Dr. Onur Öymen : Lozan.. 24.7.12, Türk Hukuk Kurumu-Ankara

Dostlar,
Sayın Dr.Onur Öymen, 24 Temmuz 2012’de Ankara’da Türk Hukuk Kurumu’nda verdiği LOZAN hakkındaki konferansının metnini bana dün yollama inceliği gösterdi.
24 Temmuz 1923 ve 89 yıl sonra gene 24 Temmuz 2012.. Başka kutlanan Anlaşma var mı sahi ?? Konuşma metni tek sözcükle HARİKA! Mutlaka okunmalı, paylaşılmalı. Çok teşekkürler Sn. Öymen. Dr. Ahmet Saltık, www.ahmetsaltik.net

Dostlar,

Sayın Onur Öymen’in 5 sayfalık LOZAN konuşma metnini okumak için
lütfen tıklar mısınız?

Lozan_24.7.12

Sevgi ve saygı ile.
24.7.2012, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Yakın tarihin ve bugünün bir analizi

Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, diasporaya kurban edildi (AKP) . 1993-2008 arasında
15 yıl kesintisiz yaptığı Türk Tarih Kurumu Başkanlığı görevinden alındı (AKP)..
Yakın tarihin ve bugünün bir analizi

Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu
Emekli Türk Tarih Kurumu Başkanı

Vatandaşımız atasını suçlu görmemektedir.

Birilerinin çıkıp Dersimlilerden, Ermenilerden özür dilemesini izledik.
Fakat kimse çıkıp da aslında Dersim’de ayaklananların devletten özür dilemeleri gerektiğini söylemedi.

Bunların kim olduğu da herkes tarafından bilinmektedir.
Bunlar altı aşiretten ibarettir.

Dersim’de herkes isyan etmedi.

Diaspora Ermenileri ve Taşnaklar gelsinler ve Türkiye’de bir panel yapalım.

Desinler ki; “Arkadaşlar biz yanlış yaptık, devletimize karşı çıktık.
İhanet ettik, sivil insanları, kadınları çocukları, bebeleri öldürdük,
gebe kadınların karınlarından ceninleri çıkarıp elimizde salladık”.

Bunlar Pastırmacıyan’ın kendi raporlarında var.

Şöyle devam etsinler; “Biz bu hataları yaptık ve Türk milletinden özür diliyoruz”.

Biz de o zaman diyelim ki; “Biz sizin bu yaptıklarınıza karşılık olarak sizi sürgün ettik,
savaş alanlarına çıkardık. Bunlar olurken başınıza birtakım trajik olaylar geldi.
Bu olanlar bizim elimizde olmayan şeylerdi. Eşkıyalar saldırdılar, gasp ettiler, öldürdüler, yağmaladılar. Sizler de yerinizden yurdunuzdan oldunuz.
Biz de sizden özür dileriz.” diyelim.

Var mısınız?

Bu olayların sorumlusu da anlaşıldığı kadarıyla Kürtlerdir.
Büyük çapta karşılıklı bir öldürme gerçekleşti.
Ama önce Ermeni çeteleri Osmanlı askeri elbiseleriyle Kürt köylerine saldırdı.
Bu sebeple de karşılıklı öldürme gerçekleşti.

Yabancı kaynaklarda da aynı yönde kayıtlar yer almaktadır.
Bu durumu Meclis’te de ifade ettim.
Ermenileri öldürenlerin Türkler mi Kürtler mi olduğunu yine bir açık veya kapalı oturumda tartışmayı Meclis’te BDP’lilere söyledim.
Onlar Osmanlı devletinin bunu emrettiğini söylediler.
Ben de o zaman bunu kanıtlamalarını istedim.

O zaman Osmanlı yaptıysa da ortaya çıksın dedim.
Var mısınız dedim, yine yoklar, çünkü Osmanlı emretmedi aksine durdurdu.

Bütün ABD ve Alman kayıtlarında der ki “Osmanlı Ordusu olmasaydı,
Kürtler Ermenilerin hepsini kesip, bir tanesini bile bırakmazdı”.

I. Dünya Savaşı sırasında hangi Kürt aşiretlerinin Ruslarla işbirliği yaptığını da
Meclis’te BDP’lilere sordum. Buyrun, siz Çanakkale deyip duruyorsunuz dedim,
bir oturum yapalım hangi Kürt aşiretleri Ruslarla işbirliği yapmışlardır açıklayın, dedim.

