1 Eylül Dünya Barış Günü..

Onur Öymen

DÜNYA BARIŞ GÜNÜ
1.9.12

Birleşmiş Milletler, Dünya Barış Gününün 21 Eylülde kutlanmasını kararlaştırdı.
Ama Barış Gününün II. Dünya Savaşının başlangıç tarihi olan 1 Eylülde kutlanmasını öngören bir gelenek sürüyor. Türkiye’de pek çok kuruluş Barış Gününü 1 Eylülde kutluyor.

II. Dünya Savaşı biteli 67 yıl oldu ama dünya hala barışa kavuşamadı.
II. Dünya Savaşında 66 milyon insan yaşamını yitirmişti. İsmet İnönü’nün çok başarılı
dış politikası sayesinde Türkiye bu savaşta tarafsız kaldı ve hiç kayıp vermedi.

2. Dünya savaşının sona ermesinden bugüne kadar dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşanan savaş, çatışma ve terör eylemlerinin sonucunda 23.142.000 kişi öldü. O nedenle bugün de barışın sağlanması ve korunması en öncelikli konulardan biri.

Ünlü İngiliz Economist Intelligence Unit’in öncülüğünde 2007 yılında başlatılan bir çalışmada 27 ölçüt dikkate alınarak devletlerin ne ölçüde barış içinde yaşadıkları ölçülüyor ve bir Dünya Barış Endeksi yayınlanıyor. Hesaba katılan unsurlar arasında savaş, terörizm, cinayetler, insan haklarına saygı gibi ölçütler de var. Türkiye’nin Barış endeksindeki yeri yıllar itibariyle şöyle:

2007 92
2008 115
2009 121
2010 126
2011 127
2012 130

Bu çok kaygı verici ve giderek kötüye giden bir durum. Hükümetlerin başarı ölçülerinin başında halkını güvenlik içinde yaşatmak geliyor. Şimdiye kadar uygulanan yöntemlerin, özellikle terörü taviz vererek yatıştırma yaklaşımının sonuç vermediği görülüyor.
Adi suçlardaki artış da endişe verici. Dünya Barış Günü bütün bunları düşünmek ve
çare aramak için vesile olmalı. Türk halkı daha fazla güvenlik içinde yaşamayı hak ediyor.

1 Eylül DÜNYA BARIŞ GÜNÜ

Prof. Dr. rer. nat. D. Ali Ercan

1 Eylül DÜNYA BARIŞ GÜNÜ

Yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür,
Ve bir orman gibi kardeşçesine,
Bu hasret bizim!

Nazım Hikmet RAN

Hitler faşizminin 1939 yılında Polonya’yı işgal ederek 2. Dünya Paylaşım Savaşını başlattığı tarih olan 1 Eylül, “dünya barış günü” olarak kutlanıyordu;
ancak SSCB’nin ve Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra hiçbir ülke 1 Eylül’ü
Dünya Barış Günü olarak kutlamadı.

Daha sonra BM kararı ile Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun açılış günü olan
21 Eylül, Uluslararası Barış Günü ilân edildi.

Her 21 Eylül de, Birleşmiş Milletler Merkezinde, Savaşlardaki insani kıyımın anısına Japonya tarafından yaptırılmış olan “Barış Çanı” çalınıyor. Bu çan, dünyanın
tüm ülkelerinden çocukların bağışladıkları bozuk paralardan üretilmiş;
Çanın üzerine, 世界絶対平和萬歳 (Çok Yaşa Mutlak Barış) yazısı var.

New York’ta Birleşmiş Milletler binası önündeki Japon Barış çanı.

1 Eylül ya da 21 Eylül, fark etmez, yılda yalnızca bir gün bile olsa,
barışı anmak insanlık için bir gelişim sayılmalıdır; çünkü başta su, hava ve
toprak olmak üzere yaşamın tüm gerekli altyapısı geriye dönüşsüz bir bozulum içindedir. Sınırlı dünya nimetlerinin adil olmayan paylaşımı da insanlar arasında sürekli artan bir gerilim yaratmaya ve gizli/açık mücadele/savaş nedeni olmayı
sürdürüyor. Öte yandan müthiş bir hızla üremeye devam eden insanlık, gezegeni
yalnızca kendi türü için değil, başka bütün canlı türleri için de yaşanamaz hale getiren olumsuz davranışlarını pervasızca, sorumsuzca sürdürüyor.

