10 Bin Kişilik Japon Korosu ve Çağrışımları

Dostlar,

Hava kurşun gibi ağır..
İçimiz yanıyor ülkemizi kuşatan sorunlara..
CHP’nin Tandoğan eylemi bir toplumsal uyanış kıvılcımı olabilir.
27 Mart 2012 Salı günü öğlen saatlerinde Tandoğan’da olmak gerek.. Şafak, örgütlü ve azimli, özveril, akıllı çabalarımızla mutlaka sökecek..

Biraz nefes alma adına bir sanat yazısı yamak istedim.
İlgi ve bilginize sunuyorum. 25.3.12, Ankara

Sevgi ve saygı ile.

****************

10 Bin Kişilik Japon Korosu ve Çağrışımları..

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.
ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı

www.facebook.com/profsaltik
profsaltik@gmail.com, 25.3.12

“Sanatsız kalmış bir ulusun,
yaşam damarlarından biri kopmuş demektir.”

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

GEREKÇE :
Bu yazı, Ülkemizin ve dünyanın bunaltan gündeminde bir nefes almak ve güç toplamak için yazılmıştır.

Görkemli bir orkestra ve konser..

Bu tür bir etkinliğin, o ulusun dünya ölçeğinde bir iddiası olmak anlamına geleceğini düşünüyorum önce..

Japon ulusunun özgüvenine, takım olma bilincine ne çok katkı verdiği / vereceği düşüncesi de üşüşüyor hemen usuma.

Ve de 2011’in yıl sonu Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) konseri geliyor gözümün önüne..:
Mekan : ARENA..
Fiyasko adından başlıyor..
Gladyatörleri mi birbirine boğazlatacağız, ya da aslanlara yem mi edeceğiz?
Çok sesli müzik mi icra edeceğiz? Yaratcılığımız bu denli mi dumura uğradı?

Neden Ulusal Konser Salonu (Londra, “National Concert Hall”, “Houston Concert Hall”.. gibi)
anlamlı bir adı olmaz ??

Cumhurbaşkanlığı makamındaki yüksek zat ne yapar? Kendi adını taşıyan, “yüksek himayelerinde!”
CSO’na yaraşır bir salon neden yapılmaz?

Eski salon küçük, yetersiz teknik olarak..

Oysa kollektif söylenen müzik yapıtları, spor ve öbür sanat etkinliklerinin o kitlelere ve izleyen ulus üyelerine neler kazandırdığını kavramak için uzman olmak gerekmiyor..

Konseri bilgisayar ekranımdan izliyorum.. En küçük bir detonaj yakalayamıyorum. Crecendo ve decrecendoları şef ve 10 bin kişilik sanırım dünyanın en büyük korosu bu denli mi ustalıkla götürür. Üstelik crecendo ve decrecendoların periyodisitesi sık ama çok da regüler değil.

Dahası, ritm çok hızlı, soprano ve tenorlar sanırım 5-6 oktava dek çıkıyorlar, salon da!..

Salonun akustiği -ses mühendisliği- de şu anda duyduğum alkışların önemli bölümünü hak ediyor.

Alman şair Friedrich von Schiller’in ne yazdığını anlayamıyorum ama Ludwig von Beethoven’ın bu sözleri bestelemeye değer bulması yeterli bir ölçüt içeriğin coşkusu bakımından..
9. senfoninin 4. bölümünü hiç böyle keyifle izlememiştim (dinlemek demiyorum..).

Ritmik, tınısal ve ezgisel -içeriği anlamamakla birlikte- üçlü, kompozisyonun başarımını (performansını) doruğa taşıyor.

(Bu arada, Schiller’in bestlenen söz konusu SEVİNÇ TÜRKÜSÜ başlıklı şiirinin Türkçemize Selahattin Eyuboğlu tarafından yapılan çevirisini bir dostumuz gönderiyor; şimdi konseri izlemek daha da anlamlı oluyor; aşağıda bu çeviriyi sunuyorum….)

Şiirde / bestede bir nakarat çok dikkati çekiyor ve çok anlamlı.. Japonların ağzına da yakışıyor
doğrusu..

Kardeş oluverir bütün insanlar..
Milyonlarca insan, kucaklayın birbirinizi,

* * * *

“Süngülerle, silahlarla ve kanla kazandığımız
askeri zaferlerden sonra, kültür, bilim, fen ve ekonomi alanlarında da zaferler kazanmaya devam edeceğiz.”

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Bize gelince; Ahmet Adnan Saygun’un oratoryosunu, -üstelik “Yunus Emre” adlı- bile halkımıza tanıtamadık, sevdiremedik. Birlikte şarkı söyleyen bir toplum, şiddeti unutur, takımın uyumlu ögesi (elemanı) olur.

“Biz” leşir “ben”leşmek yerine. Çoğulculuğu, -çoğunlukçuluğu ve çoğunluk baskısını değil- demokrasiyi öğrenir.

Çok sesli müziği, koroları, takım sporlarını ve etkinliklerini bilinçle işlemeliyiz.. Sözel içeriklerle, koreografik ögelerle, ezgilerle… ulusumuza pek çok olumlu davranış kazandırabiliriz..

Bu bağlamda, Büyük ATATÜRK’ün;

“Yurtta Barış, Dünyada Barış” özleminin ve hedefinin araçlarından biri idi 1932’de açılan Ankara Devlet Opera ve Balesi..

Dünya başkenti olmaya aday İstanbul’da AKM kaç yıldır kapalı??! Niçin ??

Yine bu bağlamda, Köy Enstitülerinde, o inanılmaz kıt olanaklarla, neden herkesin bir müzik aracını çalmayı öğrenmeye güdülenmelerini de, çok mütevazi korolarını da daha iyi değerlendirebiliyorum..

Uzatmayayım, kapitalizmin, özellikle “Jewish Society” nin kendi sanatçılarını, sporcularını, yazarlarını, bilimcilerini.. şaşılası bir ustalıkla pazarlama başarılarını da göz ardı edemiyorum.

Son not; MÜZED’in (Müzik Eğitimcileri Derneği) konuğu olarak,

HALK SAĞLIĞI AÇISINDAN MÜZİK EĞİTİMİ ve
SANATIN ÖNEMİ..

başlıklı bir konferansım olacak 2 Nisan 2012 Pazartesi günü.. (Gazi Eğitim Fakültesi konser salonu, 15:30…)

Bir de, 4 yıl önce yazdığım bir makalemi çağrıştırdım..
(www.ahmetsaltik.com’da yayımlanmıştı ama o site artık yok..)
Facebook sitemde ayrı bir yazı ile onu da paylaşmak isterim..
(Bu sitede sözcük sayısı sınırlı bir dosyada.. )

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün en temel uyarılarındandır;

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temeli Kültürdür..”

