Prof.Kanpolat: Eski TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi) Üyelerine

Maalesef AKP, TÜBA’ya da yozlaştırıcı elini attı ve bu saygın bilim kurumunu siyasallaşırdı.. Çok sayıda (150 dolayında) üye atadı ve sonra da bunlara göstermelik seçim yaptırarak (benzer oyunları TÜBİTAK, Danıştay ve Yargıtay’da da
ibretle izledik..) 3 aday içinden dilediğini R.T. Erdoğan başkan ataması yaptı.
Dünyanın hiçbir saygın bilim kurumunda olmayan bizde oldu..
Siyaset TÜBA’ya üye seçti ve başkan atadı = ELE GEÇİRDİ..
Bilimsel gelenekler ayaklar altında ve bilim kurumları tahrip oluyor..
Bu davranışın ülkeye uzun erimli ve telafisi olanaksız ciddi zararrları var..
Oysa akadamik dünyada bu kurumlara tek üyelik ölçütü BİLİMSEL YARAŞIRLIK (liyakat)..
Kanpolat hoca ne güzel söylüyor :
“TÜBA üyesi olmadan da değerli kalınabilir..”
AKP’yi, bilim dünyasına karşı yaptığı bu etik dışı yoz politik davranışı nedeniyle şiddetle kınıyoruz..
Kanpolat hoca ve TÜBA’yı savunan saygın bilim insanlarını
saygı ile selamlıyorum.
Sevgi ve saygı ile. 12.8.12
Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
CUMHURİYET Bilim Teknik 10.08.2012

Eski Türkiye Bilimler Akademisi Üyelerine

2008 Haziran Genel Kurulu’nda çok sayıda soru sorup değerlendirme yaparak Türkiye Bilimler Akademisi-TÜBA Başkanı olma onurunu bana verdiniz.

Yeni Kanun Hükmünde Kararname (KHK) gereği seçilen 3 başkan adayı yeni TÜBA genel kurulu tarafından oylanıp Sayın Başbakan’a bildirilmiştir.

Seçimde en yüksek oyu alan Prof. Dr. Ahmet Cevat Acar Başbakan tarafından yeni TÜBA’nın başkanı olarak atanmıştır. Bu gün itibarı ile yeni Başkana TÜBA
takdim ve devredilmiştir.

Sürem bittiği halde, yeni KHK’nin gereği olarak başkanlık görevimi KHK’nin gerekli gördüğü yasal sürenin sonuna kadar sürdürdüm.

Üyelerin gösterdiği anlayış ve duruşun sade bir gözlemcisi olarak tüm üyelere minnettarım.

Akademik dünyanın tüm saygın ülkelerinde bilim akademisi üyeliği ve başkanlığı bilimsel liyakat temellidir.

Bu kuruma üyeleri ve başkanı, sadece ve sadece Bilimler Akademisi’nin üyeleri seçerler.

Türkiye’deki uygulamayı doğru bulmuyorum.

Bunun ne üretime, ne bilime, ne de ülkemize ve seçilenlere bir yararı olacağı kanısında değilim.

Bu yanlışın mimarları, bu uygulamayla ülkenin imajını tahrip ettiklerini görmelidirler. Bu nedenle, böyle bir Bilimler Akademisi üyeliği olmadan da değerli kalınabileceğine inananlardanım.

Her üye tarafından çok yardım gördüm, çok şey öğrendim.
Artık yönetimi yeni başkana devrettiğime göre yasal sorumluluğum bitiyor.

Bütün eski dostlara ve üyelere teşekkür ediyorum.

Liyakat temelli olmasının zorunluluk olduğuna inandığım
Türkiye Bilimler Akademisi üyeliğinden istifa ediyorum.

Teşekkür, saygı, sevgi ve dostlukla. 12.8.12

Prof. Dr. Yücel Kanpolat

“TÜBA-Türkiye Bilimler Akademisi üyesi olmadan da
değerli kalınabilir. TÜBA’dan istida ediyorum.”

AŞK GERÇEKTEN VAR…

Değerli meslektaşım Doç. Dr. Mustafa Çetiner’in
http://www.mustafacetiner.com/
adresli web sitesini izlemenizi öneririm..
Sevgi ve saygı ile.. 12.8.12.
Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
CUMHURİYET Bilim Teknik 10.08.2012

GÜNCEL TIP

Doç. Dr. Mustafa Çetiner
cetiner.m@superonline.com
www.mustafacetiner.com

Sıcak bir yaz akşamıydı.
Yürük saz semaisi çalıyordu, notalar dans ediyordu gecenin karanlığında.
Ve yıldızlar yağıyordu üstüne.

Aşk Gerçekten Var!