Özetle bu gezegen üzerinde yaşam savaşımı gittikçe zorlaşıyor.
Peki, bu durumda Japon Barış Çanı’nın üzerinde yazılı “mutlak barış”
nasıl gerçekleşecek?

Pek net olarak tasarlanamayan “Barış” kavramı çok daha somut görüntüsüyle
“Savaş” diye bildiğimiz olgunun antitezidir. Bir başka anlatım ile, iki sistem arasındaki çıkar dengesinin kurulduğu, korunduğu duruma “barış durumu” diyoruz. Dengesizliğin devam ettiği, çıkarlar çatışmasının öldürücü silahlarla sürdürülmesi ise “savaş durumunu” temsil ediyor. Ancak, uluslararası “şerefli ve adil barış” “her ne pahasına olursa olsun, yeter ki çatışma olmasın” mantığı ile,
bireysel özgürlükler ve ulusal bağımsızlıktan ödün verilerek oluşturulacak
yapay bir sessizlik ortamı da değildir.

Tarihte savaşlar, devletlerin veya siyasal örgütlenmelerin aralarında çözümleyemedikleri anlaşmazlıkları güce ve şiddete dayanarak çözmek girişimleri olarak karşımıza çıkıyor. Savaş ve politika arasındaki ilişkiye değinen
ve savaşı “siyasal bir araç” olarak gören Prusyalı devlet adamı General
Karl von Clausewitz’e göre, “savaş, politikanın bir başka biçimde devamıdır.”

İnsanlık tarihi boyunca savaş, toplumlar arasındaki bunalımlarda sonuç alabilmek için “en son başvurulan yol” olmuştur. Ancak çağımızın yönetsel paradigması olan ‘demokrasi’nin ürünü birtakım yeteneksiz, aferist (işgüzar, işbirlikçi), oportünist (fırsatçı), egoist (bencil), popülist (halk yalakası) sıradan insanların hemen
bütün ülkelerde politik güçleri ellerine geçirmesiyle, anlaşmazlıkların çözümünde kaba güç kullanımı, yani savaş neredeyse ilk seçenek durumuna gelmeye başlamıştır.

İster lanetlensin, ister kutsansın, Savaş bir ölüm makinesidir. 1. Dünya Paylaşım Savaşında yaklaşık 20 milyon, 2. Dünya Payalşım Savaşında 50 milyon insan yaşamını yitirmiştir. Bunların yarısı sivil insanlardı. Çanakkale Savunmasında İngiliz ve Fransız donanmalarının 2-3 nükleer bomba eşdeğerindeki bombardımanları altında ölen askerlerimizin sayısı 200 bin dolayındadır. Osmanlı ordusunun 1913-18 arası
bütün cephelerde yitirdiği asker sayısı 1 milyona yakındır. O zamanlar toplam nüfusun 12 milyon olduğunu düşünecek olursak, Anadolu’da 18-28 yaş arası erkeklerin 6’da 1’i savaşlarda ölmüş demektir.

Büyük Atatürk, “Vatanı müdafaa mecburiyeti olmadıkça harp bir cinayettir.” demiştir.

Tarihte doğrudan askerlerin ve orduların hedef olduğu savaşlar, günümüzde daha çok sivil halkı ve çocukları hedef almaktadır; askerden çok siviller ölmekte, çevre ve yaşam kaynakları büyük yıkıma uğramaktadır. ABD’nin Irak seferinde ölen yaklaşık
10 bin Amerikan askerine ve 50 bin Iraklı askere karşın ölen Iraklı sivillerin sayısı 200 binin üzerindedir. Bundan sonra da nerede ve nasıl olursa olsun meydana gelecek “sıcak” savaşlarda askerlerin 5-10 katı sayıda siviller ölecektir.

Yani çağımızın Savaşları, gerçekten masum insanları hedef alan bir cinayettir.

Doğada tüm canlıların yaşam mücadelesinde sınırlı yaşam kaynaklarına sahip olmak yarışı temel gerekçedir.*

Bunların başında yaşam alanı olan topraklar, ardından sular geliyor.
Çağımızda bunlara enerji kaynakları ve endüstrinin temel girdileri olan madenler
de eklendi.

Her ne olursa olsun çıkar çatışmalarının temel nedeni aşırı nüfustur.