Gerçekten öyle olmalıdır.

* * * * * * * *

Alman şair J. C. Friedrich von Schiller’in
“ODE AN DIE FREUDE“ özgün adlı şiirinin çevirisi:

SEVİNÇ TÜRKÜSÜ

Sevinç, güzelim kıvılcımı tanrıların,
Cennetin kızı,
Yanıp tutuşarak coşkunluktan
Giriyoruz göklerdeki tapınağına senin.
Büyülerin birleştiriyor yeniden
Zamanın kıyasıya ayırdıklarını:
Temiz kanatlarının süzüldüğü, her yerde
Kardeş oluverir bütün insanlar.
Kim ermişse yüce mutluluğuna
Bir dost ile dost olmanın,
Kim kazanmışsa yüreğini bir soylu kadının,
Evet, kim bu yeryüzünde,
Bir cana canım diyebilmişse,
Gelsin katılsın sevincimize!
Ama kim tadamamışsa bunu ömründe,
Çekilsin gitsin aramızdan ağlayarak.

Bütün varlıklar içer sevinci
Doğanın memelerinden,
Bütün iyiler, bütün kötüler
Yürür, güller serpili yolunda sevincin.
Öpüşleri verdi, asmayı verdi bize;
Ölesiye bağlı bir dost verdi
Şehveti en küçük solucana da verdi,
Kerubi de verdi önüne Tanrı’nın.
Sevinçle nasıl uçar güneşler
Engin ovasında göklerin;
Koşun yolunuza kardeşler sevine sevine,
Zafere koşan yiğitler gibi!
Sevinç, güzelim kıvılcımı tanrıların,
Cennetin kızı,
Yanıp tutuşarak coşkunluktan
Giriyoruz göklerdeki yurduna senin.
Büyülerin birleştiriyor yeniden
Zamanın kıyasıya ayırdıklarını;
Temiz kanatlarının süzüldüğü her yerde

Kardeş oluverir bütün insanlar.

Milyonlarca insan, kucaklayın birbirinizi,

Bütün dünyayı sarsın öpüşmeniz;
Kardeşler, yıldızlı kubbenin üstünde
İyi yürekli bir baba otursa gerek.
Yerlere kapanmıyor mu milyonlarca varlık?
Koca dünya, sezinliyor musun Yaradanı?
Yıldızlı kubbenin üstünde ara onu,
Yıldızların ötesinde, konağı orda olsa gerek.

Milyonlarca insan, kucaklayın birbirinizi,

Bütün dünyayı sarsın öpüşmeniz.
Sevinç, güzelim kıvılcımı tanrıların,
Cennetin kızı,
Yanıp tutuşarak coşkunluktan
Giriyoruz göklerdeki yurduna senin.
Yerlere kapanmıyor mu milyonlarca varlık?
Koca dünya, sezinliyor musun Yaradanı?
Yıldızlı kubbenin üstünde ara onu.
Kardeşler! Kardeşler!
Yıldızlı kubbenin üstünde
İyi yürekli bir baba otursa gerek.

Sevinç, cennetin kızı,
Büyülerin birleştiriyor yeniden
Zamanın kıyasıya ayırdıklarım;
Temiz kanatlarının süzüldüğü her yerde
Kardeş oluverir bütün insanlar.

Milyonlarca insan kucaklayın birbirinizi,

Bütün dünyayı sarsın öpüşmeniz;
Kardeşler, yıldızlı kubbenin üstünde
İyi yürekli bir baba otursa gerek.
Kucaklayın birbirinizi,
Bütün dünyayı sarsın öpüşmeniz.
Sevinç, güzelim kıvılcımı tanrıların.
Cennetin kızı.
Sevinç güzelim kıvılcımı tanrıların.

Çev. Sabahattin Eyüboğlu

84 Yıl Sonra Gene LAİKLİK: Nedir, Ne Değildir?

Dostlar, yarın 10 Nisan.. 1924 Anayasasının laikleştirildiği gün.. Devrim tarihimiz açısından bir dönemeç..
Yazımı sunuyorum..
Sevgi ve saygı ile.. 9.4.12

10 Nisan 1928, 10 Nisan 2012..
84 Yıl Sonra Gene LAİKLİK: Nedir, Ne Değildir?

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak., ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı
profsaltik@gmail.com

Bu yazıya gerekçe : 84 yıl önce, 10 Nisan 1928’de 1924 anayasasına “Laiklik” ilkesinin konmasıdır.

G i r i ş :

10 Nisan 1928, Cumhuriyet tarihimizin en önemli dönemeçlerinden, kavşaklarından birsiidir.

9 Nisan 1928’de, İsmet İNÖNÜ ve 120 arkadaşının yasa önerisi ile 1924 Anayasası’nın

• “Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır, resmi dili Türkçedir, başkenti Ankara’dır.”

içerikli 2. md. değiştirilerek tümceden “İslam dini” çıkartılmıştır.

Çok açıktır ki, dinler salt insanlar içindir, başka hiçbir şey için değil.. Devletin dini olabilir mi??

1924 Anayasası’nın 16. maddesindeki, milletvekillerinin ve 38. maddedeki cumhurbaşkanının yemininden “Vallahi” sözcüğü de çıkartıldı. Anayasal rejimin laikleştirilmesi bağlamında bütünleyici olarak 26. madde düzenlemesi olan “din işlerinin düzenlenmesinin TBMM’nin görevleri içinde sayılması” ibaresi de anayasa metninden çıkartılmıştır. 9 Nisan 1928’de 1924 Anayasası’nın bu 4 maddesinde yapılan değişiklik, oturuma katılan 264 TBMM üyesinin oybirliği ile kabul edilmiştir (yasa no 1220). Özetlenen değişiklikler 10 Nisan 1928 günü RG’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

5 Şubat 1937’de bir adım daha atılarak laiklik ilkesi Anayasa’ya konmuştur.

AKP Hükümeti’nin kimi yersiz uygulamaları ile Laiklik yapay olarak toplum gündemine taşınmak isteniyor. Oysa ülkemizin, evrensel tanımına uygun biçimde Laik rejimi benimsemesi ve Anayasasına değiştirilemez üstün hukuk kuralı olarak koymasından bu yana 60 yılı aşkın bir zaman geçti. Ulusumuz yaygın biçimde laik yaşam biçimini içselleştirdi. Zaten öteden beri Anadolu İslamı, özellikle Alevi-Bektaşi yorumuyla laik nitelik kazanmıştı; güler yüzlüydü ve Tanrı’dan korkma yerine O’nu sevmeye dayalı bir hoşgörü kültürüyle bezenerek yorumlanmıştı. Çöl ya da Vahabi katılığı asla söz konusu değildi. Üstelik 1789 Büyük Fransız Devrimi’ne ikincil olarak Fransa’da ortaya atılan “Laisite-laiklik” kavramı da henüz yoktu. Anadolu, kendi öz ekiniyle Çöl şeriatını bir tür evcilleştirmişti.

