (BMM) açılmasından sonra kabul edilen 2. yasadır. Kabul tarihi 29 Nisan 1920’dir.
Amaç, BMM’ne yönelik olası direnişleri kırmaktır.

15 Nisan 1923’te çıkarılan 335 sayılı Yasayla, Saltanatın kaldırılmasına ilişkin Meclis kararına ve BMM’nin meşruiyetine yayın yoluyla muhalefet etmek vatana ihanet kapsamına alınmıştır.

25 Şubat 1925’te Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na eklenen bir maddeyle, “Dini ve
kutsal değerlerini siyasal amaçlara esas ve alet etmek amacıyla dernek kurmak”
 ile
“Dini ve dinin kutsal değerlerini alet ederek devlet şeklini değiştirmek, başkalaştırmak, devletin güvenliğini bozmak” da vatana ihanet kapsamına alınmıştır.

Bununla da yetinilmemiş, “Dini ve dinin kutsal değerlerini alet ederek halk arasına bozgunculuk ve ayrımcılık sokmak için, gerek tek başına gerek toplu olarak sözle yazıyla, eylemli olarak, nutuk söyleyerek ya da yayın yaparak harekette bulunanlar” da
vatan haini sayılmışlardır.

Savaş kazanıldıktan ve Cumhuriyet kurulduktan sonra, 1926’da kabul edilen 765 sayılı
Türk Ceza Yasası’nın (TCY) 163. maddesiyle, irticai eylem ve propagandalara verilen ceza hafifletilmiştir.

İhanet-i Vataniye Yasası ve TCY’nın 163. maddesi, irtica temeline dayalı başkaldırılar, ayaklanmalar ile Türk Devrimi’ne vurulmaya kalkışılan darbeyi önlemek gibi kutsal bir amaca hizmet etmiştir.

Ülke insanının bilisizlikten (cehaletinden) kaynaklanan dinci yapısı bilindiğinden,
Devrimlerin başarıya ulaşabilmesi için bu korumacılık gerekli görülmüştür.

Ne yazıktır ki, irticai gelişmeleri ve propagandayı önleyen “Hıyanet-i Vataniye Kanunu” ile eski TCY’nın 163. maddesi, Turgut Özal döneminde 12 Nisan 1991 günlü,
3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası ile yürürlükten kaldırılmıştır.

Özal, Kemalist Devrimi sonlandıracak dinci gelişmelerin önünü açmak için
bu yasa ve maddenin yürürlükten kaldırılmasını sağlamıştır.

Böylece, Anayasa’nın, 

– “Kutsal din duyguları devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamaz.” diyen başlangıç bölümü kuralı ile

– “Devletin sosyal, ekonomik, siyasal ya da hukuksal düzeninin din kurallarına dayandırılmasını; dinin ve dince kutsal sayılan değerlerin siyasal çıkar sağlama amacıyla kullanılmasını yasaklayan” 24. maddesi kuralı yaptırımsız kalmıştır.

Bugünkü pervasız dinci gelişmelerin, eğitimin dincileştirilmesinin, siyasal alanlarda ve
Meclis çatısı altında dinci söylemlerin artmasının, irticanın Milli Güvenlik Siyaset Belgesinden çıkarılabilmesinin, modern ve çağdaş yaşam yerine tarikat ve cemaatlerin toplumsal yaşama egemen olmasının, toplumsal ve kamusal alanın daha İslami bir yapıya büründürülmesinin nedeni budur.

VATANA İHANET SUÇU YOK MUDUR ??

Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun yürürlükten kaldırılmasından sonra ve yasalarda tanımının bulunmaması nedeniyle, “vatana ihanet suçunun” nasıl saptanacağı tartışma konusu olmuştur.

Öncelikle belirtmek gerekir ki,

Suçun adının “vatana ihanet” olmaması, onun bu niteliğini ortadan kaldırmaz.
Yani suç oluşturan eyleme takılan ad değil, onun niteliği önemlidir.

TCY’nın 302-309. maddelerindeki;

– Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak,
– Düşmanla işbirliği yapmak,
– Devlete karşı savaşa tahrik etmek,
– Temel milli yararlara karşı eylemde bulunmak,
– Yabancı devlet aleyhine asker toplamak,
– Askeri tesisleri tahrip ve düşman askeri hareketleri yararına anlaşma yapmak,

– Düşman devlete maddi ve mali yardım yapmak,
– Anayasayı ihlal etmek,

Suçları, geleneksel ve niteliksel olarak “vatana ihanet” kapsamına giren suçları içermektedir.