İnanmadınız değil mi? Ne notalar dans eder geceleri, ne de yıldızlar yağabilir
bir insanın üstüne.
Ama yanılıyorsunuz.
Bu söylediklerim doğru, bu anlattığımın tümü gerçek.

Çünkü “aşk” gerçek…
Bilim adamları aşkı karmaşık bir sinirbilimsel görüngü (fenomen) olarak kabul ediyorlar. Aşkı başımıza musallat eden beynimizin bir parçası olan limbik sistemimiz…
Limbik sözcüğü Latince “sinir” anlamına geliyor.
Beynimizin içinde kıvrılmış duran bu sistem, işlevsel olarak dış dünyada yaşananlara verdiğimiz içsel yanıtların birleşimini ve ilişkisini düzenliyor.
En önemli bileşeni hipotalamus olan Limbik sistem, öğrenme becerilerimizi
bir anlamda belirliyor, aslında yönetiyor.
Isı düzenlenmesi, açlık ve susuzluk gibi bedensel fonksiyonlarımız ve
duygularımız da bu sistemin denetimi altında.

Limbik sistemin ani uyarılmaları duygularımızı allak bullak edebiliyor,
ilk görüşte aşk bu yüzden belki de.

Cinsel dürtülerimiz, korkularımız, öfke ve saldırganlıklarımız
hep bu sistemin marifeti.
Limbik sistem sayesinde heyecanlanıyoruz, acıkıyoruz, uyuyoruz.

Sosyalleşmemizi, duygu ve düşüncelerimizi ifade edebilmemizi,
moralimizin sağlam ve yerinde kalmasını sağlayan da aynı sistemimiz.

Bu sistem sayesinde birilerine bağlanıyor, özlüyor, âşık oluyoruz.
Yapılan çalışmalar, oksitosin, serotonin, vazopressin, dopamin, endorfin gibi
hormon ve sitokinlerin “âşık olma” halinde rol aldığını gösteriyor.
Yani, bilimsel veriler, aşkın mutluluk etkisi yaratan hormonlarımız
marifetiyle ortaya çıktığını düşündürüyor.

Peki, insan neden sevdiğini öldürür o halde?

O halde, insan bir zamanlar delicene sevdiği birinden sonrasında
nasıl çılgınca nefret eder?

Aşkın içine şiddet, gözyaşı, güvensizlik ve yalan nasıl girebilir?

Yerleşik ahlak anlayışımız giderek daha kolay olanı seçmeye doğru yöneldikçe,
kaba kuvvet, korku ve güvensizlik temel duygumuz haline geldikçe aşklar da
kayboluyor tabii. Bir filme ağlamayan, hayatında hiç kahkahalarla gülmemiş,
anne-babasından, öğretmeninden, devletinden sevgi ve değer görmemiş birinin
limbik sistemi ne yapsın?

Ülkeye şiddet, adaletsizlik, korku ve bilgisizlik egemen olunca
toplumun limbik sistemi, yani aklının önemli bir bölümü de kayboluyor,
beyinsizleşiyor, ahmaklaşıyor.

***
Bu ülkede veya bu ülkeden çok uzak bir yerlerde, belki uzak bir zamanda
ama sıcak bir yaz akşamıydı gerçekten. Yürük saz semaisi çalıyordu ve
notalar dans ediyordu gecenin karanlığında.

Yıldızlar üstüne yağıyordu.

Karanlıkta seçtiğim gözleri yirmi beş yıl öncesi kadar parlak bakıyorlardı yüzüme.
İlk günlerde olduğundan çok daha iyi arkadaşımdı.
İlk yıllarda olduğundan çok daha fazla güveniyordum ona.
Yirmi beş yıl boyunca hiç yalnız bırakmamıştı beni.
Uzanıp en parlak yıldızı yakaladım gökyüzünde ve onu saçlarının arasına taktım usulca.

İnanmıyor musunuz bana?
Yoksa inanıyor musunuz?

Zenginlerin tezgâhlayıp yoksulların öldüğü savaşlara, adaletsizliğe, ikiyüzlülüğe, yalana, iç görüsüzlüğe, tahammülsüzlüğe karşı durmayı onurunuz sayıyorsanız
yazdıklarıma inanıyorsunuz demektir.

Gökten sevgilinizin saçlarına dökülen yıldızları biliyor ve
aşkı tanıyorsunuz demektir.

Onur Öymen : Türkiye Suriye’de Oyuna Gelmemeli..