Cumhuriyet’le birlikte, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti, demokratik, pek doğallıkla da zorunlu laik olacaktı. Bu 2 olgu temelde birbirinden ayrı düşünülemezdi. Gerçekten de, Akşin’e göre;

“Atatürk Devrimi’nin Cumhuriyetle birlikte en önemli esaslarından biri laikliktir. Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Herhangi bir din, mezhep ya da tarikat devlet işlerine kesinlikle karışamaz, kendisi için bir ayrıcalık isteyemez. Devletin yasaları, uygulamaları bir dine ya da mezhebe göre olamaz. Devlet bütün din ve mezhepler karşısında -aktif- tarafsız olacaktır. Öbür yönden, devlet de dine karışmamalıdır. Kural bu olmakla birlikte, devlet dine karışmak durumunda olabilir. Örn. bir din ya da mezhep, inananlarına insan kurban etmek ya da intihar etmek türünden şeyler yapmalarını buyuruyorsa, devletin bu tür uygulamayı önlemesi gerekir.” (Prof. Dr. Sina AKŞİN, Ana Çizgileriyle Türkiye’nin Yakın Tarihi, Cilt 2, 1997, Cumhuriyet Kitapları)

Ne var ki; Anayasamızın Başlangıç bölümünde ve metninde değiştirilmesi bile önerilemeyecek madde olarak düzenlenmesine karşın , kimi çevreler, Laik yaşam biçimine doğrudan ya da cepheden saldıramadıklarından, Demokratik Cumhuriyet’in temel güvencelerinden olan bu kurumu sulandırarak başkalaştırmak istemektedirler. Anayasanın ilgili maddeleri aşağıdadır :

“II. Cumhuriyetin nitelikleri

Madde 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, ulusal dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” (Dikkat; 3 ana amaca dönük 6 temel nitelik!)

“IV. Değiştirilemeyecek hükümler

Madde 4.- Anayasanın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilemez.”

Atatürk’ün Laiklik Anlayışı :

• “İslâm dinini, asırlardan beri alışılageldiği veçhile bir siyaset vasıtası mevkiinden uzaklaştırmak ve yüceltmek gerekli olduğu gerçeğini görüyoruz. Mukaddes ve tanrısal inançlarımızı ve
vicdanî değerlerimizi, karanlık ve kararsız olan ve her türlü menfaat ve ihtiraslara görünüş sahnesi olan siyasiyattan ve siyasetin bütün kısımlarından bir an evvel ve kesin şekilde kurtarmak, milletin dünyevî ve uhrevî saadetinin emrettiği bir zarurettir. Ancak bu suretle İslâm dininin yüksekliği belirir.”
(1924 , Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, I. Cilt, syf. 318)

Atatürk’ün bu anlatımında çok netlikle vurgulandığı üzere, dinin siyasete alet edilerek inançlı insanların sömürülmesi ve çıkar sağlanması mutlaka engellenmelidir. Bunun biricik yolu ise laikliktir. Cumhuriyet’in 2. yılında çok partili yaşama geçmek ister ve “Serbest Fırka” adıyla 2. partiyi kuran yakın arkadaşı Fethi Okyar’a şunları söyler :

• “Memnuniyetle görüyorum ki, lâik cumhuriyet esasında beraberiz. Zaten benim siyasî hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur.” (1930, Atatürk’ün T.T.B. IV, syf. 544)

Mustafa Kemal Paşa, çok yakın dava arkadaşı Kılıç Ali’ye göre aşağıdaki gibi düşünmektedir :

• “ Din ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse hiçbir kimseyi ne bir din, ne de mezhep kabulüne zorlayabilir.” (Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, 1955, syf. 57)

Atatürk’ün manevi kızı Prof. Afetinan’ın M. Kemal Paşa’nın el yazmalarından bize ulaştırdığına göre;

• “ Türk ulusu, halk yönetimi olan Cumhuriyetle yönetilir bir devlettir. Türk Devleti lâiktir. Her erişkin dinini seçmekte serbesttir.” (Afetinan, M. K. Atatürk’ün El Yazıları, 1930, syf. 352)

• “ Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Devlet yönetiminde bütün yasalar, düzenlemeler bilimin çağdaş uygarlığa sağladığı temel ve biçimlere, dünya gereksinimlerine göre yapılır ve uygulanır. Din anlayışı vicdanî olduğundan, Cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı (=LAİKLİĞİ), ulusumuzun çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni görür.“ (Afetinan, M.K. Atatürk’ün El Yazıları, 1930, syf. 56)

Ulus Egemenliğinin gerçekleşebilmesi için, yaşamın gerekleri ve toplumun gereksinimleri dinsel kurallarla değil,
us ve bilime, çağın gereklerine uygun biçimde karşılanmak durumundadır :

• “ Biz din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmıyoruz. Millet ve devlet işlerinin Kâbe’si,
ulusal egemenliğin belirdiği Büyük Millet Meclisi’dir. Din işlerinin mihrabı ise insanların, kişilerin vicdanlarıdır.” (Asaf İlbay, Tan gazetesi, 13.VII.1949)

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtarıcısı ve kurucusu Yüce Atatürk, her fırsatta laiklik kavramını tanımlayarak hem konuya açıklık getirmiş hem de bu konudaki kararlılığını ısrarla vurgulamıştır :

• “Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar! Mazinin dalgınlıkları, paslı durgunluklarının, Türkiye halkının dimağından silinmiş olduğunda kuşku ve duraksamaya yer yoktur. Eriştiğimiz mutlu durumdan bir adım geriye gitmek, kimsenin söz konusu etmeye bile yetkili olmadığı kesin bir gerçektir.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt III, 1924, syf. 76)

Yine çok yakın silah ve dava arkadaşı Kılıç Ali’nin birinci elden aktardıklarına göre;

• “ Dinden maddî çıkar sağlayanlar, iğrenç kimselerdir. İşte biz, bu duruma karşıyız ve buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir.” (1930, Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, 1955, syf.. 116)