1920 Koçgiri, 1925 Şeyh Sait, 1926 Koçuşağı ardından da Dersim.
Dersim’le ilgili olarak TÜRKSOLU dergisinde yayınlanan belgeler arasında var.

1935 yılında Kamışlı’da ve Halep’te Kürtlerle, Ermenileri İtalyanlar bir araya getirmiştir.

Dersim’e makineli tüfekleri gönderenler kimlerdir?

Fransızlar.

Türkiye, AB’ye benzer şekilde bir Türk Birliği’ni Türk cumhuriyetleriyle birlikte oluşturamaz mı? Atatürk döneminde, Sadabad ve Bağdat Paktları gibi örneklerden biliyoruz,
Türkiye’nin yüzünü doğuya döndüğünü görüyoruz.

Bugün ise tek umudumuz Batı’ymış gibi hissettirilmeye çalışılıyor. Türk kamuoyu da bununla oyalanıyor. Her şey aslına rücu edermiş, güneşin Doğudan yükseldiğini hatırlatmak gerekmiyor mu?

Mesela, TBMM’de Kırgızistan Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev’in yaptığı konuşma,
Nazarbayev’in Kazakistan’daki söylemleri hakkında AKP Hükümeti neler düşünüyor?

Türk Cumhuriyetlerinin bu birliğe ihtiyacı olduğunun bir göstergesi değil midir?
Türkiye bunu değerlendirebilir mi?

Türkiye kendi iradesiyle bir dış politika gerçekleştirecek olursa bu sorduklarımı /
söylediklerimi gerçekleştirebilir.

Maalesef bugün bu yoktur.

AB’nin on yıl içinde dağılıp çökeceğini ben TTK Başkanı’yken de söylemiştim.

Nitekim bu durum şu anda büyük oranda gerçekleşmiştir.
AB kendi içinde büyük bir ekonomik krize düşmüştür.
Sadece Alman ekonomisi ayaktadır. Fransa bile sallantıdadır.

Bütün birlik üyesi ülkelerin ekonomileri ciddi biçimde sarsılmıştır.
Yunanistan, İspanya, İtalya, Polonya, Macaristan gibi ülkeler iflasın eşiğine gelmiştir.

AB’nin eski fonksiyonu yoktur ve Türkiye’nin AB’ye girmesinin de
hiçbir anlamı kalmamıştır.

Aslında yarından tezi yok, Türkiye’nin Gümrük Birliği’nden derhal çıkması lazımdır.

Türkiye’de hükümet bundan bir buçuk yıl önce doğru bir siyaset takip ediyordu.
Suriye ile vizeler kaldırıldı. İran’la aynı şekilde anlaşmalar yapıldı.
Bunun üzerine Batı dünyasında hemen eksen kaymasından bahsedilmeye başlandı.
Ben o sırada Halep’teydim. Eksen kayması konusunda televizyonların bana sorduğu soruya
şöyle cevap vermiştim:

“Türkiye kaymış olan eksenini doğruya oturtuyor”.

Dünya enerji merkezlerinin bulunduğu coğrafya, Türk cumhuriyetleri de dahil olmak üzere
Ortadoğu coğrafyasıdır. Irak ve İran’ı da içine alarak Türk cumhuriyetlerinin bulunduğu
bu coğrafya dünya petrollerinin % 60’ına sahiptir.
Bütün Avrupa’yı besleyen doğalgaz da bu bölgeden çıkmaktadır.

ABD, BOP ile Ortadoğu’nun bu büyük enerji merkezlerine hakim olmaya çalışmaktadır.
Bölgeye yeniden şekil vermeye, parçalamaya çalışıyor.
Böyle bir ortamda Türkiye’nin bu politikadan vaz geçip yüzünü Doğuya döndürmesi lazım.
Medeniyet Batıda yoktur. Medeniyet Doğuda da vardır.

Bu medeniyeti sadece teknoloji olarak düşünsek bile bugün Tayland’dan Kore’ye, Japonya’dan
Çin’e, Hindistan’a kadar Doğuda müthiş bir teknoloji gelişmesi vardır.

Eğer Türkiye akıllı davranarak Türk cumhuriyetleri ile beraber İran, Gürcistan
hatta Rusya ile Baltık kıyılarından Kızıldeniz’e kadar uzanan bir coğrafyayı içine alan
yeni bir birlik kurmanın adımlarını attığı zaman çok şey değişecektir.