Dışişleri Eski Müsteşarı Sayın Dr. Onur Öymen’in 12.8.12 günü Cumhuriyet’te önemli bir söyleşisi yayımlandı. Leyla Tavşanoğlu’nun gerçekleştirdiği söyleşinin konusu; TÜRKİYE SURİYE’de OYUNA GELMEMELİ.. dikkatle okunmalı.
Sevgi ve saygı ile.12.8.12 Dr. Ahmet Saltık, www.ahmetsaltik.net
Onur_Oymen_Turkiye_Suriye’de_Oyuna_Gelmemeli_Cumhuriyet_L.Tavsanoglu_pazar_soylesisi.12.8.12

Kuzey Suriye fena baş ağrıtacak

– Oysa Türkiye nerede ve kim tarafından yapılırsa yapılsın bütün şiddet politikalarına karşı olduğunu beyan etmemiş miydi?

O.Ö. – Etmişti. Şimdi Şam hükümeti muhaliflere karşı bir eylem yapınca şiddetle kınıyoruz. Ama muhalifler Savunma Bakanı dahil devlet adamlarını bombalı saldırılarda öldürünce sesimizi çıkarmıyoruz. Üstelik onların bu eylemlerini onaylıyormuşuz gibi bir hava yaratıyoruz.

Tam bu sırada, ABD terörle mücadele raporu yayımladı. Raporda PKK’den terör örgütü olarak söz ediliyor. Ama ABD’nin 2009’dan beri resmen terör örgütü olarak tanıdığı PKK’nin ikiz kuruluşu PEJAK terör örgütleri listesinde yok. Suriye’de, PKK çizgisindeki PYD’den de terör örgütü olarak söz edilmiyor. Öte yandan ABD’nin terör örgütü listesinde açıkça yer alan Hamas ve Hizbullah örgütleriyle de Türk Hükümeti en üst düzeyde çok sıkı siyasi ilişki içinde. Türkiye’yle ABD stratejik ortakmış, hâlâ aynı temel yaklaşımları paylaşıyormuş sözleri var. Ama belli ki bu gibi konularda ABD’yle Türkiye’nin yaklaşımlarında müthiş farklılıklar bulunuyor. Son olarak da kurtarılmış bölgeler konusunda bu farklılık açıkça ortaya çıktı.

====================================================
Tümünü pdf dosyası olarak okuyabilirsiniz..

Sevgi ve saygı ile. 12.8.12

Dr. Ahmet Saltık, www.ahmetsaltik.net

Halep, Şemdinli, Arakan ve TÜBİTAK

Cumhuriyet 11.08.2012
AYDINLANMA

Emre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr

Arakan, Halep, Şemdinli ve TÜBİTAK

Şemdinli’de “alan hâkimiyeti çatışması” sürüyor…
Bir türlü bitirilemedi; bombalar Foça’ya da sıçradı…
Suriye’de işler iyice karıştı…
AKP iktidarı, cep biçiminde tampon bölgeler oluşturulmasını, üstelik de
Meclis tezkeresine gerek olmayacak bir biçimde, hayata geçirmeye
hazırlanıyormuş:

Türkiye fiilen Suriye sıcak savaşının içine girecek demektir.

Bu arada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi ve kızı, Dışişleri Bakanı
Ahmet Davutoğlu ile birlikte bir özel uçakla, Myanmar’ın (eski adıyla Burma)
Arakan bölgesindeki Müslümanlara yardıma gitti…

Gazze, Somali, Sudan vs:
Türkiye din üzerinden “Cihanşümul” (evrensel) oynuyor…
Sınırlarının ötesindeki ülkeleri düzenlemeye kalkıyor…

Ama kendi topraklarındaki, Hakkâri’deki terör saldırısını önleyemiyor,
durmadan şehit haberi geliyor…

Ve Ege’nin kalbinde, İzmir Foça’da bir terör saldırısı daha, bir şehit
birçok yaralı. Medya, haklı olarak bütün bu sıcak savaş ortamında
gerçekleştirilen Myanmar gezisini eleştiriyor…

Ama bugün çok daha temel bir soruna, Türkiye’nin geleceğini ipotek altına alan, ülkenin gelişmesini engelleyen iki olaydan birine, TÜBİTAK’ta olup bitenlere
(öteki, eğitim skandalı) dikkat çekmek istiyorum.

Günlük politika sorunları, iktidar değişirse, biter…
Ama ülkenin bilimine, teknolojik gelişmesine ve eğitimine vurulan darbeler
yıllarca bizi engeller, ülkemizin refahını ve demokrasisini geri bırakır.

***
TÜBİTAK’ta olup bitenleri Sözcü’de dün Saygı Öztürk yazdı.
Oradan özetliyorum:

Başkanlığa Yücel Altunbaşak atanmış…
Sonra, daha önce de bir akrabasını Dubai’de 28 bin dolar aylıkla görevlendiren
Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın akrabaları kuruma doldurulmaya başlanmış.
Enstitülerden sorumlu başkan yardımcılığına Kıvanç Dinçer getirilmiş.
Yeni Başkan Altunbaşak’ın verdiği bilgilere göre son dört ayda:
Dışarıdan 155 kişi alınmış…
51 kişi emekli edilmiş…
5 başkan danışmanı sayısı 11’e çıkarılmış.