Bilindiği gibi henüz Cumhuriyet ilan edilmeden hatta Kurtuluş Savaşı sonlandırılmadan 1. TBMM’nin 1921’de benimsediği ilk Anayasa, olağanüstü koşullar yüzünden, Devletin dinini İslam olarak tanımlıyordu. Gerçekte Atatürk’ün kafasında yer alanları kendi sözlerinden Söylev’de öğrenmekteyiz :

• “ Cumhuriyetin ilânından sonra da, yeni Anayasa yapılırken, ‘lâik hükümet’ deyiminden dinsizlik anlamı çıkarmaya eğilimli ve vesileci olanlara fırsat vermemek amacıyla, yasanın 2. maddesini anlamsız kılan bir tabirin girişine müsamaha olunmuştur. Anayasanın, gerek 2. ve gerek 26. maddelerinde, gereksiz görünen ve yeni Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyet yönetimimizin çağdaş karakteriyle uyuşmayan deyimler, devrim ve Cumhuriyetin
o zaman için sakınca görmediği ödünlerdir. Ulus, Anayasamızdan, bu fazlalıkları ilk uygun zamanda kaldırmalıdır.” (1927 , Söylev, cilt II, syf. 714-17)

Laikliği Atatürk mü uydurdu ?

Büyük Atatürk’ün söz konusu değerlendirmeleri tümüyle bilimsel ve gerçekçidir. Nitekim ünlü sosyolog Ernest Renan’ın LAİKLİK tanımı aşağıdadır :

• “L a i k l i k; dinler arasında devletin yalnızlığıdır.”

Anayasa Mahkemesi’nin LAİKLİK tanımı :

• “Laiklik; egemenliğe, demokrasi ile özgürlüğe ve bilgi bileşimine dayanan toplumsal bir atılım, siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir. Laik düzende din, siyasallaşmadan kurtarılır, yönetim aracı olmaktan çıkarılır, gerçek saygın yerinde tutularak kişilerin vicdanlarına bırakılır. Böylece siyasal yaşamın dayanağı bilim ve hukuk olur.”

Dolayısıyla çok net bir biçimde denebilir ki;

LAİKLİK TOPLUMSAL BARIŞTIR !

Demek ki, laiklik yurttaşların inançlarının en sağlam güvencesidir. İnanç özgürlüğü (inanma ya da inanmama) Devletçe sağlanmaktadır. Herkes inancında ve ibadetinde serbesttir. Laikliği, resmi politikası dinsizlik olan rejimlerden kesinlikle ayırmak gerekir. Böylesi rejimlerde devlet dine karşıdır. Vatandaşın dinsiz olarak yetişmesi için gerekli her türlü önlemi alır. Atatürkçü laiklikte ise, devlet işlerine karıştırılmaması koşulu ile tam bir din ve inanç özgürlüğü vardır.

Laiklik sömürüsü ve AKP Hükümeti :

Başbakan Sn. Erdoğan’ın çarpıttığı gibi Laiklik sınırsız bir din ve inanç özgürlüğü değildir. Tüm özgürlüklerin doğal sınırları vardır. Bu sınır, başkalarına ve topluma zarar vermemek ilkesine dayalıdır. Dolayısıyla Devlet, gereğinde, din adına kişilere ve topluma dayatılan bireylerin ve kamunun açıkça zararına olan akıl ve bilim dışı olgulara müdahale hakkına sahiptir. Örn. ABD’de David Koresh tarikatının üyelerinin toplu özekıyımlarına (intihar, 18.4.1993) hükümet zor kullanarak müdahale etmiş ve bu eylemi laik hukuka tümüyle uygun görülmüştür.

İmam Hatip Liseleri gene gündemde. N. Erbakan’ın övünçle itirafına göre İHL’lerden;

”.. 27 yılda 1 300 000 inançlı mücahit yetiştirilmiştir.”

Buna karşın, Başbakan Erdoğan, geçtiğimiz günlerde, hâlâ,

“İnançlı-dindar nesiller yetiştireceğiz.” diyebilmiştir.

Jet hızıyla çıkarılan 4+4+4 ucubesi ortada. Dünyaya imam-hatip ihraç edecek, AB’yi imamlarla fethedecek, Nobeller alacağız her mahalleye bir imam atadığımızda.

A. Menderes de “Her mahalleye 1 milyoner!” (?!) masalıyla halkı uyutmaya girişmişti.

Öte yandan Erdoğan, Mısır ziyaretinde

“Ben laik değilim ama T.C. Laiktir, size de öneririm..” dedi.

İyimserlikle bunu bir aşama varsayabiliriz. Ama anımsatalım
Sn. Başbakana; önce insanlar laikliği benimser, sonra devleti laikleştirirler. Laikliğin beşiği Fransa’da önce din adamları laik olmuşlardır!

Ömrünü eğitimbilimin kuramına ve uygulamasına adamış Prof. Drç Rıfat Okçabol’a kulak vermek zorundayız :

AKP son aylarda peş peşe çıkardığı Yasa Gücünde Kararnamelerle (YGK-KHK) eğitimi piyasacı ve dinci bir yapıya dönüştürüyor. Bakanlıkta üst düzey görevlere “eğitimci” birikimi olmayanlar getirilirken, izcilik ve spor işleri ile değişen ana-baba rolleri projesi, bakanlığın Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün sorumluluğuna veriliyor. DİB, camileri çocuk merkezli yapma, her türlü toplumsal soruna ve kadına şiddet uygulamasına imamlarla çözüm aramaya soyunuyor. 653 sayılı YGK ile Kuran kursuna gitme yaşı düşürülünce 2012 yazında açılacak yaz Kuran kursunun haddi-hesabı bile bilinmiyor. Arapça ilköğretimde seçmeli ders oluyor. Eğitim sistemine 4+4+4 gibi kesintili bir yapı getirilerek dinsel öğretime daha erken yaşlarda başlanmasının yolu açılıyor. Dün, 2005’te, bakan Hüseyin Çelik, ‘Bizdeki din dersleri gerçek din dersi değil.’ diyor. Bugün, ‘gerçek din derslerine’ geçmenin alt yapısı oluşturuluyor. (www.add.org.tr,
17.2 2012)

Günün Milli (=Dinci?!) Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, henüz Başbakanlık Müsteşarı olmamış iken;

“…Yine başlangıçta kurulurken ortaya atılan cumhuriyet ilkesinin zayıfladığını ve işlevini kaybettiğini görüyoruz. Halk için ve halk adına yönetim diye tarif edilen Cumhuriyet kavramının aslında bizim için çok fazla bir mâna ifade etmediğini söylememiz de mümkündür. Türkiye’de cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerine islam ile bütünleşmenin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin, laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha ademi merkezî, daha müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum.” buyurmuştu. (19 Mayıs 1995, Sivas)

Çoook minik (!) bir değişiklik yapıyoruz Dinçer’in söyleminde; istikrar ve öngörü bu denli olabilir (!?) :

Altı çizili son sözcüğü “uy-gu-lu-yo-rum” olarak yazıyor ve de okuyoruz..