ÖĞRETİNİN YAKLAŞIMI

Öğretide de aynı yaklaşımı görmek olanaklıdır.

Fransa’da Cumhurbaşkanı, “vatana ihanet” yerine kullanılan “yüksek ihanet”le suçlanabilmektedir. Fransız Anayasası’nda ve yasalarında “yüksek ihaneti” tanımlayan
bir düzenleme yoktur. Ne var ki Fransız bilim insanları özetle, “anayasal görev ve yetkilerinin kötüye kullanılmasını”, “anayasanın uygulanmasının reddedilmesini” yüksek ihanet saymaktadırlar. (Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, s. 542)

İtalyan Anayasası’na göre de İtalya Cumhurbaşkanı “sorumsuzdur” ve “vatana ihanet”dışında suçlanması olanaksızdır. İtalyan hukukçu Manzini’ye göre; “Devletin birlik, bütünlük ve bağımsızlığına karşı” işlenen suçlar ve “Anayasayı ihlal” vatana ihanet suçunu oluşturmaktadır. (Vural Savaş, Devrimci Hukuk, s. 226-227),

Türk hukukçular da aynı görüştedir. Prof. Sulhi Dönmezer ve Prof. Sahir Erman’a göre,
Türk vatanının bütünlüğüne, devletin anayasa ile kurulu düzenine karşı işlenen suçlar
vatana ihanet suçu kapsamına girmektedir.

Prof. Faruk Erem’e göre, 765 sayılı eski TCY’ndaki; Devletin bağımsızlığını zarara uğratmak, ulusal birliği ve ülke bütünlüğünü bozmaya çalışmak (m. 125), Anayasayı cebren ihlal etmek (m. 146), dinci propaganda yapmak (m. 163), “vatana İhanet” suçunu oluşturmaktadır.

Öğretideki bu değerlendirmeler, vatana ihanet suçunu oluşturacak nitelikteki eylemleri
ortaya koyması yönünden önemlidir.

KİM KARAR VERECEK?

Vatana ihanet bir sadakatin ihlali anlamındadır.
Her alanda ihlal olabilir.
Ama en ağır ihlal, devlete karşı olanlar ile anayasal düzeni fiilen yıkmaya çalışılmasıdır. Çünkü anayasalar kuruluş sözleşmeleridir ve anayasaların ihlalinde
“Kurucu İradeye” ihanet söz konusudur.

Vatana ihanet, aynı zamanda, ülkenin yüksek çıkarlarına aykırı biçimde
yetkilerin
kötüye kullanılmasından doğan siyasal bir suçtur.

Anayasa’ya göre, ceza yasalarındaki hangi suçların vatana ihanet oluşturacağına Yasama Organı karar verecektir. TBMM’nde 184 milletvekilinin (1/3) önerisi ve 413 milletvekilinin (3/4) kararıyla, bir suçun vatana ihanet olduğuna karar verilip, suç faili Yüce Divan’a sevk edilebilir. (m. 105)

Meclis İçtüzüğü’nden de aynı sonuca ulaşmak olanaklıdır.
İçtüzük’te; Yüce Divan’a sevk kararında

– “Hangi ceza kuralına dayanıldığı ve bu kuraldaki suçun hangi gerekçeyle
vatana ihanet sayıldığının..”
 

belirtilmesi gerektiği yazılıdır. Bu kural, ceza yaptırımı gerektiren bir suçun vatana ihanet olarak nitelendirilebileceğinin Meclis tarafından kabul edildiğini göstermesi yönünden önemlidir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, bir suçun vatana ihanet niteliği taşıyıp taşımadığına karar verecek Meclis yetersayısı, karar vermeyi neredeyse olanaksız kılacak denli yüksek tutulmuştur.
Bununla birlikte bu kuralın değişmez olmadığını da anımsatmak gerekir.

