Tarihe tanıklık etmeye ve içimizdeki hainleri tanımaya çağrı..

Dostlar,

Çok hoş hazırlanmış bir sunu..

Emek veren ve dağıtan arkadaşlara teşekkür ediyoruz..

Özenle okuyalım ve paylaşalım diyorum..

Sevgi ve saygı ile.
7.8.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

====================================================

TURK_HALKINI_TARIHE_ TANIKLIK_ ETMEYE_VE_ ICIMIZDEKI_ HAINLERI_ TANIMAYA_ CAGIRIYORUZ

EMPERYALİZME KARŞI ÇIKMAK

EMPERYALİZME KARŞI ÇIKMAK

Suay Karaman
İlk Kurşun Gazetesi, 6 Ağustos 2012

6 Ağustos 1945 sabahında Amerika Birleşik Devletleri’ne ait ‘Enola Gay’ adlı B-29 savaş uçağından Japonya’nın Hiroşima kentine ‘Little Boy’ (küçük oğlan) adı verilen 14 kilo ton gücünde olan Uranyum 235 tipi atom bombası atıldı.

İkinci Dünya Savaşı’nın son aşamasında yapılan Hiroşima’ya atom bombası saldırısı, ABD’nin insanlığa karşı yaptığı toplu katliamlardan biri olarak tarihe geçmiştir.
ABD istihbarat birimleri önceden Japonların hayat ve hareket tarzlarını araştırarak, onların en çok dışarıda oldukları saati saptamıştır. Buna göre saldırı saati sabah 08.15 olarak kararlaştırılarak, bombalama eylemi yapılmıştır.

Saniyenin on binde biri kadar kısa bir sürede gerçekleşen patlamanın ilk etkisi gözleri kör eden bir ışıktı. Ardından gelen yaklaşık 300.000 derecelik ısı etkisi, 3 km çapındaki her şeyin yanmasına neden oldu. Daha sonra ise patlamanın etkisiyle başlayan ve saatte 1800 km hızla esen alev rüzgarı, çevredeki tüm yapıları yıktı, ağaçları söktü. Ancak asıl kalıcı etkiyi, patlamadan birkaç dakika sonra başlayan bir yağmur gerçekleştirdi. Yağmur ile tüm radyoaktif serpinti bölgeye inmiş oldu. Saniyelerle ölçülebilecek bir zaman dilimi içinde Hiroşima’yı yok eden bu korkunç bombanın bilançosu, yaklaşık 150.000 ölü ve 100.000 yaralı olarak belirlenmiştir.

Hiroşima’ya atom bombası atan uçağın pilotu Albay Paul Tibbets (1915-2007), bu olaydan sonra her gece rahat uyuduğunu söylemiştir. Bu bombayı taşıyan uçağın adı, pilotun annesinin adından (Enola Gay Tibbets), bombanın adı ise, annesinin oğluna hitabından (Little Boy) gelmektedir. Emperyalist ABD, insanlığa karşı işlediği bu suçta kullandığı ‘Enola Gay’ adlı uçağı, hiç sıkılmadan ve utanmadan Ulusal Havacılık ve
Uzay Müzesi’nde sergilemektedir.

9 Ağustos 1945 günü ise saat 11.02’de Japonya’nın Nagazaki kentine ‘Bockscar’ adlı
B-29 savaş uçağından, ‘Fat Man’ (şişman adam) adı verilen 20 kilo ton gücünde olan Plütonyum 239 tipi atom bombası ile ikinci saldırı gerçekleştirildi.

Bu kentteki insanların daha önceden uyarılması, buradaki ölümlerin daha az olmasını sağladı. Nagazaki’ye atılan bombanın bilançosu yaklaşık 100.000 ölü ve 80.000 yaralı olarak belirlenmiştir. Ancak, her iki kentte de radyasyondan kaynaklanan ölümler
15 Ağustos 1945 tarihinden sonra görülmeye başlandı. Radyasyondan kaynaklanan ölümler, bombanın patladığı anda meydana gelen şok, ısı ve yıkım etkisiyle gerçekleşen ölümlerden çok olmuştur. Her iki atom bombasının atılmasından sonraki ilk beş yıl içinde bilanço çok acıdır. Radyasyonun toprak ve suyu kirletmesi sonucunda, yüz binlerce DNA hasarlı sakat insanın yanında, yaklaşık 350.000 ölü vardır. Bu iki kentte insan yaşamını hala etkileyen bu radyoaktif saldırılar, günümüzde bile Japonların genetik yapısında kendisini göstermekte ve bombanın atıldığı yerde herhangi bir şey yetiştirilememektedir. Bu sonuç, atom bombasının insanlık için ne denli tehlikeli
bir silah olduğunu ortaya koymaktadır.