Engeller tabii ki çıkacaktır ama bunları aşmak mümkündür.
Böylece dünyada söz sahibi olacak önce ekonomik ardından da siyasi bir işbirliği doğacaktır.
ABD, bugün Çin’le mücadele edemeyecek bir pozisyona düşmüştür.
Çin ekonomik gücüyle, nüfusuyla büyük bir güçtür.

Şöyle düşünelim: 400 milyon insan 1,5 dolardan çalışsa 600 milyon dolar günlük geliri var demektir. Bu büyük ekonomiyle ABD’nin başa çıkması mümkün değildir.
Askeri anlamda da bu böyledir. Dolayısıyla ABD’nin Çin’i alt edebilmesinin tek yolu
olarak Çin’in ihtiyacı olan enerji merkezlerine sahip olmak kalmaktadır.

Bugün Ortadoğu’da meydana gelen tüm olayların temelinde de bu yatıyor.

Halbuki biz akıllı olsak da bu coğrafyada işbirliği yaparak bir yerlere varsak zannediyorum ki
o takdirde dünyada Türkiye’nin geleceği de garanti altına alınmış olacaktır.

Türk milletinin bu duruma gelmesi aynı zamanda dünya barışının da garantisidir.
Türk milleti emperyalist değildir, başkalarını sömürerek bir yere varmaya çalışan
bir yapısı yoktur. Bu kadar imparatorluklar kurmuştur. Bunlardan hangi birisi içinde yaşayan milleti kendi kültüründen, dilinden ve dininden uzaklaştırmıştır?

Selçukluları düşünelim. Emirlerinde bulunan milletlerin arasında Ermeniler ve Gürcüler de vardı. Araplar, İranlılar ve Kürtler de vardı.

Neden hiçbiri asimile olmamıştır?

Karahanlılar, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Gazneliler
neden kimseyi asimile etmemiştir?

Hunlardan ve çok eski devirlerden değil, daha yakın zamanlardan bahsediyorum.
Mesela, Avarlar Macaristan bölgesinde hüküm sürmüştü.

Makedonya bölgesinde Kumanlar vardı. Bu devletler, milletler şimdi nerededir?

Şu anda yoklar.

Bugün Makedonya’da Kumanova tarihen de sabit olarak hâlâ Kumanların yaşadığı yerdir.
Bunlar birilerini asimile etmek yerine kendileri asimile olarak Slavlaşmışlardır.
Halbuki çok güçlüydüler. Avarlar, bütün Avrupa’yı hakimiyetleri altına almışlardı.
Bugün Macaristan’dadırlar ama asimile olmuşlardır.
Gerçekte emperyalist olmadıkları için asimile olmuşlardır.

Cezayir’deki Türkler de bugün oradadırlar. Gittik ve gördük. Türkçeyi unutmuşlardır.

Yemen’deki Türkler nerede? Sana’da Türk mahallesi olarak bilinen yerde yaşıyorlar
ama Türkçe bilmiyorlar.

Mısır’daki Kölemen, Memluk, Ihşidiler, Tolunoğulları neredeler?

Osmanlı Türkleri neredeler?

Suriye’de 700 bin Türk var denilmektedir. Aslında daha da fazladır.
Onların hepsi bugün Arapça konuşmaktadır.

Golan Tepeleri hep Türk köyleriydi ama Türkçe yazmasını bile unutmuşlardı.

Ürdün’dekiler, Lübnan’dakiler nerede?

Girit’ten gidip Lübnan’da, Suriye’de, Trablus’ta yaşayanlar neredeler?
Gittik bunlarla da konuştuk. Daha dün olmasına rağmen ancak çat pat
Türkçe konuşabiliyorlar ve “bizi neden yalnız bıraktınız?” diye bize soruyorlardı.

Biz ırkçı olsaydık bugün bunların hiçbirisi olmayacaktı belki ama o zaman da
Türk milleti olmayacaktı. Türk’ün hoşgörüsü, vakur duruşu, insani yanı bunlar da olmayacaktı.
O zaman da medeniyete yön veren, medeni ve insan olan bir Türk milleti olmayacaktı…

SON 60 YILDA NERDEN NEREYE GELDİK ??

SON 60 YILDA NERDEN NEREYE GELDİK ??

15 Şubat 1949 :
İlkokullarda isteğe bağlı olarak din dersleri okutulmaya başlanması öneriliyor.