Kısaca, suçun yasalarda açıkça yer almamasına güvenip,

“Beni vatana ihanetten başka suçtan yargılayamazsınız!” efelenmesiyle

* her gün anayasayı ihlal etmek
* “özerklik veriyoruz” numarasıyla ülkenin bölünmesine çabalamak, 
* “bizden olan-olmayan”yaklaşımıyla ulusal birliğe zarar vermek,
* laik-demokratik anayasal düzeni fiilen değiştirip İslami cumhuriyete uygun eylem, söylem ve işlemlerde bulunmak, 
* “yeni anayasa”yapıyoruz bahanesiyle “başkanlık” adı altında “diktatörlük” rejimini getirmeyi amaçlamak,
* Suriye Devleti ve halkına karşı sürekli suç işleyerek ülke güvenliğini tehlikeye düşürmek, 

“hayra alamet” gelişmeler değildir.

Zaten istediği türde (tek adam yönetimi) başkan olan bir kişi, neden “yeni anayasa” diye tutturur?

Hiç kuşkusuz sorumluluktan kurtulmak için!
Çünkü anayasa yok sayılarak, ihlal edilerek fiili durum yaratılmış, sivil darbe yapılmıştır. 

“Anayasa’yı tanımıyoruz”,
“Parlamenter rejim bekleme odasına alınmıştır” 

denilerek “sivil ara rejim” yani “sivil darbe”,  yapanlar tarafından da ilan edilmiştir.

Şimdi sıra, sorumluluktan kurtulmak için bu fiili darbe düzeninin anayasal dayanağa kavuşturulmasına gelmiştir.
============================================

Dostlar,

Aşağıdaki tümceler ise bu makale internette dolaşırken eklenenlerden…

“BİR MİLLET, UNSUR-U ASLİNİN İÇİNDEN ÇIKAN ŞAHISLAR TARAFINDAN
İDARE EDİLMİYORSA İZMİHLAL MUTLAK ve MUKADDERDİR.”                                 Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

****
​CUMHURBAŞKANI NASIL MI YARGILANIR?!
YASSIADA’daki GİBİ:
ELLERİ BAĞLI OLMAYARAK DURUŞMA SALONUNA ALINIR,
SANIK İSKEMLESİNE, YARGIÇLAR KURULUNUN KARŞISINA DİKTİRİLİR, TERLERİNİ SİLMESİ İÇİN ELİNE KÂĞIT MENDİL VERİLİR.
AĞLAMALARI DİNLENİR, SİLİVRİ’YE GÖNDERİLİR.

NOT: ÇİFT KATLI SIZDIRMAZ DON GİYDİRİLİR.
*****

İlgililerinin bilgisine sunulur..

“Ne oldum değil, ne olacağım??”  

Büyük atasözüdür..

Değerli dostumuz, yetkin hukukçu Sayın Bülent Serim‘e teşekkür ederiz.

Sevgi ve saygı ile.
07 Haziran 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

90 Yıl Sonra 3 Mart Devrim Yasaları : Onlar da Türkiye de Tam Bir Şeriatçı Kuşatmada !

3_Mart_2014_90._Yil_BCP_Konf.

90 Yıl Sonra 3 Mart Devrim Yasaları : 

Onlar da Türkiye de Tam Bir Şeriatçı Kuşatmada ve Ne Yapmalı ??

“ Devrimin hedefini kavramış olanlar, daima onu koruyabilecek güçtedir.”
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

“3 Mart 1924”, 1923 Türk Devrimi’nin en önemli dönüşümlerinin gerçekleştirildiği kritik bir tarihtir. Osmanlı döneminde kadının ve eğitimin Ortaçağ karanlığına gömülü olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koyan sayısız belge arşivlerdedir. Kadınlar ve çocuklar.. Toplumun en temel 2 kesimi ve de en stratejik alanda; “Eğitim” sürecinde acımasızca gericiliğe mahkum edildikleri bir kıskaçta idiler..

Mustafa Kemal Paşa niçin Ulusal Kurtuluş Savaşı ortasında, Eğitim Kongresi topladı?
(15-21 Temmuz 1921)

1 Mart 1922’de TBMM açış söylevinde;

Kadınlarımızın aynı öğretim devrelerinden geçerek yetiştirilmesine önem verilmesi” nden söz ederek, kız-erkek Türk çocuğunu birbirinden ayırmadığını gösterir.
Benzer düşüncesini Ağustos 1924’te de dile getirmiş ve 3 Mart 1924’te
“Öğretimin Birleştirilmesi” yasası
ile kız ve erkek çocukların bir arada (karma)
ve çağdaş biçimde eğitimini sağlamıştır. 20 Nisan 1924’te, Anayasa’nın 87. maddesi değiştirilerek, Türk kızlarına eğitim-öğretim eşitliği sağlayan ilköğretim zorunluğu
getirilmiştir.