Büyük Atatürk’ün uyarılarının ne denli yerli yerinde olduğu, yaşanarak bir kez daha deneylenmiştir.

• “ Dinden maddî çıkar sağlayanlar, iğrenç kimselerdir. İşte biz, bu duruma karşıyız ve buna izin vermiyoruz.
Bu gibi din ticareti yapan insanlar, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir.” (1930, Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, 1955, syf.116)

S o n u ç :

T.C. Devleti, nüfusunun %95’inden çoğunun inanç sahibi Müslüman olduğu gerçeğinin ayırdındadır. Müslümanların inanç
ve ibadet hizmetlerini bile Devlet yükümlenmiştir. Din eğitim ve öğretimi yapan kurumlar açılmış; buralarda Atatürkçü, aydın, akılcı, laik din adamları yetiştirilmesine çaba gösterilmiştir. Anadolu’da, hiçbir dönemde Cumhuriyet dönemindeki sayıda cami yapılmamıştır. Cumhuriyet’in başında sekiz bin cami, 12 kat artarak 95 bini geçmiştir nüfus 7 kat büyümüştür. Nüfus artışının çok üzerinde bir hızla cami yapılmıştır. Öyle ki, 88 yıldır günde 2-3 cami bitirilmektedir. Okulların bile ödenek kıtlığından elektrik-su faturaları ödenmediğinde kesilirken, camilere kamu kaynaklarından sürekli elektrik-su, bedelsiz arazi, maaşlı-lojmanlı imam sağlanmaktadır!

• Bu tür girişimlerle rejim hızla dinselleştirilerek, dahası dincileştirilerek (dindar değil dini dar!) demokratik-laik cumhuriyetin içinin boşaltılması çabaları sürdürülmüştür, tırmandırılmaktadır.

Fakat, Türk ulusu ve Devleti varlığını ancak inanç özgürlüğü içinde, çağın kaçınılmaz gereği olan us (akıl) ve bilim yolunda, güler yüzlü bir laikliği benimseyerek sürdürebilir. Geriye dönüş olanaklı değildir. Böyle bir tutum zamana ayak uyduramamak, çağın -ve de Kuran’ın- dışında kalmak olur.

Laiklik konusuna son vermeden önce, kimilerince ileri sürülen “devlet laik olur, insan ya da Müslüman laik olmaz” tuzağı üzerinde durulmalıdır :

Bu yanlıştır ve çarpıtmadır. Laikliği kabul eden insan laiktir, aynı zamanda Müslüman olabilir veya başka bir dine inanabilir. Türk Devrimi sayesinde Türkiye’de günümüzde milyonlarca laik Müslüman, yani laikliği kabul etmiş Müslüman vardır. Çok açıktır ki, laik Müslümanların pek çoğu tapınmalarını (ibadetlerini) eksiksiz, özgürce yerine getirebilmektedir. Hatta oruç tutmayanlar öldürülebilmektedir!

Aydınlanma Devrimi yayılıp kökleştikçe, laiklik kavramının daha da benimsenmesi ve iyice yaşama geçirilmesi doğaldır. Türkiye’nin dünyanın gelişmiş uygar ülkeleri arasına girmesi de buna bağlıdır. Yeryüzünde büyük bir coğrafyaya yayılan İslamiyet’te de öbür dünya dinleri gibi pek çok mezhep (din yorumu!) vardır. Bu insanlar kendilerini Müslüman olarak tanımlamaktadır fakat din anlayışları farklı olabilmektedir. Bu ayrımlar yüzünden, dinlerin mezhep yorumları oluşmuştur. Her mezhebin, öbür mezhepleri Müslüman kabul etmesi, onları hoş görmesi, barış ve kardeşliğin, İslamiyet’in bütünselliğinin gereğidir. Dolayısıyla Laik Müslümanlık da öbür mezhepler gibi dışlanmamalıdır.

Akşin’e göre; “Çok karılılığı kabul etmiyorsun, faizi, laikliği kabul ediyorsun, sen Müslüman değilsin!” demek bölücülüktür. Ayrıca İslamiyet’i şeriata, dolayısıyla Ortaçağa bağladığı için İslamiyet’in çağdaş toplumlara da yayılmasına engel olan, İslamiyet yararına olmayan bir tutumdur. Hıristiyan misyonerleri de Müslümanları Hıristiyan yapmak için aynı mantığı kullanıyorlar. Çok karılılığı reddediyorsun, o halde Müslüman değilsin.. Gel seni Hıristiyan yapalım..” diyorlar. (Prof. Dr. Sina AKŞİN, Ana Çizgileriyle Türkiye’nin Yakın Tarihi, Cilt 2, 1997, Cumhuriyet Kitapları)

Yazımızı Yüce Atatürk’ün kararlı uyarısı ile bağlayalım ve bir kez daha açıklıkla vurgulayalım ki;

• LAİKLİK TOPLUMSAL BARIŞTIR !

• “ Cumhuriyetimiz, öyle sanıldığı gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için çok kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. Gereğinde kurumlarımızı savunmak için gerekeni yapmaya hazırız.” (1923, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt III, syf. 71)

• Tarihin akışını geri döndürmek olanaksızdır. Uygarlık laiklik yönünde ilerleyecektir. Ne yazık ki Türkiye’yi, Anayasa Mahkemesi kararı ile laikliğe karşı eylemlerin odağı olan -ama diyelim bir cemile ile kapatılmayan!?- AKP yönetmektedir. Yıkamayacaklardır, tarihin olağan akışı kahirdir.. Bunda da bir “hayır olduğunu”, tevekkülle gönüllerine yatırmaları “çoook hayırlı” olacaktır inanırız.

Hıristiyanlık bir Kilise / Ruhban kurumu olduğu ve 1789’dan bu yana Hıristiyanlık yavaş yavaş politik alandan geri çekildiğinden, bu yakıcı sorun, Devletle-Kilise arasında, -ne yazık ki çok kanlı çekişmelerden sonra- devletin sekülerleşmesi, yurttaşın laikleşmesi ile uzlaşarak çözümlenmiştir.

İslam dünyasında “Dinciler” -dindarlar değil!- daha kaç zaman, toplumsal yaşamı zehir etmeyi sürdürecek ve tarihsel zamana er geç yenilerek inanç dünyalarını vicdanlarında yaşayarak topluma, başkalarına, İslamın özüne açıktan karşıt olmak üzere “şeriat”larını dayatmaktan vazgeçecekler?