1 Mart 1950 :
CHP hükümeti, Tekke ve Türbelerin Kapatılması’na Dair 677 sayılı yasayı yürürlükten kaldırıyor. Türk büyüklerine ait olanlar ve sanatsal değer taşıyanlar Milli Eğitim Bakanlığı’nca(!)
halka açıldı. Açılan türbe sayısı ilk aşamada 19 idi.

12 Nisan 1950 :
Mareşal Fevzi Çakmak için düzenlenen cenaze töreninde gericiler dini siyasete alet ederek
gövde gösterisi yapıyor.

29 Mayıs 1950 :
Başbakan Menderes, sâdece “Millete mal olmuş inkılâplarımızı saklı tutacağız” diyerek
irticaya ilk işareti veriyor.

16 Haziran 1950 :
Ezanın Arapça okunması yasağı kaldırılıyor.

5 Temmuz 1950 : Radyoda dini program yayınlama yasağı kaldırılıyor.

21 Ekim 1950 :
Milli Eğitim Bakanlığı, okullarda din derslerinin zorunlu olmasına karar veriyor.

3 Aralık 1950 :
Arap harfleriyle tedrisat yapmak için gizli ya da aleni dershane açanlar hakkında 23 Eylül 1931 günlü, 12073 sayılı kararnamedeki yasaklama kaldırılıyor. Böylece Kuran kursu ve imam hatip okullarına yeşil ışık yakılıyor.

1953:
Köy Enstitüleri, İlk öğretmen Okulları’na dönüştürüldü.

1954 :
Yasa değişikliği ile ”siyasi yayın ya da beyanlarda bulunmak, öğretim üyeliğinden çıkarılmaya neden olan bir suç” sayılmaya başladı.

1954 :
25 yılını dolduran öğretim üyelerinin emekliye ayrılmasını sağlayan yasa ile öğretim görevlilerini bakanlık emrine alan ya da görevden uzaklaştırmayı sağlayan yasa çıkarıldı.

1955 :
Başbakan Menderes, DP Meclis grubunda arkadaşlarına şöyle sesleniyor :
”Siz öyle güçlüsünüz ki, şu anda isterseniz Anayasa’yı bile değiştirebilir,
hilafeti bile getirebilirsiniz.”

İstanbul’da 6-7 Eylül olayları yaşanıyor, Rum yurttaşlar ağır biçimde taciz ediliyor..
(MİT’in düzenlediği ortaya çıktı..)

1956 :
Menderes, Konya’da halka hitap ederken ”ortaokullara din dersleri konulacağını” açıklıyor.

13 Eylül 1956 :
Ortaokul ders programlarına seçmeli din dersleri konuyor.
Başbakan Menderes,

1957 :
Ödemiş’te halka yaptığı konuşmasını bir kasaba imamı gibi bitiriyor :
“Allah, münafıkların şerrinden hepimizi korusun.” Genel seçimler yaklaşınca hızını alamıyor ve seçmene şu vaatlerde bulunuyor :
“İstanbul’u ikinci bir Mekke, Eyüp Sultan Camii’ni de ikinci bir Kâbe yapacağız.”

14 Şubat 1957 :
Başbakan Menderes, Ankara’da Kocatepe Camii’nin yapımı için Cami Yaptırma Derneği’ne 100.000 TL bağış yapıyor.

19 Mayıs 1957 :
Kayseri’de halka yaptığı açıklama Menderes, “DP’nin iktidarda olduğu yedi yıl içinde
yeni 15.000 cami inşa edildiğini ve başta Süleymaniye olmak üzere 86 caminin onarıldığını, Süleymaniye’nin 500’üncü yıl dönümünü kutlamak için Müslümanların İstanbul’a
davet edileceğini” söylüyor.

1957 – 1958 : Liselere seçmeli din dersi kondu.

1959 :
Din dersleri öğretmeni yetiştirmek için Yüksek İslam Enstitüsü açıldı.
26 Haziran 1965 :
Milli Eğitim bakanı Cihat Bilgehan, “İmam hatip okullarını bitirenlerin,
ilkokul öğretmeni olabileceklerinin” müjdesini veriyor.

15 Nisan 1966 :
Atatürk büst ve heykellerine karşı gericilerin saldırıları sürüyor.

31 Mayıs 1966 :
Demirel, Kayseri’de halka yaptığı konuşma hedef saptırarak şunları söylüyor :
“Bugün Türkiye’de gericiliğin yaşamasına uygun koşullar artık bulunmamaktadır.”