Dünya nüfusu bugün 7 milyarı aşmıştır ve her gün 210 bin kişi artmaktadır. (doğanların ve ölenlerin farkı; acı ve kara bir mizah ama, teşbihte hata olmaz, insanların üzerine günde 2 atom bombası atılsa insanlığın nüfusu ancak sabit kalacak)

Yalnızca nüfus artmakla kalmıyor, aynı zamanda dünyaya egemen serbest piyasa ekonomisinin dayatması ve yönlendirmesiyle savurganlık ve adam başına tüketim
düzeyi de artıyor; öte yandan yaklaşık 1 milyar insan açlık çekiyor,
her 10 kişiden 1’i yeterli temiz suya erişemiyor.

Türkiye’de resmi rakamlara göre nüfusun % 5’i (benim hesaplarıma göre bunun 2 katı) açlık sınırında yaşıyor.

Tüm bu olumsuzlukları gidermenin yolu, barışa giden yol,
öncelikle nüfusun azaltılmasından geçiyor.

Bugün Çin’de olduğu gibi tüm dünyada ciddi olarak, “Kadın başına bir çocuk” uygulamasına geçilse, belki 22. yüzyılın ortalarında, bu gezegenin gerçekten taşıyabileceği bir düzeye, 1 milyar düzeyine inilmiş olur. Aksi takdirde doğa
kendi dayatmasını zaten acımasızca uygulayacak; susuzluk, kuraklıklar ve
olumsuz iklim koşullarından kaynaklanan açlık ve salgın hastalıklar nedeniyle insanlığın çok büyük bir bölümü kıyıma uğrayacaktır.

İnsanların kendi aralarında olması gereken barıştan çok daha önemlisi, doğa ile barışık yaşamanın gerekliliği de acı bir ders olarak öğrenilecektir.

Eğer insanlık, hem kendi türünün ve de öbür canlı türlerinin sonunu bir an önce getirmek istemiyorsa, aptalca üretim, haksız paylaşım ve savurgan tüketim sarmalından (şeytan üçgeninden) kurtulmalı; kulaklara çok hoş gelen bir saçmalığı, kapitalizmin uydurması olan “sürdürülebilir kalkınma” saçmalığını terk ederek, ortak gezegenimiz üzerinde “sürdürülebilir yaşam tarzı” aranışında olmalıdır ve bu temel üzerinde
yeni bir ortak kültürü mutlaka geliştirmelidir.

Amaç her şeyden önce mutfak ve lavabo arasında biyolojik atık borusu halinden kurtulmak, doğayla, evrenle ve tüm insanlıkla uyumlu yaşamın yollarını bulmak olmalı, amaç “insani gelişim” olmalıdır.

Birleşmiş Milletler tarafından gelir, gelir dağılımı, eğitim, bilim, teknoloji ve sanatsal üretim ve sağlık etmenleri göz önüne alınarak yapılan bir değerlendirmeye göre İnsani Gelişmişlik sıralamasında Türkiye (HDI 0,69) puvanıyla dünyada
92. sıradadır. Şimdiye dek hep “si vis pacem, para bellum” felsefesiyle hareket edildi; yani “barış istiyorsan savaşa hazır ol..” Ancak “si vis pacem, para justitiam” demek yani “barış istiyorsan adalete, adil olmaya hazır ol” demek
bence çok daha yerinde olurdu. Ama bunun için de bir paradigma değişikliği gerekli; egemenlerin hukuku yerine küresel adaleti ve küresel barışı sağlayacak evrensel akılcı hukukun egemenliğine geçiş gereklidir. İnsanlık, her şey çok geç olmadan,
bunu becerecek olgunluğa erişebilir mi? Temel soru(n) budur.

Tarih boyunca bilimin ve bilge kişilerin uyarıları ve yönlendirmelerine karşın
ilkel içgüdüsel davranışları sergilemeyi sürdüren insanlığın genel gidişatına ve gelinen noktaya bakılırsa, savaş maalesef bir gerçeklik (realite), barış ise
bir düş (hayal) olarak düşünülebilir. Ancak gerçek insanlık idealini yaşatmak isteyenler her şeye karşın bu düşün gerçekleşmesi için, gerçek barış için,
mutlak barış için aydınlatmaya, uyarmaya ve “barışçıl mücadele”ye devam etmeliler.