T.C. Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa, Devrimci kararlılıkla,
1 Kasım 1922‘de Saltanatın kaldırılmasında olduğu gibi, enerjik bir girişimle Halifelik yanlılarının yoğun engelleme girişimlerine karşın,
3 Mart 1924‘te Halifeliğin kaldırılmasını (Kurtuluş Savaşı’na ihanet eden,
Sevr’e imza koyan Osmanlı Hanedanı’nın yurt dışına çıkarılmasını)
TBMM’de büyük bir çoğunlukla gerçekleştirmiştir. Böylece Şeyhülislamlık, dinsel (şer’i) mahkemeler ve fetva usulü, dervişlik nişanı, medreseler de kaldırılmıştır.

Halifeliğin kaldırılmasıyla, dinsel devlet düzeninin son artığı yok ediliyor; devlet ve öğretim laik temeller üzerine oturtuluyordu. Atatürk, kendisine Halife olması önerildiğinde, Uygarlık Tarihine ışık tutacak değerlendirmeler yapmıştır :

  • “ Konusu, anlamı olmayan efsaneli bir sıfatı takınmak gülünç olmaz mı?”
  •  “…Tarihin herhangi bir döneminde, bir halife, zihninden bu ülkenin yazgısına karışmak arzusunu geçirirse, o kafayı derhal koparacağız….Yuvalanarak,
    hâlâ Türkiye’yi yok etmek için ‘Kutsal Ayaklanma’ adı altında haydut çeteleriyle, cana kıyma düzenleriyle bize karşı durmadan çılgınca çalışmaların amaçları gerçekten kutsal mıdır?”
  • “ Buna inanmak için gerçekten bilinçsiz ve aymaz olmak gerekir…
    Yüzyıllarca olduğu gibi, bugün de ulusların bilgisizliğinden ve bağnazlığından yararlanarak, bin türlü siyasal ve kişisel amaç ve çıkar sağlamak için dini
    araç olarak kullanmaya kalkışanların, ne yazık ki içerde ve dışarda var oluşu,
    bizi bu konuda 
    söz söylemekten alıkoyamıyor. ”
  • “ İnsanlıkta din duygu ve bilgisi her türlü boş inanlardan (hurafelerden) sıyrılarak, gerçek bilim ve teknik ışığıyla arınıp olgunlaşıncaya değin,
    din oyunu oyuncularına her yerde rastlanacaktır… Yeni Türkiye’nin 
    ve
    yeni Türkiye halkının artık kendi varlığından ve mutluluğundan başka düşünecek bir şeyi yoktur.”

“… Halife’nin Devlet Başkanı demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan halkın, bana ulaştırdığınız dilek ve önerilerini ben nasıl
kabul edebilirim? Kabul ettim desem, o halkın başındaki kişiler bunu isterler mi? Halife’nin buyrukları ve yasakları yerine getirilir. Beni Halife yapmak isteyenler buyruklarımı yerine getirebilecekler midir? Bu duruma göre, yapacak işi ve anlamı olmayan bir kuruntu sanını takınmak gülünç olmaz mı?”

“Halife ve bütün dünya kesin olarak bilmelidir ki; bugün var olan ve korunmakta bulunan Halife’nin ve makamının, gerçekte ne din, ne de siyasa bakımından varlığının hiçbir anlamı ve gerekçesi yoktur. Türkiye Cumhuriyeti varlığını, boş lâf yüzünden tehlikeye atamaz… Amaç, yaldızlı ve gösterişli yaşamak değil, insanca yaşamak ve geçim sağlamaktır…” (Başbakan İsmet İnönü’ye, 23 Şubat 1924)

Gazi, 1 Mart 1924 TBMM Konuşmasında ise :

1)    Ulus, Cumhuriyetin, bugün ve gelecekte, her türlü saldırılardan kesinlikle ve sonsuzluğa dek korunmasını sağlayacak ilkelere dayandırılmasını istemektedir.

2)    
Kamuoyu, eğitim ve öğretimin birleştirilmesinden yanadır ve bunun
hiç zaman geçirilmeden uygulanması gereklidir.

3)    
İslam dinini, yüzyıllardan beri yapılageldiği üzere, bir siyaset aracı olarak kullanılmaktan kurtararak yüceltmenin zorunlu olduğunu da görüyoruz.” sözleri ile Halifeliğin kaldırılacağı işaretlerini veriyordu.