Öztürk devam ediyor:

Türkiye’de ilk “hassas güdüm kiti” yani uçaktan atılan güdümlü bomba saçılımı,
150 km menzilli güdümlü füze, lazer güdümlü füze gibi projeleri gerçekleştirmiş
Gökmen Mahmutyazıcıoğlu’nun yerine dışarıdan atama yapıldı.

Ne kadar koordinatör, birim amiri varsa etkisizleştirildi, üç-beş kademe
altlarındaki kişiler bunların üzerine amir olarak atandı.

Rasat uydu projesini gerçekleştiren ODTÜ’deki Enstitü Müdürü Uğur Leloğlu,
üç yardımcısıyla birlikte görevden alındı.

Satın alma birim amirliğine bir şoför getirildi…

***
Anımsayacaksınız, TÜBİTAK daha önce de Darwin konulu derginin sansürlenmesi,
Erdal İnönü tarafından temelleri atılan Feza GürseyTemel Bilimler Enstitüsü’nün bağımsızlığının kaldırılması gibi konularla gündeme gelmişti.

Medyada ciddi eleştiriler yapılmış, özellikle İsmet Berkan, temel bilimlerin Türkiye’deki bilim ve teknoloji bakımından önemini belirten yazılar yazmıştı.
Ne rastlantı ki, Öztürk’ün TÜBİTAK yazısı yayımlandığı gün, Berkan da eğitim skandalı ve bunun uzun dönemli yapısal etkileri üzerine bir yazı yazmıştı.

Milli Eğitim’de gerek bütün geleceğimizi etkileyecek, gerekse anne-babaları ve çocukları son derece zor sorunlarla karşı karşıya getirecek değişiklikler yapılıyor.

TÜBA, siyasallaştırılıyor, üyeleri istifa etti…

TÜBİTAK’ı yukarıda anlattım…

YÖK tümüyle siyasallaştı, üniversiteler susturuldu…

Başbakan kitapla bombayı, İçişleri Bakanı, savaşla kitabı, havan mermisiyle yazıyı bir tutuyor…

Türkiye, Myanmar, Irak, Suriye, Somali, Gazze politikaları üzerinden geleceğe hazırlanıyor…

Yaşasın AKP’nin “İleri Demokrasisi”:

Bizi “Nurlu ufuklara”, “Büyük Türkiye” idealine, “Küçük Amerika” olmaya doğru götürüyor!

Suriye’ye Hatay’dan Bakmak..

SURİYE’ye HATAY’dan BAKMAK

Hamide Yiğit
http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=46875, 11.8.12

“Mülteci” adı altında Türkiye’ye gelen silahlı adamlar Antakya’da cirit atıyor. Asker elbiseli, silahlı, yanlarında korumalarla tur atıyorlar. Medyanın “muhalifler” dediğine Antakya halkı asla muhalif demiyor. Nedenini şöyle açıklıyorlar:

“Nasıl isimlendireceklerini bilememek hali var. Suriyeli desek, yıllardır Suriye halkıyla ekonomik, akrabalık, komşuluk ilişkilerimiz var. Biz Suriye halkını böyle bilmeyiz. Muhalif desek, arkasında halk desteği olur, halkla birlikte muhalefet eder. Oysa bunlar tam bir çapulcu ve ellerine hak etmedikleri bir değer ve fırsatlar verilmiş, adeta terör estiriyorlar…”

Nasıl ki, İncirlik “planlama ve koordinasyon merkezi” ise, Hatay da artık ABD’nin Suriye konusundaki “operasyon merkezi” olmuştur. Sınır, silahlı gruplar için “yol geçen hanı” durumunda. Hatay’daki kamplardan Suriye’ye günü birlik giriş yapıp saldırı düzenliyor ve kamplarına geri dönüyorlar. Ya da yaralı dönerlerse, sınırda onları bekleyen ambulanslarla ilçe ve merkez hastahanelere taşınıyorlar.

Mülteci kampından daha çok evlerde barınanlar var. Halk, kamplarda yaklaşık 7 bin kişinin kaldığını, ama bu sayının en az üç katı kadar “mülteci”nin evlerde (Antakya merkez ve sınıra yakın ilçelerinde) kaldığını söylüyor. Kaygılarını da şöyle ifade ediyorlar: “Kampta kalanların kaydı vardır, kim oldukları bellidir belki ama evlerde kalanların ne olduğu, kimliği, ne yaptığı-ne yapacağı belli değil. Suriye uyruklu olmayanlar da vardır ve kaldıkları evler silah deposu gibi.”