17 Mayıs 1967 :
İmam hatip okullarını bitirenlere üniversitelere girme hakkı tanınıyor.
20 Ağustos 1967 :
İzmir’de İslam Enstitüsünün temelleri, Başbakan Süleyman Demirel tarafından atılıyor.
Aralık 1967: Mecliste iftar yemekleri verilmeye başlanıyor.

21 Şubat 1968 :
Milli Eğitim Bakanı İlhami Ertem, “Hükümetimizin amacı her ilde bir imam hatip okulu açmaktır” diyor.

16 Şubat 1969 :
Mehmet Şevki Eygi adlı emperyalizm fedaisi, ABD’nin 6. Filosu’nu protesto eden yurtsever gençler üzerine “ABD bizim Kâbemiz, cihada hazır olun” sloganları ile dincileri saldırtıp o günün
tarihlere “Kanlı Pazar” olarak geçmesini sağlamıştır.
Ve iki şehit: Duran Erdoğan, Ali Turgut Aytaç..

1 Ekim 1969 :
Seçimlere bir gün kala Adalet Partisi’nin ‘Kıratlı Kuran’ dağıttığı haberleri basına yansıyor.

26 Ocak 1974 :
Milli Selamet Partisi genel seçimlerden 48 milletvekili ile çıkıyor.

1974 – 1977 :
Din kültürü ve ahlak dersi zorunlu kılındı.

1975-1976 :
Bir yıl içinde 70 imam hatip okulu açılıyor.

1976 – 1977 : Bir yıl içinde 77 imam hatip okulu daha açılıyor.

1977 – 1978 :
Açılan bu imam hatipler yetmemiş olacak ki bir yıl içinde 86 tane daha açılıyor. Bu üç yıl boyunca Başbakanlık koltuğunda Süleyman Demirel oturuyor. Kahramanmaraş’ta 21-25 Aralık 1978 tarihleri arasında meydana gelen olaylarda resmi açıklamalara göre 111 kişi yaşamını yitirmiş, yüzlerce kişi de yaralanmıştı…. Sol parti ve dernek binaları ateşe verilmiş, Müslümanlar cihada çağrılarak duvarlara “Allah için savaşa, Müslüman Türkiye” sloganları yazılmıştı. Buna karşın Süleyman Demirel, şunları söylemişti :
“Bana sağcılar, milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz”

12 Haziran 1979 :
MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan şunları söylüyor :
“Hafta tatili Cuma günü olmalı. Nikâhı müftüler kıymalı. Mekteplere Kuran dersi koymalı.
Bu milletin mektep kitapları niye Allah adıyla başlamıyor?”

4 Temmuz 1980 :
Çorum Katliamı gerçekleştiriliyor. 58 kişi katledilirken Başbakan Demirel “Çorum’u bırakın
Fatsa’ya bakın!” diyerek “solun kalesi” diye anılan Fatsa’yı hedef gösteriyordu.

22 Temmuz 1980 : Kemal Türkler’in öldürülmesi.

7 Eylül 1980 :
MSP’nin Konya’da düzenlediği mitingde yobazlar tarafından şu sloganlar atılıyordu :
“Dinsiz devlet yıkılacak elbet… Şeriat gelecek… Laiklik dinsizliktir,…
Anayasa Kuran,… Ya şeriat ya ölüm,… Cihada hazırız”

12 Eylül 1980 :
Amerika’nın fedailiğine soyunan, Amerikalıların “bizim çocuklar” dedikleri Generaller tarafından darbe yapılarak tüm siyasi parti ve dernekler kapatıldı. Demokrasi güçlerine karşı topyekûn bir seferberlik başlatıldı. Dizginlerini koparan zor, zulüm ve işkence doruğa çıktı. Ülkenin aydınlanmacı birikimi üzerinden silindir gibi geçildi. Ulusal birlik yerin dinsel birliği öne süren, ulus yerine ümmet anlayışını ön plana çıkaran, günlük konuşmalarını bile dinsel motiflerle süsleyen gerici 12 Eylül’ün darbesinin mimarı Kenan Evren, 10 Ağustos 1981 tarihinde Çanakkale’de yaptığı konuşmada “Muhterem din adamlarının elini öpeceğiz” diyordu.