90 yıl önce TBMM (seçimle gelen 2. Meclis), arka arkaya 3 yasa önerisini benimsedi. Bu yasalar onaylanış sırasına göre (429, 430 ve 431 sayılı yasalar) :

  1. Şeriye ve Evkaf Bakanlığı ile Genelkurmay Bakanlığı’nın kaldırılması yasası,
  2. Öğretimin Birleştirilmesi (Tevhid-i Tedrisat) yasası,
  3. Halifeliğin Kaldırılması ve Osmanlı Hanedanı’nın Yurtdışına Çıkarılması..
    ile ilgili yasalardır. (Ne yazık ki, Osmanlı Hanedanı’nın Türkiye’ye girişini yasaklayan maddeler, 50 yıl sonra kaldırıldı..)

1982 Anayasası, 174. maddesinde Devrim Yasalarını sıralamakta ve
anayasal korumaya almaktadır :

  • “Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin lâiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılâp kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile
    kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin,
    Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz :

3 Mart 1924 DEVRİM YASALAR NELER GETİRİYORDU ??

Bu yasalardan ilk ikisi 3 Mart 1924 günü TBMM’nin ilk oturumunda, hemen hemen
hiç tartışılmadan 15-20 dakikada benimsenmişti. Oysa 1. yasanın ilk maddesi
Devrim’in doğrultusunu belirleyen bir pusula gibiydi. Bu madde, Türkiye Cumhuriyeti’nde halkın dünyasal yaşamını düzenleme yetkisinin Meclis’e ve onun hükümetine ait olduğunu saptıyordu. Böylelikle, şeriat yasalarının dinsel kurallarının bu alanda
artık bir işlerliği kalmıyordu.

Egemenliğin kaynağı; sözde gökyüzünden yeryüzüne indirilerek
Aydınlanma’nın en önemli adımı atılıyordu.

Türk Toplumu; Tanrısal (ilahi) değil, insanların yaptığı, çağın gereklerine yanıt veren
laik (seküler; akla ve bilime dayalı) yasalarla yönetilecekti.. Dinsel inanç ve yaptırımların toplumsal yaşamı düzenlemede bundan böyle bir işlevi olamayacaktı.

“ Gelecek kuşakların, Türkiye’de Cumhuriyet’in ilânı günü, ona en merhametsizce hücum edenlerin başında, cumhuriyetçiyim iddiasında bulunanların yer aldığını görerek şaşıracaklarını asla farz etmeyiniz! Bilâkis, Türkiye’nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların hakikî zihniyetlerini tahlil ve tespitte hiç de tereddüde düşmeyeceklerdir…”

“… Onlar, kolaylıkla anlayacaklardır ki; çürümüş bir hanedanın, Halife unvanıyla başının üstünden zerre kadar uzaklaşmasına olanak kalmayacak biçimde korunmasını zorunlu kılan bir devlet şeklinde, Cumhuriyet yönetimi ilân olunsa bile, onu yaşatmak mümkün değildir.” (Atatürk; SÖYLEV II, syf. 831)

Peygamber vekil bıraktı mı?

Hz. Muhammet Tanrı’nın elçisi idi (Resulullah). Ölümünden sonra herhangi bir kimseyi “vekil” bırakması söz konusu değildi. Tanrı ile Müslümanlar arasında aracı ruhban sınıfı yoktur. Dolayısıyla Peygamberden sonra başlatılan “Halifelik” uygulaması başlangıçta Peygamberi izleyen, O’nun ardılı “Yönetici” bağlamındadır.

4 Halife Devri kanlı geçmiş, Müslümanlar Peygamber yerine kendi seçtikleri
bu 4 Halifeden 3’ünü, nasılsa, öldürebilmişlerdir! Zaman içinde “Halifelik” kavramı çarpıtılarak Osmanlı Padişahlarınca “Zıllullah”, “Tanrı’nın gölgesi” düzeyine yükseltilmiştir!? Özünden saptırılmış, haşa “Tanrı vekilliği”ne yükseltilmiştir.
Bunun nedeni Padişahların güçlerini mutlaklaştırmaktır;

  • Hilafet açıkça siyasete alet edilmiştir.

Böylelikle Osmanlı padişahları 4 yüz yıla yakın süre kadir-i mutlak olmuşlardır.