Esnaf canından bezmiş

Canlarının istediği restoranta girip yemek yiyorlar ve hiçbir ödeme yapmadan çıkıp gidiyorlar. Esnafın artık patlama noktasına gelip de, “Yeter artık, yediklerinizin parasını ödeyin” dediğinde sürekli şu cevabı aldıklarını söylüyorlar: “Seninle sonra görüşeceğiz, biz burayı beğendik. Çok yakında senin bu restorant bizim olacak…”

Bu öyle yaygın hale gelmiş ki, bakkalı, berberi, ayakkabıcısı vb. hepsi, “Bu çapulcular bizim memleketimize, mallarımıza göz dikmişler, buralar bizim olacak diyorlar.” biçiminde kaygılarını ifade ediyorlar. Sokakta silahlarını göstere göstere geziyorlar, halktan onlara bakan olursa da “Ne bakıyorsunuz? Canınızı yakarız..” diyorlar.

Esnaftan para ödemeden ya da çok az ödeyerek sıkı pazarlıkla birçok şeyi almak istiyorlar. Bir Suriyeli istediğini alamadığında cep telefonuna sarılıp, “Şimdi Recep’i arıyorum (Recep Tayyip Erdoğan’ı kastediyor), size haddinizi bildireceğim” diyebiliyor.

Bizi bezdiriyorlar. Polisin bizi değil, sanki bize karşı onları koruyacağı garantisi kendilerine verilmiş gibi hareket ediyorlar. Ve polis çağıramıyoruz, ama onlar bizi sürekli polis çağırmakla tehdit ediyorlar. Örneğin 5 TL’lik bir alış verişte “Al şu 1 lirayı ve sus, yoksa şırta’yı (polis) çağırırım.” diyorlar.

Hastahanelerde daima öncelik Suriyelilerin. Muayene sırası gelmiş bir hasta, aniden kapı dışarı ediliyor, onun yerine Suriyeli hasta alınıyor. İtiraz edildiğinde de, “Sisteme girişleri yapılıyor, bizim elimizden bir şey gelmez” deniliyor. Hastaneye getirilen her yaralı Suriyelinin etrafında sivil polislerimizin (Antakyalının deyimiyle MİT) cirit attığını, gelen yaralıya halkın göz ucuyla bakmaya dahi cesaret edemediğini ifade ediyorlar.

Mezhep çatışmasına zemin hazırlanıyor

AKP ve medyasının mezhep odaklı hedef gösterme ve nefret söylemi, Hatay’da ciddi boyutlara varmış durumda. Malatya’da patlak verenin, bir “davulcu” meselesi kadar basit olmadığı, göz göre göre kıyıma sebep olacak bir mezhep çatışması zemini oluşturulduğu artık görülmek zorunda. Görülmeyen asıl tehlike ise Hatay ve çevre illerinde olanlar.

Bu yüzden Hatay halkı diken üstünde.

Hoşgörü ve kardeşlik kenti diye bilinen Hatay’da uyumak, tilki uykusuna yatmaktır artık. Gözünü saldırıya açma ihtimalini barındıran bir kaygıyla uyumaktır. Ya da gözünü açarken, “Savaş çıktı mı?” diye soran gözlerle güne başlamaktır. Bütün bu kaygıların altında yatan şey, AKP’nin yarattığı ve medyanın sorumsuzca körüklediği mezhep çatışması ihtimalidir. Çünkü Suriye’ye yönelik küresel saldırının ana hedefi Esad ve Esad’ın mezhebi olunca, Hataylılar, yaratılmak istenen algının ilk farkına varanlar ve hissedenlerdir.

“Hatay’ın içinden, kamptan ‘Esad’ı hallettikten sonra sıra size gelecek’ tehditleri yapıldı ve ne polisimiz ne de hükümetimiz buna karşı hiçbir şey yapmadı” diyorlar. Bu algıyı besleyen AKP ve onun medyası, Hatay halkını Alevi-Sünni diye kutuplaştırmayı başarıyor gibi. Bir taraftan “Alevi Esad, din kardeşlerimizi katlediyor” algısı yaratıldı, diğer yandan, “Aleviler silahlanıyor, Esad için savaşıyorlar” propagandası yapılıyor. Hatay’daki tüm Alevilerde ciddi bir tedirginlik yaratan bu atmosfer, sihirli bir el tarafından sosyal paylaşım sitelerinde derinleştiriliyor.

Örneğin REYHANLI / HATAY alı bir sosyal paylaşım sayfası..