İlk kez İkinci Dünya Savaşı sonlarında kullanılan nükleer silahlar için ABD’nin gösterdiği resmi gerekçe komikti :

“Almanya’nın teslim olmasından sonra Japonya’nın teslim olmasını sağlamak ve
İkinci Dünya Savaşı’nı sona erdirmek.”

Ancak yaygın bir görüşe göre, atom bombası Sovyetler Birliği’yle başlatılan
soğuk savaş ilişkilerinde ABD’nin silah üstünlüğünü göstermek için kullanılmıştır.

Emperyalizmin öncüsü ABD’nin, 2. Dünya Savaşı’ndan günümüze insanlık suçları
çok ürkütücüdür.

1950-53 arasında yüz binlerce yurtsever Kore’liyi katletti.

1954’te binlerce Guatemala’lıyı öldürdü.

1956-59 arasında Küba’da 60.000 kişiyi, ABD’li danışmanların ve Batista’nın birlikte yürüttüğü operasyonlarda katletti.

1965’te Dominik’e paraşütçülerini indirerek, binlerce Dominik’liyi katletti.

1969-75 arasında Vietnam’da beş milyondan çok kişiyi ölü ve sakat bıraktı,
işkenceden geçirdi.

1973’te Şili’de CIA’nın düzenlediği darbe ile binlerce kişiyi katletti.

1975’te Arjantin’de faşist generallerle yaptığı işbirliği sonucu, binlerce kişi öldürüldü ve kayboldu.

1983’te Lübnan’a operasyon düzenlenerek, binlerce Lübnan’lı yurtsever katledildi.

1989’da Panama’ya asker çıkararak, binlerce Panama’lıyı öldürdü.

1991’de Irak’ın Kuveyt’e girişini bahane ederek, Irak halkına bomba yağdırdı ve
yüz binin üzerinde insanı katletti.

2001’de ise demokrasi getirme oyununu Afganistan’da sergiledi ve yüz binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına yol açtı. 2003’te yine Irak’ta yapılan katliamlar sonrasında yaklaşık bir milyon kişi öldürülmüştü.

ABD, demokrasi getirme adına sömürmek istediği ülkeleri işgal etmekte, bombalamaktadır.

Saddam’ın elinde nükleer silah var bahanesiyle, Irak’ta milyonlarca insana zulüm yapıldı. Daha sonra CIA, nükleer silah olmadığını açıkladı. Şimdilerde Suriye’nin elinde kimyasal silah olduğu söyleniyor. İsrail’in elindeki nükleer silahları görmeyen Hiroşima ve Nagazaki sabıkalısı ABD yönetimi, kendi yaptıklarının hesabını verememektedir.

Emperyalizme karşı çıkmak için, dünyada ilk kez atom bombasının atıldığı gün olan

6 Ağustos gününün, Emperyalizm Karşıtlığı Günü olarak ilan edilmesi gerekir.

Terörün destekçisi ABD’den yardım bekleyenlerin, yalakalık yapanların, ABD’ye şirin gözükmek isteyenlerin, ABD’nin sözünden çıkmayanların, delikten süpürülmekten korkanların emperyalizmin kirli yüzünden gereken dersleri çıkartabilmesi dileğiyle..

Terör Rezaleti ve Tayyip

Terör Rezaleti ve Tayyip

Emin Çölaşan
07/08/2012, Sözcü

Sevgili okuyucularım, bu hükümetin ülkemizde bize yaşattıklarını hep birlikte izlerken utanıyoruz, yüzümüz kızarıyor. Aczin, çaresizliğin bu kadarı olmaz ve hiçbir zaman da olmadı.

Şemdinli’de çatışmalar iki haftadan beri olanca hızıyla sürerken, İçişleri Bakanı
İdris Naim Şahin diyor ki; “Son 15 günde 13 hain öldürüldü…”

İsterse 500 hain öldürülmüş olsun. Toprağımızda tanklı toplu, helikopterli, jet uçaklı savaş yaşıyoruz.