İslam dünyasının ivedilikle Martin Luter’lere gereksinimi var..

Dışardan birileri, içerden sadık müritleri, ne hazindir ki,İslamı emperyalist kapitalizme “ILIMLI İSLAM” retoriği (takiyyesi) ile utanmadan kurban etmekteler.

Masum, saf Müslümanları kolayca aldatıyorlar; ya Tanrı’yı, varsa Tanrılarını ??

Nesnel Tarih Belgeleriyle “Ermeni Soykırımı” ve Atatürk’ün SÖYLEV’den Kanıtları

Dostlar,
Emperyalist Batı, bitmez psikolojik savaşını sürdürüyor bizimle.
Gene 24 Nisan ve gene 1915 senaryoları..Yazımız aşağıda..
Nesnel bilgi-belgelere dayalı, çok somut. ADD sitesinde de yayımlandı bu makalemiz eş zamanlı olarak..

Nesnel Tarih Belgeleriyle “Ermeni Soykırımı”
ve Atatürk’ün SÖYLEV’den Kanıtları..

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı (24.4.12, Ankara)
profsaltik@gmail.com

1. “Soykırım” (Genocide), rastgele kullanılabilecek sıradan bir suçlama değildir. Bu ağır suçun tanımı, “BM Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”nde yapılmıştır (Aralık 1948) . Ulusal, etnik veya dinsel bir kümenin tümüyle yok edilmesi kastıyla karşılaşmasıdır. Bu eylemin kesinleşmiş bir mahkeme kararına dayanması gereklidir. Ortada böyle bir mahkeme kararı yoktur. Ancak, Hitler Almanya’sında Yahudilere yönelik toplu öldürme eylemleri, Nürnberg Mahkemesi tarafından “soykırım” olarak kesin hükme bağlanmıştır ve hukuksal olarak doğrudur.

2. “Soykırım suçu”nun hukuksal çerçevesine gelince : Hukuksal zemini tanımlayan metin, 1948 Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesidir. Bu uluslararası hukuk metnine göre; soykırım suçunun tüzel kişilere değil, gerçek kişilere atılması gerekmektedir.
Ayrıca işlendiğinde “suç” olarak tanımlanmamış herhangi bir eylemin, geriye dönerek “suç” olarak tanımlanması, Ceza hukukunun en temel ilkelerinden olan “suçun yasallığı” ilkesine aykırıdır.
Ek olarak, eylem sahibinin bir “suç işleme kastıyla” söz konusu davranışı sergilemesi gereklidir ki, bu öge de karşılık bulmamaktadır. Aşağıda da değinildiği gibi, bir askeri zorunlukla adeta nefsi müdafa yapılarak “tehcir” zorunluğu yaşanmıştır.
Nitekim ünlü tarihçiler B. Lewis ve J. McCarty “Ermeni Soykırımı” suçlamasını bu nedenle yadsırken, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarında yaşananları bir “savaş trajedisi” (karşılıklı kırım) olarak tanımlamıştır. Sözde “Ermeni Soykırımı” suçlamaları, bunca açık hukuksal gerçeklik ve gerekliliğe karşın yine de, halkı ve ülkesiyle Türkiye’ye yükleniyor. Gerçekte bu suçlama hiçbir hukuksal geçerlik taşımayıp, sosyal psikolojik açıdan bir yansıtma, tehcir travmasına sapkın bir tepkidir.

3. I. Dünya Savaşı’nın ardından141 İttihat ve Terakki Partisi yöneticisi “Ermenilere dönük toplu katliam” suçlamasıyla 3 yıl kadar Malta’da tutuklu kalmıştır (Sevr Antlaşması gereğince). Soruşturmayı yürüten İngiltere Kraliyet Başsavcılığı, yetkili hukuksal organ olarak, sanıklara atılı suça ilişkin hukuksal kanıt olmadığından, dava açamamış, bir tür takipsizlik kararı vermiştir.

4. “Soykırım” savlarının temel dayanağı olarak son dönemlerde sunulan “tehcir uygulaması, 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerinin, 1977 tarihli Ek 2 Protokolü uyarınca “askeri gereklilik” kapsamında sayılmalıdır. I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ermenileri silahlanarak isyan etmiş ve Osmanlı topraklarını işgal eden Çarlık Rusya’sı ile birlikte, Rus askeri üniformasıyla savaşa katılmışlardır. Tehcir uygulaması “askeri zorunluluk ” kapsamında değerlendirilmelidir.

5. Soruşturmayı yürüten Londra’daki İngiliz Kraliyet Başsavcılığı, işgal altındaki Osmanlı arşivinin yanında, İngiltere ve Amerika’da da bu kişiler aleyhine “hukuksal olarak geçerli” hiçbir “katliam / kırım” kanıtı bulamamıştır. Bu nedenle “kovuşturmaya yer olmadığı”
hükmüne vararak İttihat ve Terakki yöneticilerinin serbest bırakılmalarını sağlamıştır.

6. Bu sorun için doğru bir adres de Uluslararası Adalet Divanı’dır. Haksız suçlamayı hukuksal olarak çürütmek gerekir. Türkiye, Uluslararası Adalet Divanı’na, “Fransa Senatosu’nun aldığı karar yasal mıdır?” sorusunu yöneltmelidir. Şimdiye dek belli kaygılarla böyle bir girişim yapılmamıştır. Gelinen yerde artık bu girişim sonuç alıcı olabilir. Gerekli lobicilik altyapısı sağlanarak, olgunlaştırılmış
bir başvuru Uluslararası Adalet Divanı’nın önüne konmalıdır.

Atatürk Kaynakçaları Ne Diyor ?

Ermeni haber ajansı Novosti Armenii’nin yayımladığı, Mustafa Kemal Atatürk’ün ABD’li Amiral Bristol’e 7 Mart 1920’de gönderdiği telgrafı paylaşalım (Cumhuriyet, 29.08.09) :

“Topraklarımızın müttefiklerce işgal edilmesi halkımıza zarar verdi. Oysa biz Mondros Ateşkesi ile barış sağlanacağını düşünüyorduk. Durumun değişeceğini ve barış görüşmeleri yapılmasıyla ilgili
adil ve yansız kararlar alınmasını bekliyorduk. Ama kendi çıkarlarının peşinde koşanlar, Anadolu’da 20 bin Ermeni’nin öldürüldüğü yalanını uydurdu. Müttefiklerin ve Amerikan yönetiminin bu yalanlara inanmayacağını düşünüyorduk, çünkü gizli servisleri bütün Anadolu’da faaliyet gösteriyor. Herkes Maraş ve Urfa’daki çatışmalarda Türkler, Fransızlar ve onların safında savaşan Ermenilerin kayıp verdiğini biliyor.