“Yurtta barış, dünyada barış” temel amacına yönelik olarak “Hayatta en gerçek
yol gösterici bilimdir.” diyen büyük önder Atatürk’ün yolundan gidenlere de
bu yaraşır. æ
_____________________________
*Çarpıcı bilimsel düşünceleriyle çağının entelektüellerini etkileyen İngiliz ekonomisti Thomas R. Malthus’un (1766-1834) doğada aritmetik dizi ile artan besin kaynaklarının, geometrik dizi ile artan tüketici nüfusuyla aynı oranda çoğalmadığı
ve bu nedenle “besin kaynakları için sürekli ve acımasız bir kavganın doğal olduğu..” yönündeki tezi özellikle Charles Darwin (1809-1882) ve Alfred Russel Wallace
(1823-1913) gibi “Evrim” biyologlarının geliştirdiği “doğal seçilim” kuramı için
esin kaynağı olmuştur.

1 Eylül Dünya Barış Günü…

“Benim gibi, bütün ömrü boyunca yurdunun bağımsızlığı ve bir karış toprağını başkasına vermemek için
savaşan bir adam…”

“Savaşçı olamam, çünkü savaşın acıklı durumlarını herkesten iyi bilirim.”

“Bir ulusun yaşamı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir.
Türkiye Cumhuriyeti dünya barışının korunması için elinden geleni yapacaktır.”

“YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ..”

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu

Sürgü’de Alevi aileye tecrit ve tehdit

Dostlar,

Sürgü’deki ciddi sorun giderek ve göz göre göre tırmanıyor..

Başbakanı bir an önce Sürgü’de ivedi önlem almaya bir kez daha çağırıyoruz.

Sakın yarın geç olmasın..

Kimsenin burnu kanamasın.

Hükümetin 1. görevi yurttaşın can güvenliğini sağlamak..

Bu konuyu sitemizde 10 gün önce 21.8.12’de

SÜRGÜ’DE TEHDİTLER SÜRÜYOR ‘Seni ve aileni yakarız!’

başlığı ile dikkate getirmiştik.

http://ahmetsaltik.net/surgude-tehditler-suruyor-seni-ve-aileni-yakariz/

Diyanet İşleri Başkanlığını bölgece ivedi ve sistematik çalışmaya çağırmıştık.

Diyanet İşleri Başkanı bölgeye gitsin demiştik.

1 kişinin burnu kanarsa hükümet sorumludur.

Ayıca bu tehdit ve tecritin giderilmesi hükümetin görevidir.

Ülkemizdeki ve dünyadaki uluslararası gözlemcilerin ve insan hakları savunucularının da dikkatine, ilgisine Sürgü’deki vahşeti özellikle sunarız.

Aman, aman, aman..

Sevgi ve saygı ile.
İstanbul, 31.8.12

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Sürgü’de Alevi aileye tecrit ve tehdit

CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, Malatya’nın Doğanşehir ilçesine bağlı
Sürgü beldesinde Ramazan ayında sahur vakti evinin önünde davul çalınmasına
tepki gösterince evi taşlanan Alevi aileye tecrit uygulandığını söyledi.
Aygün, ‘Aileye bakkal ve petrol istasyonu satış yapmıyor.
Zorunlu haller hariç Sürgü merkeze ya veya çarşıya inmiyorlar.’ dedi.

CHP’li Aygün, Sürgü izlenimlerini twitter’da paylaştı.
Aygün “Sürgü’den notlar” başlığı altında şu bilgileri iletti:

“Kaymakam ve Jandarma ‘milletvekillerine ve basına niçin haber verdiniz?’ diyerek aileyi suçlamayı sürdürüyor.

Aileye 2 bakkal ve 1 petrol istasyonu satış yapmayı reddediyor.

Bir kahvehane sahibi aileye ‘burada gelip çay içmeyin’ demiş.

Bir Alevi yaşlısı yanında konuşan 3-4 kişinin ‘O aileden birini öldüreceğiz’ dediklerini duymuş.

Plakası bizde bir araç evin önünde dolaşıp aileyi tahrik etmeye çalışıyor.

Aile şu anda Doğanşehir, Adıyaman’dan veya Sürgü’deki Alevi esnaftan alışveriş yapıyor.

Ailenin hiçbir bireyi zorunlu durumlar dışında Sürgü merkeze veya çarşıya inmiyor.”

(Cumhuriyet, 30 Ağustos 2012)