  • Atatürk’ün Halifeliği kaldırması, bu bağlamda İslam dinine de son derece büyük bir hizmettir.
  • “ Türkiye Cumhuriyeti’nde, her reşit dinini seçmekte hür olduğu gibi,
    muayyen bir dinin merasimi de serbesttir; yani âyin hürriyeti korunmuştur. Tabiatıyla, âyinler asayiş ve umumî adaba aykırı olamaz; 
    siyasî nümayiş şeklinde de yapılamaz. Mazide çok görülmüş olan bu gibi hallere artık,
    Türkiye Cumhuriyeti asla tahammül edemez. Bir de, Türkiye Cumhuriyeti dahilinde bütün tekkeler ve zaviyeler ve türbeler kanunla kapatılmıştır. Tarikatlar kaldırılmıştır. Şeyhlik, dervişlik, çelebilik, Halifelik, falcılık, büyücülük, türbedarlık vb. yasaktır. Çünkü bunlar gericilik kaynakları
    ve cehalet damgalarıdır. Türk milleti, 
    böyle müesseselere ve
    onların mensuplarına tahammül edemezdi ve etmedi.”
    (Afetinan, Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, syf. 471-72, 1930)

Laik Eğitimin Yaşamsal Önemi                                                     :

Şeriye (Dinişleri) ve Evkaf (Vakıflar) Bakanlığı kaldırıldı. Tevhidi Tedrisat (Ögretim Birliği) yasası kabul edildi. Sözde dinsel bilgiler, değerler ve alışkanlıklarla beyni sulanmış mollalar yetiştiren Medreseler, Mahalle mektepleri kapatıldı. Batı örneği okullar açıldı. Böylece, tüm öğretim kurumları Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlandı ve öğretimde birlik sağlandı.. Atatürk; aydını, köylüyü ve kentliyi birbirine yakınlaştırmada; toplumsal değişmenin ve ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmesinde, ulusal ve çağdaş bir eğitimin tüm yurt düzeyine yayılmasının önemini çok iyi biliyordu. Bu konu üzerinde çok durmuş ve özel ilgi göstermiştir.
Bundan böyle tek tip ve laik eğitim yapılacaktır. Böylelikle çocuklar ve ilerde
onların oluşturacağı toplum, artık;

– “Tütün ve kahve haram mıdır, değil midir?
– “Sineğin tek kanadı tabağın içindeyse, öbürünü de sokmak günah mı değil mi?”
– “Dünya öküzün boynuzunda mı hâlâ ?”

vb. ipsiz sapsız tartışmalarla; bilime, eleştiriye, tartışmaya kapalı bir ortamdan,
Usun (aklın) özgürlüğünü kısıtlayan bağnazlıktan (taassuptan, fanatizmden)
kurtulmuş olduk..

ÖĞRETİMDE İKİLİK                :

“Öğretimin birleştirilmesi,” laik öğrenime geçilmesi son yıllarda önemli yaralar almıştır. AKP hükümetlerince delik deşik edilerek, Devrim Yasası niteliğinin yok edilmesine çalışılmaktadır. Kamusal eğitim giderleri aşağı çekilmekte, özellikle Atlantik ötesi destekli Yeşil Sermayenin bu alana yatırım yapması, % 100 vergi bağışıklığı ile
teşvik edilmektedir. Neden acaba ?!?

  • “Bir ulus ancak bir terbiye (eğitim) görebilir. İki türlü terbiye bir memlekette
    iki türlü insan yetiştirir. Bu ise -fikirde, duyguda- her türlü birliği yok eder.”

Ne yazık ki Türkiye, eğitimde bu tehlikeli “ikiliğe” savrulmuştur :
Sonuç, kaçınılmaz iç çatışmadır!

Sivas’ta, Çorum’da, Kahramanmaraş’ta, Fatsa’da, Gaziosmanpaşa’da sergilenen
toplu öldürüler (katliam) gibi..

Ya da fotoğrafta görüldüğü üzere, yaşam biçimleri ve temel değerleri birbirine
tümüyle karşıt kuşaklar yetiştirerek.. Peki ulusal birlik nasıl sağlanacak??
Ortak toplumsal değerler nasıl üretilecek?