“Gerçekte,” der Machiavelli, “hiçbir ülkede olağandışı bir yasacı yoktur ki, Tanrı’ya başvurmuş olmasın; yoksa koyduğu yasaları kimse kabul etmezdi. Gerçekte bilge kişinin bildiği birçok yararlı bilgi vardır. Fakat aynı bilgilerde, başkalarını inandıracak ölçüde açık birtakım nedenler yoktur.”

Darbe rejimi, 2842 sayılı yasayı 16.6.1983 tarihinde yürürlüğe koyarak bu yasanın 10. Maddesiyle İmam Hatip Lisesi mezunlarının yükseköğretim kurumlarına girmelerini sağladı. Bununla da yetinmeyerek, 1983 yılında 1739 sayılı yasanın 31. Maddesinde yaptığı değişiklikle, cami imamı olarak yetişenlerin okullarda öğretmen olmalarına yasal dayanak hazırlandı.

12 Eylül’de gerçekleştirilen Amerikancı darbeden sonra İsmet İnönü’nün oğlu veto edilerek seçimlere katılması engellenirken Nakşibendî tarikatının üyesi olan Turgut Özal’ın Çankaya’ya kadar tırmanması sağlandı. Nitekim Özal’ın, “12 Eylül olmasaydı iktidara gelemezdik” biçimindeki açıklaması 14.8.1987 tarihinde basına yansıdı.

Mart 1987 :
Demirel, Öğretim Birliği Yasası’nın bir devrim yasası olduğunu ve değiştirilmesinin olanaksız olduğunu göz ardı ederek şunları söylemiştir:

“Siyasetin emrinde din değil, başka hakların kullanılmasına yaptığı gibi, siyaset dine hizmet edecek. Bunda yadırganacak bir şey yok.…Tevhidi Tedrisat Kanunu bir semavi kitap değildir.
Şayet Kuran kursları ve din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din eğitimi değildir. Tevhidi Tedrisat Kanunu’dur.…Laiklik çiğneniyor diye yapılan tartışmalar, bir yerde din ve
vicdan hürriyetinin kullanılmasını baskı altına almaktır.”

1989 :
TCK’nin Türkiye’de din devleti kurulmasını suç sayan 163. maddesi kaldırıldı.
Bu maddenin kaldırılmasına karşı çıkan aydınlar birer birer öldürülmeye başlandı.

28 Aralık 1989 : Üniversitelerde türban serbest bırakıldı.

31 Ocak 1990 : Prof. Dr. Muammer Aksoy’un öldürülmesi.

7 Mart 1990 : Çetin Emeç’in öldürülmesi.

4 Eylül 1990 : Turan Dursun’un öldürülmesi.

6 Ekim 1990 : Prof. Dr. Bahriye Üçok’un öldürülmesi.

24 Ocak 1993 : Uğur Mumcu, “İmam-Subay” başlıklı yazısından iki gün sonra bir suikasta kurban gitti.

2 Temmuz 1993 :
Sivas’ta her yıl geleneksel olarak düzenlenen Pir sultan Abdal Kültür Etkinlikleri’nin 3. gününde, dinciler ortalığı kana buladı. Ülkemizin yetiştirdiği en değerli aydın, düşünür, bilim adamı, sanatçı ve edebiyatçılardan 37 kişi diri diri yakıldı. Çoğu çevre illerden gelerek Madımak Oteli’ni ateşe verenlerin attığı ortak sloganları şunlardı :

“Zafer İslam’ın, Cumhuriyet Sivas’ta Kuruldu, Sivas’ta Yıkılacak!..
Şeriat Gelecek Zulüm Bitecek, Kahrolsun laiklik”

27 Mart 1994 :
Yerel seçimlerle RP’nin yükseliş ivmesi devam etti. 22 ildeki belediyelerin, Ankara ve İstanbul’daki Anakent Belediyeleri’nin tüm olanakları RP’nin eline geçti. Bunlar, iktidar yolunda önemli kilometre taşları olacaktı. Erbakan, “Refah iktidara gelecek. Sorun ne? Geçiş dönemi
sert mi olacak, yumuşak mı? Kanlı mı olacak? Kansız mı? 60 milyon buna karar verecek”diyordu. Erbakan, 5 Nisan 1994 tarihli kararlarını ilan ederken “son sosyalist devleti de yıktık”
sözleriyle Kemalizm’in sosyal devlet alanında sağladığı cılız da olsa kazanımları kastediyordu.