“İranlı Şiiler Hatay’dan yoğun bir şekilde toprak satın alıyor, Esad yanlıları, Şiilere yardım ediyor. Amaçları Hatay’ı da içine alan bir Nusayri Devleti kurmaktır. Biz Sünnileri Hatay’dan kovacaklar. Bu Alevilere asla izin vermeyelim” propagandasını yaydı. Bu paylaşımın yarattığı etki, tam bir kışkırma hali. Yapılan yorumlardan bazıları:

“Alevileri Hatay’da istemiyoruz, cehenneme gitsinler… Esad’ın köpekleri.. Dindaşlarınız Lazkiye’de cehenneme gönderildikten sonra sıra siz Samandağ’lılara gelecek…” Bu tür yorumlarda açıkça belli olan tüyler ürpertici gelişmeler var.

Hatay halkı bir boyutuyla bu kışkırtmaların üstesinde gelebilir belki, ama mesele tek boyutlu değil. Hatay halkı hissiyat olarak bir çıkmaza doğru sürüklendiğini ifade ediyor ve kaygılanıyor. Yalnızca “Esad’ın gitmesi”ne odaklanan kontrolsüz, asitmetrik ve oldukça nefret içeren kirli bir savaş yürütülüyor.

Esad düşse de düşmese de tehlike büyük

Bir boyutu şudur kaygının: “Her halukarda büyük bir tehlike var. Eğer Esad düşer de amaçlarına ulaşırlarsa, dedikleri gibi sıra bize gelecek kaygısını yaşıyoruz. Kaygılanmak için yeteri kadar sebebimiz var. Özgür Suriye Ordusu’nun, Alevileri hedef göstererek ‘sıra size gelecek’ tehdidine karşı hükümet ve polis kılını kıpırdatmadı, Hatay halkını rahatlatacak bir adım atılmadığı gibi, bu çirkin kışkırtmalar devam etti. Sınırda ‘Devrimden sonra Alevilerin malları da kadınları da size helaldir’ mektupları ele geçirildi. Amaçlarına ulaştıkları takdirde tehlikenin boyutu büyüktür.”

İkinci boyutu:

Bu kadar kinlenmiş bu güruh eğer Esad’ı düşüremez ve yenilgiye uğrarlarsa da büyük tehlike ile karşı karşıyayız diyorlar. Çünkü bunlar tekrar Suriye’ye gidemezler. İhanetin, işbirlikçiliğin ve yaptıkları onca katliamın karşılarına çıkacağını biliyorlar, o yüzden gidecek yerleri yoktur. O zaman büyük bir olasılıkla Hatay’a yerleşeceklerdir.

O zaman da yenilginin öfkesi de eklenince, durum tam bir felakete dönüşebilir.
Yağma, talan ve katliam.”

Kamptaki 15-16 yaşlarındaki çocukların diline hakim olan tek sözcük; “katliam”dır.
Çocuklar bile “Allahın izniyle hepsini katledeceğiz!” diyorlar.

Bu tehlikenin farkındayız ama Türkiye pek farkında değil.

Sınırda savaşın sesi: Top atışları

İki hafta kadar önce Samandağ halkı gece 4-5 saat boyunca savaşın top seslerini dinledi. Suriye ile aramızda sınır oluşturan meşhur Kel Dağı, her zaman yarı yarıya sisler içine gömülü, bir silüet gibi durur. Çoğu zaman orada bir “kel dağı silueti” olduğu unutulur. Top sesleri, sanki Kel Dağının bağrından kopan “Suriye ile aranızda ben varım” çığlıkları gibiydi. Sınırlarımızdan Suriye’ye saldırı için giden silahlı gruplar, Lazkiye yolu üzerinde Suriye ordusuyla çatışma yaşadılar. Top sesleri ile geçen saatler sonrasında yaralılar taşındı akın akın, Antakya hastahaneleri dolup taştı.

Sabaha doğru sisler içinde keli kaybolmuş dağa yönelen bakışlar, “Savaş çıktı mı?” diye soran gözler… Savaşın sesleriyle geceyi geçiren Samandağlı bir kız çocuğu şu notu düşüyor Facebook sayfasına: “Utanıyorum ve korkuyorum. Benim Hükümetimin sebep olduğu ölümlerin sesini duyuyorum.”

Korkunç iddialar

Dış destekli paralı askerlerin Suriye halkına karşı uyguladığı şiddeti Hatay halkı biliyor. Bu algıyı güçlendiren şeyler anlatılıyor. Silahlı gruplar Reyhanlı sınırından girip, Suriye Bab el Hava sınır kapısını bir süreliğine ele geçirdiler.
O süre içinde yeşil bidonlarla sürekli bir şeyler taşındığı, Bab el Hava sınır kapısına dizilen çöp bidonlarına Türk polisinin gidip silah bıraktığı, Reyhanlı’dan çok sayıda piknik tüp satın alındığı ve bu tüplerin bomba yapımında kullanılacağının söylendiği iddiaları dolaşıyor.