2_basli_egitimin_aci_sonucu

Ardından, “Us ve Bilim” in şaşmaz öncülüğünde -ki bu ikisi Büyük Atatürk’ün bizlere bıraktığı “biricik tinsel kalıt ”tır- ulusumuzun yüce ideali olan çağcıl uygarlık düzeyinin de ötesine erişim gerçekleştirilecektir. Bu yolda temel anahtarın EĞİTİM olduğu anlaşılmaktadır. Oysa

Atatürkçü eğitim sistemi ile; 

– Özgürlük
– Bağımsızlık
– Ulusal Egemenlik ..

ayakları üstünde yükselecek;

“Altı Ok” u bütüncül rehber edinerek
Anadolu Aydınlanması =  Türk Rönesansı 

yaşama geçirilecektir.

Dolayısıyla, Başbakan R.T. Erdoğan’ın “Dindar nesil yetiştireceğiz” söylemi
açıkça başta bu Devrim Yasalarına,

Anayasa md. 174 ve laiklikle ilgili 24. maddeye ve Cumhuriyetin temel niteliklerini belirleyen 2. maddeye ve 42. maddeye açıkça aykırıdır. Anayasa Mahkemesince laikliğe karşı “eylemlerin” odağı olmuş bir siyasal parti, her nasılsa, kapatılmayarak “buyur, devam et..” denilmiştir. AKP iktidarı, Anayasa dahil hiçbir hukuksal düzenlemeyi dikkate almadan, ülkemizde laik rejimin ve dolayısıyla laik eğitim ve kamusal düzenin yıkımını sürdürmektedir.

4+4+4 ucube yasası, TBMM Komisyonlarında Anamuhalefet CHP vekilleri dövülerek geçirilmiş ve “Yeni” Anayasa Mahkemesi’nce -düşündürücüdür ki-
iptal edilmemiştir!

Gerici kalkışmalar              :

  • Başbakanı Adnan Menderes; “ Arkadaşlarım beni diktatörlükle suçladılar.
    Benim sizin karşınızda diktatör olmama olanak var mıdır?
    Siz öylesine güçlüsünüz ki, şu anda isterseniz Anayasayı bile değiştirebilir,
    Hilafeti bile geri getirebilirsiniz! ” der.. (22 Kasım 1955)

Ülkede Devrim karşıtlığı doruğa ulaşmıştır. 14 Mayıs 1950 seçimlerinden yalnızca
1 ay sonra, 1932’den sonra 18 yıldır Türkçe okunan Ezan, yeniden Arapça okunmaya başlanır..

  • Halkevleri ve Halkodaları’na düşmanca tutum takınılır,
    dış kökenli 12 Eylül 1980 gerici darbesi sonrası kapatılır
  • Köy Enstitüleri 1954’te kapatılır; imam köyde kalır, öğretmen kasabaya / ilçeye çekilir..
  • 2002-2013 AKP iktidarları döneminde üniversiteler medreseleştirilir,
    yabancı üniversite açılması için yasal düzenlemeye girişilir..
  • Atatürk döneminde 1 tane açılan İlahiyat Fakültesi sayıları 30’ları aşar, ilçelere dek kurulur..

İmam Hatip Liselerinin açılmasına hız verilir.. O denli ki, bu rakam
28 Şubat 1997 öncesinde 610’a erişerek toplam liselerin ¼’ünü bulur.

Tüm okullar İHL mi olacaktır!?

Son verilerle (4+4+4 yasası ile) İHL’ler adeta mitoza girer.. Sayıları yüzlerce, öğrencileri yüzbinlercedir! Tüm yükseköğrenim kurumlarına girme hakkı verilir..

Kuran, Peygamberin yaşamı, Arapça dersleri yetişeke (müfredata) konur, öğrenciler
ve öğretmenler giderek yaygınlaşan biçimde türbanla derslere girmeye başlarlar. İlköğretimde verilecek güdük Arapça bilgisiyle Kuranı anlamaya çalışan çocuklarımız, giderek toplumumuz dinden de çıkacaklar, sorumlusu AKP!

Bu böyle sürer gider.. Köylerden Cumhuriyet’in öğretmenleri çekilirken,
tümüne imamlar yollanır.. 2011 sonrasında ise AKP hükümeti diplomasız mollaları da (Mele!) memur kadrosuna aldı. Diyanet İşleri Başkanı “sahaya iniyor..”
kendi deyimleri ile. Başbakan 
“Dindar nesil” (Mücahit, Cihat savaşçısı?) yetiştirmeyi dayatıyor topluma iktidarını iyice pekiştirdiği 10. yılda.