Ama bu bir katliam değil!

Ermeni askerlerinin Müslümanlara saldırmasına yerel halkın gösterdiği direnişin doğal sonucu. Müttefikler insanlara eşit davransa, Ermenileri bazı görevlere atayıp silahlandırmasa,
çatışmalar çıkmazdı. Müttefik ordularına ve Amerikan yönetimine Ermeni katliamı propagandasıyla ilgili gerçek konusunda Dünya kamuoyunu aydınlatma ve Türk halkının adını alçak ve iğrenç suçlamalardan temizleme çağrısında bulunuyoruz.”

SÖYLEV’de Ermeni Sorunu :

Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira Hey’eti ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tıpkı Rum hazırlığı gibi ilerliyor. (s. 2)
Milli kuruluşlar siyasi amaç ve hedefleri Vilayet-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin kuruluş amacı da (tüzüklerinin
2. maddesi), Doğu illerinde oturan bütün halkın dini ve siyasi haklarının serbestçe kullanılmasını sağlayacak meşru yollara başvurmak, bu illerdeki müslüman halkın tarihi ve milli haklarını gerektiğinde medeniyet dünyası karşısında savunmak, Doğu illerinde yapılan zulüm ve cinayetlerin sebepleri ile bunları işleyenler ve sebep olanlar hakkında tarafsız soruşturma yapılarak suçluların sür’atle cezalandırılmalarını istemek. Yerli halk ile azınlıklar arasındaki anlaşmazlığın giderilmesine ve eskiden olduğu gibi iyi ilişkilerin sağlamlaştırılmasına gayret etmek, savaş durumunun
Doğu illerinde yarattığı yıkım ve yoksulluğa, hükümet nezdinde teşebbüslerde bulunarak elden geldiğince çare aramaktan ibaretti. (s. 3) İstanbul’daki yönetim merkezinden verilmiş olan bu direktife uygun olarak Erzurum şubesi, Doğu illerinde Türk’ün haklarını korumakla birlikte;

Ermeni göçü sırasında görülen kötü davranışlarla halkın hiçbir ilgisi bulunmadığını,

Ermeni mallarının Rus istilasına kadar korunduğunu, buna karşılık müslümanlara pek gaddarca davranıldığını; hatta verilen emre aykırı olarak, göçten alıkonan bazı Ermenilerin koruyucularına karşı yaptıkları kötülükleri, güvenilir belgelerle medeniyet dünyasına duyurmaya ve Doğu illerine dikilmiş olan hırs yüklü bakışları hükümsüz bırakacak çalışmalar yapmaya karar veriyor (s. 3)
… Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin kuruluşuna yol açan asıl sebep ve düşünce, Doğu illerinin Ermenistan’a verilmesi ihtimali oluyor. Bu ihtimalin gerçekleşmesinin de Doğu illeri nüfusunda Ermenilerin çoğunlukta gösterilmesine ve tarihi haklar bakımından onlara öncelik tanınmasına çalışanların, ilmi ve tarihi belgelerle dünya kamuoyunu aldatmayı başarmalarına ve bir de Müslüman halkın Ermenileri topluca öldüren barbarlar olduğu iftirasının bir gerçekmiş gibi kabulüne bağlı olduğu düşüncesi ağır basıyor. İşte bundan dolayıdır ki, dernek, aynı gerekçeye dayanarak ve aynı yollardan yürüyerek tarihi ve milli hakları savunmaya çalışıyor. (s. 4)

Kışkırtmalar

Efendiler, Amasya’da görüşmelere başladığımız 20 Ekim günü, alınan bilgilerin özeti şuydu: İstanbul’da, Hürriyet ve İtilaf Partisi, Askeri Nigahban Cemiyeti ve Muhipler Cemiyeti bir blok kurdular. Bu blokla, Ali Kemal ve Sait Molla gibi kimseler, azınlıkları sürekli olarak Kuva-yı Milliye aleyhine kışkırtmaya başladılar.

Rum ve Ermeni patrikleri, Kuva-yı Milliye aleyhine İtilaf Devletleri temsilcilerine başvurdular.

Ermeni Patriği Zaven Efendi, Neologos gazetesinde yayınladığı bir mektupla, son Milli Mücadele hareketinden dolayı Ermenilerin göç etmekte olduklarını ilan etti. (s. 178)

“..Şüphe edilmemek gerekirdi ki; Ermeni katliamı konusundaki sözler, gerçeğe uygun değildi. Aksine, güney bölgelerinde, yabancı kuvvetler tarafından silahlandırılan Ermeniler, gördükleri koruyuculuktan cür’et alarak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmakta idiler. İntikam düşüncesiyle her tarafta insafsız bir şekilde öldürme ve yok etme siyaseti gütmekte idiler. Maraş’taki feci olay bu yüzden çıkmıştı. Yabancı kuvvetleri ile birleşen Ermeniler, top ve makineli tüfeklerle Maraş gibi eski bir Müslüman şehrini yerle bir etmişlerdi. Binlerce çaresiz ve suçsuz ana ve çocukları işkenceyle öldürmüşlerdi. Tarihte bir benzeri görülmemiş olan bu vahşeti yapan Ermenilerdi. Müslümanlar yalnız namuslarını ve canlarını korumak için karşı koymuş ve kendilerini savunmuşlardı. Yirmi gün süren Maraş katliamında, Müslümanlarla birlikte şehirde kalan Amerikalıların, bu olay hakkında İstanbul’daki temsilcilerine çektikleri telgraf, bu faciayı yaratanları, yalanlanamayacak bir şekilde ortaya koymakta idi. Adana ili içindeki Müslümanlar, tepeden tırnağa kadar silahlandırılmış olan Ermenilerin süngülerinin baskısı altında her dakika öldürülmek tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyorlardı. Canlarının ve bağımsızlarının korunmasından başka bir şey istemeyen Müslümanlara karşı uygulanan bu zulüm ve yok etmek politikası, medeni insanlığın dikkatini çekecek ve onları insafa getirecek nitelikte iken, aksinin yapıldığını iddia ederek ondan vazgeçilmesini isteme gibi bir teklif nasıl ciddi olarak kabul edilebilirdi? (s. 260,261)