Kardeşim, beni vatandaş olarak ilgilendiren, kaç teröristin öldürüldüğü değildir.
Kaldı ki, ben verilen o rakamlara da inanmam. Göstersenize o zaman cesetleri millete.
Önemli olan kaç teröristin öldürüldüğü değil, bizim her gün kaç karakolumuzun basıldığı ve kaç şehit verdiğimizdir.

Önemli olan bizim ülkemizde süregelen savaş durumudur.
Önce çok önemli bir konuyu belirtmek gerekiyor:
Ne acıdır ki, Türkiye Cumhuriyeti topraklarında güvenlik güçlerimizin halen
ayak basamadığı topraklar ve bölgeler var.

Oraları PKK’nın elinde.

X X X

Peki ama PKK oralara nereden sızıyor? Bu sorunun yanıtı gün gibi açık.
Kuzey Irak’tan, aşiret reisi ve oradaki Kürt devletinin başındaki Barzani denilen alçağın bölgesinden sızıyor.

Burada ben yazmaktan bıktım, belki siz de okumaktan bıktınız! Hep aynı şeyi söylüyorum:
Bu Tayyip’in vesairenin ağzından bugüne kadar bir kez olsun Barzani’ye karşı söylenmiş bir söz duydunuz mu?

Elbette ki duymadınız…

Çünkü Barzani ile ticari ilişkileri var. Onun sayesinde ticaret yapıp para kazanıyorlar.

Herifler oradan geliyor, vuruyor ve bize de şehit cenazeleri kaldırmak düşüyor.
Sonra da milletle alay eder gibi birbirlerine başsağlığı mesajları (!) gönderiyorlar.
Üstelik bazıları şehit cenazelerinde abdestsiz namaza durup oradan bile siyasi çıkar elde etme peşinde koşturuyorlar.

Bununla da yetinmiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanı olan çapsız şahıs,
daha birkaç gün önce adına Barzani denilen o herifin ayağına girip yalvarıp
yakarmadı mı?

Barzani denilen utanmaz herif dün bir çağrıda bulundu!

“İki taraf da ateşkes kararı alsın, kavgaya son verilsin.”

Tayyipgillerin dostu vallahi böyle dedi, billahi böyle dedi!
X X X
Tayyip televizyona çıkıp yine boyundan büyük lâflar etmiş:

“Terör örgütünün iplerini elinde tutan düşman ülkeye haddini bildirecek güçteyiz!”

Düşman ülke kim?
Terörü topraklarında besleyen Kuzey Irak değil, yeni düşmanımız (!) Suriye.
Daha düne kadar Esad’la birbirlerini ziyaret eder, karılı kocalı öpüşüp koklaşırlardı.

Ne oldu da “Düşman” olduk?
Hiçbir şey olmadı. Sadece ABD’den emir geldi:
Biz Esad’ı devireceğiz, sen de hazır ol Tayyip.
Bizimki derseniz ABD’nin emir kulu, kraldan fazla kralcı.
Hemen zıpladı ve posta koymaya soyundu.

Onun ağzına bir parmak bal daha çaldılar:

“Bak Tayyip, Esad’la birlikte Suriye’deki laik rejim de devrilecek. Sizin sınır boylarında İslamcı Müslüman Kardeşler örgütü egemen olacak. Senin İslamcı yandaşlar yanıbaşına çöreklenince işin iştir yani!”

Fakat gelin görün ki, işler ters tepti ve 800 kilometrelik Suriye sınırımızın büyük bölümünde yönetim, Barzani’nin yönlendirdiği Kürt teröristlerin eline geçti. Bu durumda Tayyip’in tepesi attı ama yapacağı bir şey yoktu. İş işten geçti, bozuntuya vermiyor!
İşte o yüzden Davutoğlu Ahmet isimli Hariciye Nazırını Kürt Barzani’nin ayağına yolladı, yalvarıp yakarmasını sağladı.

Atalarımız “Güleriz ağlanacak halimize” demiş, işte tam öyleyiz.
Devletimizi ve milletimizi dünyaya rezil ettiler.