10 Kasım 1994 :
Anıtkabir’de Atatürk’e çirkin bir saldırı yapıldı. Saldırgan, “Taşlara, kemiklere secde etmeyin. Taşlar sizi kurtaramaz. Kuran’a davet ediyorum.” diye slogan attı.

11 Ocak 1995 : Onat Kutların öldürülmesi.

9 Ocak 1996 : Metin Göztepe’nin öldürülmesi.

1997 :
Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, “Laiklere şeriat enjekte edilecek”diyordu.

1997:
Şevket Yılmaz, “Allah’ın size soracağı soru şöyle : Küfür düzeninde İslam Devleti olsun diye niye çalışmadın?” Hasan Hüseyin Ceylan, “Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim.
Rejim ve Kemalizm başkalarınındır. Türkiye yıkılacak beyler!” Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, “Bu törenlere için kan ağlayarak katılıyorum. Bu düzen değişmeli. Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola harman ola. Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini eksik etmesin.”
Şanlıurfa Belediye Başkanı Çelik,”Ben kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek,
fıstık gibi olacak.” diyorlardı.

Ve Nihayet Şubat 1997… Özal’ın halefi olan Başbakan Necmettin Erbakan, Başbakanlık Konutunda verdiği iftar yemeğine Türkiye’nin en ünlü din baronlarını davet ederek, toplumsal gerilimi tırmandırdı. Laikliliğin tanımı bile değiştirilerek, “laiklik, din özgürlüğüdür”; “din ise birleştirici ve lâzımdır” denilmeye başlandı.

21 Ekim 1999 : Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalının öldürülmesi.

18 Aralık 2002 : Dr. Necip Hablemitoğlu’nun öldürülmesi.

Son 10 yıl mı?
AKP damgalı..
3 Kasım 2002 seçimleri, 14 Kasım 2002, AKP hükümeti görevde..

Eğitim yoluyla şeriat özlemcisi kafalar yetiştirildi. Bu zihniyetteki bireyler, cesaret ettikleri takdirde çarşafı, Arap alfabesini, dört kadın ile evlenmeyi de, bir yandan uluslararası yeşil sermaye gücü, öte yandan da din istismarı yoluyla bunu topluma kabul ettirip uygulayacaklarına, artık hiç kuşku kalmadı.

Şimdi ise Sevr kapımızın eşiğinden sırıtıyor!

Ülkenin Başbakanı BOP eşbaşkanı..
Türkçesi : Ülkeyi bölme planında ABD Başkanı ile birlikte çalışıyor..

Gece çook karanlık; şafak da çok yakın!
Diyalektik böyle..

Sevgi ve saygı ile.
3.8.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Türkiye AÇLIK verileri… Hunger data from Turkey..

Mayıs 2008 verileri ülkemizde ile 53 milyon kişi, her 3 kişiden 2’si “yoksul”dur! Nisan 2009’da 4 kişilik ailenin AÇLIK sınırı 841 TL’dir. Türkiye, gelir dağılımı adaletsizliğinde dünyada en kötü ilk birkaç ülke içindedir. Bu tablo düzeltilmeden “gıda hijyeni” ni hedeflemek boşunadır. Dolayısıyla besin / gıda hjyeni ve güvenliği salt teknik bir politika alanı olmayıp, bütüncül sosyo-ekonomik sorunların türevidir.
==============
Bir zamanlar bir Ankara Ticaret Odası vardı..Başında efsane bir başkan,
Sinan Aygün.. Aygün sık sık ülkenin yakıcı sorunları hakkında bilimsel raporlar hazırlatır, yayımlardı. TÜİK vb. kurumlar arkadan gelirdi.. Bu rapordan sonra
TÜİK 2008 Yoksulluk Raporu yayımladı, ertesi yıl da 2009 Raporunu. 1 yılda
1,2 milyondan daha çok insan yoksul havuzuna katıldı.. Nüfus artışından 300 bin fazlasıyla.. Türkiye, AKP ile ileri demokrasiye, “nur”lu ufuklara tırmanıyordu..
Kim ne yaparsa yapsın, gerçek balçıkla sıvanamaz..
İnsan aklı sonsuza dek tutsak alınamaz..
Postmodern proleterya Küreselleşme = Yeni emperyalizmi tarihe gömecek..
.. kimler acaba onlar ??
Sevgi ve saygı ile. 3.8.12
Dr. Ahmet Saltık, www.ahmetsaltik.net