Yaklaşık bir buçuk hafta önce Yayladağı’ndan girip, Suriye Şabanlı köyü karakoluna bir saldırı gerçekleşti. 6 Suriye askeri öldürüldü. Bu operasyonu gerçekleştirenler hakkında da korkunç iddialar dolaşıyor. Parası, Kaymakam tarafında ödenmiş bir minibüsle Suriye’ye girildiği ve operasyon gerçekleştikten sonra aynı minibüsle geri dönüldüğü konuşuluyor. Yurt gazetesinde aynı operasyonun video kayıtları yayımlandığında, bu iddiayı güçlendiren kanıtlar ortaya çıktı.

Video kaydında öldürülen Suriyeli askerleri videoya kaydedenler Arapça konuşuyor,
ama bu Arapça ve cesetlere yöneltilen hakaret ve küfürler, kesinlikle bir Suriyeliye ait olamaz. Kullanılan dil, daha çok Hatay-Reyhanlı Arapçasına benziyor. Onun dışındakilerin Türkçe konuşmaları duyuluyor. Kayıttaki konuşmalar içinde “Allah razı olsun, Minibüs nerde, Minibüs gelecek mi” cümleleri geçiyor ki, bu konuşmalar, katliamı yapanların gittikleri minibüsle geri döndüklerini doğruluyor.

Hatay medyaya tepkili

Savaşı halka “pazarlayan” medyanın yalanı Hatay’dan daha net görülüyor.

Suriye’de olayların başladığı ilk günden itibaren medyanın yalan haberler yaptığını biliyor ve gözlüyorlar. Suriye’nin her kentinde akrabaları vardır Hataylının. Dilini konuştuğu, yayınlarını izlediği, yazılı basınını okuduğu, hiçbiri yoksa her olaya bir telefon kadar yakın durduğu gerçeği, bu denli saptıran medyaya ateş püskürüyorlar.

Hatay bu süreçte basın ordusu akınına uğradı. Hatay’ın sokağındaki sıradan bir vatandaşı şaşkına çeviren ısmarlama haberler yapıldığına tanık oluyorlar. Örneğin, Harbiye’den Yayladağı’na doğru kameralarını çevirmiş bir yayın ekibinden (haber kanalının adı sanı belli ancak burada ismini vermiyoruz) bir muhabirin canlı bağlantıda “Suriye topraklarından yayın yaptığı ve yoğun çatışma sesleri duyulduğu” yalanına tanık oluyorlar. Göz göre göre bu kadar yalana halk öfkeleniyor ve yayın ekibi tartaklanıp oradan kovuluyor. Bunun gibi birçok gazete ve gazetecinin Hatay’ın içinden, “Suriye’deymiş görüntüsü vererek” yalan haber aktardıklarına tanık oluyorlar.

Yayladağı halkı hem gergin hem de kazançlı

Gergin; çünkü, Yayladağı halkı mültecilerle ilk muhatap olandır ve bugüne kadarki sirkülasyonun, sorunların, sınır ihlallerinin en canlı tanığıdır. Aynı zamanda muhaliflerle iç içedir. Kimin Selefi komutanı, kimin Vahabi komutanı, kimin El Kaideci olduğunu ayırt edebiliyor, diğerlerinin ne olduğunu biliyor. Örneğin tepeden tırnağa asker kıyafeti ile dolaşan, ama ayağında spor ayakkabı olan biri için “bu çapulcudur” diye tanımlıyorlar. Bu çapulcu takımının son zamanlarda askeri botlar satın almaya yöneldiklerini söylüyorlar.

Suriye’de kanlı iç savaşın en ağır bedelini gene masum halk, özellikle kadın-çocuk ve yaşlılar ödüyor.. Bu tablodan eli kanlı emperyalizm baş sorumlu. Bir o denli de ne yazık ki
bu iğrenç-alçak politikaları taşeron olarak kraldan çok kralcı üstlenen AKP iktidarı.. Her ikisinin de yerine insanlık adına utanıyoruz.. Hem de ölçüsüz..
RT Erdoğan, beyzbol sopasıyla işte böyle kullanılıyor.. 3 Kasım 2002 ve sonraki seçimlerde verilen Atlantik ötesi “sonuç alıcı-iktidara getirici desteğin” faturası..
Suriye ordusunun Halep’te yakalayıp tutsak aldığı isyancı birliklerin (emperyalizm onlara ÖZGÜR SURİYE ORDUSU diyerek zihnimize sözel-retorik tuzak kuruyor..) başındaki Türk general ne anlama geliyor? Türkiye bunu yalanlayabilir mi?
Bn. Clinton yangına benzin dökmek üzere ülkemizde ama
Rusya ve Çin sıkı durarak yangını söndürebilir, söndürmeli.
Hamide Yiğit’e yazısı için teşekkür ederiz.
Sevgi ve saygı ile. 12.8.12
Dr. Ahmet Saltık, www.ahmetsaltik.net

Yayladağlılar Arapça bilmedikleri için, Suriyeli mültecilerin Yayladağlı kadınları Arapçayla taciz ettiklerini söylüyorlar. Bu durumdan fazlasıyla rahatsız olan Yayladağ halkı, “Biz kapımız açık uyurduk, ama şimdi kapı pencerelerimizi kilit altında tutuyoruz” diyorlar.