X X X

Dün BBC’nin bir haberi vardı. Esad rejimine karşı mücadele veren Suriyeli Thwaiba Kanafani isimli bir kadın Adana’da BBC’ye şöyle diyordu:

“Türkiye’de bizim gibiler için özel eğitim programı düzenleniyor. Türk Ordusu’nun yönettiği bazı gizli merkezler var. Pek çok insan bu gizli merkezlerde eğitim alıyor. Profesyonel silah eğitimi alıyorsunuz. Gerçekten zor bir şey. Buralarda Suriyeli gerillalalara (Esad karşıtlarına) askeri destek ve haberleşme olanakları sunuluyor.”
Merkez Adana’da kurulmuş. Kadının doğru söyleyip söylemediğini elbette bilemeyiz.

Gerçi Tayyip hükümeti bunları yalanlıyor ama!..

Eğer BBC’nin haberinin bir parçası bile doğruysa, bütün dünyaya rezil oluruz…
Ve eğer Tayyip, iç siyaset propagandası uğruna Türk ordusuna Suriye’ye girme emri verirse, daha beter rezil oluruz…

Çünkü Ortadoğu bölgesindeki pislik yuvasına, bok çukuruna, ateş çemberine bir kez girersek, bir daha çıkmamız asla mümkün olmaz. Sonra Tayyip’i Obama bile kurtaramaz.
Sen gireceksen, eğer sıkıyorsa, eğer ABD’den izin alabilirsen Kuzey Irak’a, terörün ana üslerine gir!

Sen bu ülkede bütün ulusal kavramları yok edeceksin, şimdi yeni anayasadan
“Türk” sözcüğünü çıkarmak için öneride bulunacaksın, okul kitaplarından Atatürk’ü çıkaracaksın, ulusal bayram kutlamalarını defterden sildireceksin, şimdi de karşımıza Suriye oyuncağını süreceksin!…

Sen kimsin, nesin!

Sen kendini yerlerin ve göklerin yaratıcısı ve tek hakimi olarak mı görüyorsun!

Gülerler sana, gülerler!

* * *

ATATÜRK’ÜN KIZLARI OLİMPİYATTA

Kadın voleybol milli takımımız çok şanssız maçlarla elendi. Oysa onlar olimpiyat kürsüsüne çıkmayı hak etmişti. Böylesine deneyimli ve iyi bir takım -ABD maçı hariç-
o maçları nasıl verdi, anlayamadık. Brezilya ve Çin yenilgileri unutulacak gibi değil.
Oysa her konuyu bilen Tayyip onlara baba nasihatı vermiş, “Bloklara dikkat edin” demiş ve ardından eklemişti: “Ben ve Eminanım sizin için dua ediyoruz!”

Demek ki, bunların duası mübarek Ramazan gününde bile tutmuyormuş.

Şimdi kadın basketbol milli takımımız harikalar yaratıyor ve çeyrek finale kaldık.
Burada bir şey söyleyeyim, voleybolcularımız medyada vurgulandığı gibi

“Filenin sultanları” değil.

Basketbolcularımız “Potanın perileri” değil.

Onlar ve bütün kadın sporcularımız “Atatürk’ün kızları.”

Başta bugün kürsüye çıkmasını beklediğimiz Nevin Yanıt olmak üzere kadın atletlerimiz, judocularımız, atıcılarımız, yelkencilerimiz, okçularımız, yüzücülerimiz, haltercilerimiz ve hepsi “Atatürk’ün kızları.”

Eğer Atatürk olmasaydı, o devrimleri yapmasaydı, şimdi onlar da sıkmabaşa bürünmüş olarak İran, Suudi Arabistan, Pakistan, Bangladeş, Mısır, Malezya ve tüm İslam ülkelerinin kadınları gibi evde oturup kocalarının eline bakıyor olacaktı.

Olimpiyatta derece almış veya almamış olsun,

“Atatürk’ün bütün kızlarını” kutluyorum.

Paralı askerlik.. Gelir ve gider..

30 bin TL’yi bulan vatan hizmetini yapmıyor..
Bulamayan ise vatan hizmetine gidiyor ama tabut içinde dönüyor..
Bir de “vicdani redcilerimiz” var..
Akla ve adalete dayanmayan bir düzen sürdürülebilir mi?
Ne getirir? Çöküş..
Sevgi ve saygı ile. 7.8.12,
Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net