Başbakan bir yandan “dindar nesil” yetiştirme hevesinde (!?),
öbür yandan $ milyarderi yaratma rekoru kırıyoruz!

*  İşte laik, parasız, karma, uygulamalı, akla-bilime dayalı kamu sorumluluğunda eğitim, ülkenin geleceği de bu kırıma = yoksullaşTIRma politikasıyla feda ediliyor..
Bu tablo kurgu değil de rastlantı mı?

Sayıları beş bini aşan resmi Kuran Kursları yetmiyor, binlercesi kaçak açılıyor,
bunlara göz yumuluyor ve çok rahat parasal kaynak sağlanıyor? Laik rejime ve Anayasa’nın 174. maddesiyle korunan Devrim Yasalarından Öğretim Birliği Yasası’na meydan okunarak, Kuran kursları Milli Eğitim Bakanlığı’ndan alınarak Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlanıyor ki; laik bir düzende İslam’ın Sünni mezhebine dayalı bu ucube yapının varlığı ve işlevleri başlı başına çıban başı. Çoğu Kuran kursları, haremlik-selamlık uyguluyor.

Dahası, çocuklar yerlere oturtularak ortak tabaklardan
ELLERİYLE yemek yemeye zorlanıyor!

Oysa Ulusal Eğitimin Ana Hedefi, Atatürk tarafından çok kesin ve keskin olarak belirlenmişti:

  • “ Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri öğrenimin sınırı
    ne olursa olsun, her şeyden önce ve en evvel Türkiye’nin geleceğine,
    kendi benliğine, ulusal geleneklerine düşman olan tüm ögelerle
    mücadele etme gereği öğretilmelidir.”
  • “ Eğitimdir ki; bir ulusu özgür, bağımsız, şanlı yüksek bir toplum durumunda yaşatır veya bir ulusu kölelik ve yoksulluğa terk eder.”..

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’e göre devrimlerin amacı..

  • “ Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını bütünüyle çağcıl (modern), bütün anlam ve görüntüsüyle uygar bir toplum olarak kurumlaştırmaktır. Devrimimizin temel ilkesi budur. Bu gerçeği kabul etmeyen zihniyetleri yerle bir etmek zorunludur. Bugüne dek, ulusun düşünme yeteneğini paslandıran, uyuşturan, bu zihniyette bulunanlar olmuştur.” değil miydi?

Şunları da eklemiyor muydu tamamlamak için :

  • “ O tür zihniyetlerde yuvalanan kara düşünceler,  boş inanlar (hurafeler) kökten yok edilecektir. Ölülerden medet ummak, umut dilenmek, uygar bir toplum için aşağılanmaktır. Bugün bilim ve tekniğin, bütün kapsamıyla uygarlığın olanakları bizi beklerken; filan ya da falan şeyhin öncülüğünde özdeksel
    ve tinsel (maddi-manevi) mutluluk arayacak denli ilkel insanların varlığı, uygar Türkiye toplumu içinde asla kabul edilemez.” 
    (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 2, syf. 217)

S o n u ç                                                        :

  • Ülkemizin, bu 3 Mart 1924 Devrim Yasalarıyla kazanımları yaşamsaldır
    ve vazgeçilemezdir.
  • Türkiye Cumhuriyeti’nin 90 yıl öncesine,
    başa dönmesine asla izin verilemez.

Üstelik bu kez işbirlikçiler emperyalizmle birlikte çok daha örgütlü,
araçları çok daha güçlü ve kinle-kör intikam güdüleriyle, bilenmiş olarak saldırmaktalar. Dolayısıyla buna göre konumlanmak ve hepimizin ortak anavatanı olan Türkiye’de
bu kahir emperyalist saldırıya “topyekun” karşılık vermek zorunludur.

90 Yıl Sonra 3 Mart Devrim Yasaları :
Onlar da, Türkiye de Tam Bir Şeriatçı Kuşatmada ve Ne Yapmalı ??

Başlıklı 12 sayfalık kapsamlı makalemizi okumak için lütfen tıklar mısınız??

3_Mart_Devrim_Yasalari_90_Yil_Sonra

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 3.3.14

*********************

Dostlar,

Bu gün 3 Mart 2015…

Kapsamlı dosyamız güncelliğini koruyor uyarıları, öngörüleri ve önerileri ile..

Bir kez daha paylaşıyoruz kaygı ile..

AKP’yi ve Türkiye’yi bir kez daha uyararak..

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net