Kazançlı; çünkü Yayladağ kampına devlet tarafından karşılanan her türlü malzeme alınıyor. Gıda, giyim, çocuk bezi vb. Hatay yerel basınında devletin ödeme yaptığı
bu malzemeler arasında prezervatif olduğu bile yazıldı. İhale usulü alımı yapılan malzemeler bol. Mülteciler devletten aldıkları malları, yarı, hatta çeyrek fiyatına Yayladağlılara satıyorlar. Pazarda Suriyeli mülteciler sürekli tezgah açıyor.
Hatta esnafa toptan mal satanlar da var.

Elektrik kesintileri, felaketin habercisi

Harbiye ve ardından Yayladağı. Bu yol güzergahında elektrikler kesiliyor, sokak
ve caddeler de dahil her yer zifiri karanlık. Bu arada askeri mühimmat ve silahlı grupları sınıra taşıyan araçlar geçiyor. Geçiş tamamlandıktan sonra elektrikler veriliyor. İlçe halkının tanık olmasına izin verilmeyen bu nakliyat, bölge halkında ciddi tedirginlik yaratıyor.

Ermenilere dönük saldırı tehdidi de söylenti olarak dolaşıyor. Son birkaç gün içinde ortaya çıkan bu söylentiye göre Kamplardan, “Keseb’e saldıracağız. Ermeniler de katledilecek” mesajları geliyor. Suriyeli çocukların bile dillerinden düşürmediği “katletme” sözcüğü, bu kez Keseb için kullanılıyor. Olasılık ne olursa olsun, bu tüyler ürpertici söylemin mutlak surette dikkate alınması gerektiği gerçeğinin altını çizmekte yarar var. Keseb, Yayladağı’na en yakın ve Ermenilerin yoğun yaşadığı bir sınır kasabası. Ermenilere dönük bir saldırı ‘girişimi’ dahi, Samandağ’da yaşayan Ermeni halkının hedef haline gelmesine neden olabilir.

Bu birkaç gün içinde ara ara önce Yayladağı’nın, ardından Keseb’in elektrikleri kesildi. Halk tedirginlik içinde yaşıyor. 2 Ağustos’ta gece yarısına doğru, aynı yöntemle karanlıkta 6 otobüsün sınıra doğru hareket ettiği görüldü. İçinde El Kaidecileri ve askeri mühimmatı taşıdığı konuşulan otobüslerin sınırdan girişi, söylentideki gibi Keseb’e saldırılacak endişesini yükseltti. Bir süre sonra 2-2.5 saat süren top atışları, bomba sesleri gelmeye başladı. Çatışma sesleri, Keseb tarafından değil de, aksi yönden gelince olay anlaşıldı ki, Hatay’dan 6 otobüs dolusu silahlı çatışmacı, Halep’i “kuşatmaya” gidiyor ve sınırdan çok ileri gidemeden Suriye güvenlik güçleriyle çatışmaya giriyor.

Suriye’de olan bitene Hatay’dan bakmak, çok özetle böyle bir şeydir.

17 aydır neden bulamadıkları bir savaşın kapı eşiğinde patlayacağı korkusunu yaşayan bir halk. Ekonomisi durmuş, kazancı bitmiş, ekmeği küçülmüş bir Hatay. Bugüne kadar kardeşçe yaşadığı hemşehrilerinden ayrıştırılmak, kimliği, mezhebi öne çıkarılarak bir birine kırdırılmak istenen Hatay halkı. Sürekli akrabalarından ölü-yaralı haberleri alan, almaktan hep korkan Hatay…

Ve en kötüsü; kardeş-akraba Suriye halkına yöneltilen saldırıların merkez üssü olan, kurşun sıkanlara ev sahipliği yapan Hatay… Bunun öfkesi ve üzüntüsüyle her sokağında, her hanesinde konuşulan şudur: Biz bu ayıbı daha fazla taşımayı reddediyor, her geçen gün hızla yaklaşan felaketi artık beklemek istemiyoruz.

Ve… Mülteci kampları derhal Hatay’dan alınsın ve öncelikle insanı amaçlı kullanılmak üzere düzenlensin! Sınırlar, silah geçişine ve “teröristlere” kapatılsın!…