Doğu Cephemizde Ermenilerle Savaş Başlıyor.. Arzu buyurursanız
o günlerin doğu sınırlarımızdaki ciddi işlerine geçelim: Yüksek hey’etinizce de bilinmektedir ki, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan beri Ermeniler, gerek Ermenistan içinde, gerek sınıra yakın yerlerde, Türkleri toplu olarak öldürmekten bir an geri durmuyorlardı.
1920 yılının Sonbaharında Ermenilerce yapılan zulümler dayanılmaz bir kerteye geldi ve Ermenistan seferine karar verildik. 9 Haziran 1920 tarihinde, Doğu bölgesinde geçici seferberlik ilan ettik. 15’nci Kolordu Komutanın Kazım Karabekir Paşa’yı Doğu Cephesi Komutanı yaptık. 1920 Haziranında, Ermeniler, Oltu’da kurulan, mahalli
Türk yönetimine karşı hareketle, o bölgeyi ele geçirdiler. Dışişleri Bakanlığımız tarafından Ermenilere 7 Temmuz 1920’de bir ültimatom verildi. Ermeniler aynı şekilde hareketlerine devam ettiler. Sonunda, seferberlikten üç buçuk dört ay kadar sonra, Ermenilerin Kötek, Bardiz bölgelerinde toplanan kuvvetlerimize taarruzu ile savaşa başlandı. Ermeniler, 24 Eylül 1920 sabahı Bardiz cephesinden baskın şeklinde yaptıkları genel bir taarruz ile başarıya ulaştılar. …

Ermeniler geri püskürtülüp girdikleri bölgelerden atıldılar. Ordumuz 28 Eylül sabahı ileri harekete geçti. … Ordu, 29 Eylülde Sarıkamış’a girdi, 30 Eylülde Göle işgal edildi. Fakat bazı sebepler ve düşüncelerle 28 Ekim 1920 tarihine kadar, bir ay, Sarıkamış-Laloğlu hattında kaldı.

Efendiler, savaş alanında verilecek emri bekleyen Doğu Ordumuz,
2 Ekim 1920 günü Kars üzerine harekete başladı. Düşman, direnmeksizin Kars’ı terk etti. Kars 30 Ekimde tarafımızdan işgal edildi. 7 Kasım tarihinde birliklerimiz, Arpaçay’ına kadar olan bölgeyi ve Gümrü’yü ele geçirdi. Ermeniler, 6 Kasımda ateşkes ve barış için müracaat etmişlerdir. Biz de ateşkes anlaşmasının maddelerini, Dışişleri Bakanlığı vasıtasıyla, 8 Kasımda Ermeni ordusuna bildirdik. 26 Kasımda başlayan barış görüşmeleri 2 Ocak’ta son buldu ve 2/3 Ocak gecesi Gümrü Antlaşması imzalandı. (s. 331-333)
Atatürk’ten Tarihsel Yanıt (Hürriyet – 08.05.2005)

Ermeni diasporasının son zamanlarda giderek artan soykırım iddialarını, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, uzun yıllar önce “Dünya efkârı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya
mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz.” sözleriyle yanıtlamıştı. Dünyanın, Ermeni tehciri konusunda Türk devletine karşı haklı bir ithamda bulunamayacağını belirten Atatürk, o dönemde yaşananları, ”Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı.” sözleriyle anlatmıştı.

Türk Köylerindeki Ermeni Terörü

Atatürk, 26 Şubat 1921’de Amerikalı gazeteci Clanence K. Streit’in sorusu üzerine, Ermeni tehcirine ilişkin şu tarihsel gerçekleri dile getirdi:

“Düşmanca ithamda bulunanların sürdükleri büyük mübalağalar dışında Ermenilerin tehciri meselesi aslında şuna inhisar etmektedir:
Rus Ordusu 1915’te bize karşı büyük taarruzunu başlattığı bir sırada o zaman Çarlığın hizmetinde bulunan Taşnak Komitesi, askeri birliklerimizin gerisinde bulunan Ermeni ahalisini isyan ettirmişti. Düşmanın sayı ve malzeme üstünlüğü karşısında çekilmeye mecbur kaldığımız için kendimizi daima iki ateş arasında kalmış gibi görüyorduk. İkmal ve yaralı konvoylarımız acımasız bir şekilde katlediliyor, gerimizdeki köprüler ve yollar tahrip ediliyor ve Türk köylerinde terör hüküm sürdürülüyordu. Bu cinayetleri işleten saflarına eli silah tutabilen bütün Ermenileri katan çeteler, silah,
cephane ve iaşe ikmallerini, bazı büyük devletlerin daha sulh zamanından itibaren kendilerine kapitülasyonların bahşettiği dokunulmazlıklardan istifade ve bu maksada matuf olarak
büyük stoklar husule getirmeye muvaffak oldukları Ermeni köylerinde yapıyorlardı.”

İNGİLİZLERİN İRLANDA’YA REVA GÖRDÜĞÜ MUAMELE

Büyük Önder Atatürk, Ermeni tehciri ve Ermeni çetelerinin yaptıkları katliamlar konusundaki görüşlerini de şu sözlerle dile getirmişti:
“İngilizlerin sulh zamanında ve harp sahasından uzak olarak İrlanda’ya reva gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir şekilde bakan dünya efkarı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz.”

“Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı.”

“Gerek umumi harp sırasında gerek mütarekeden sonra Ermeniler ve Rumlar tarafından Müslüman ahaliye yapılan mezalim üzerinde durmak uzun bir hikaye olur.”

“Brest Litovks Muahedesi’nin akdini müteakip Rusların şark vilayetlerimizi tahliyeye başladıkları sırada Ermeni çetelerinin yapmış oldukları katliam ve tahribat kafi derecede herkesin malumudur.

Prof. Dr. NORMAN STONE’UN NESNEL TARİHSEL DEĞERLENDİRMELERİ

“Diaspora Ermenileri, ‘tarihçilerin’ soykırım davasını kabul ettiğini söylüyor. Ortada, diasporanın çizgisini onaylayan ‘soykırım uzmanları birliği’ olarak nitelendirilen saçma bir örgüt var; ancak bunlar kim ve ne tür ehliyetlere sahipler? Ruanda, Bosna ve hatta Auschwitz hakkında bir şeyler biliyor olmak, onlara 1915’teki Anadolu’yu tartışma yetkisi vermez…”

Prof. Norman Stone’dan aktaralım :

Türkler soykırım yapmadı !

Söylenmesi gereken ilk şey, ‘soykırım’ işi hiçbir zaman kanıtlanmadı. Gösterilen en iyi kanıtlar dolaylı düzeyde ve İngilizler, İstanbul’u işgali sırasında hiçbir zaman doğrudan bir kanıt ya da belge bulamadı. İngilizler, Türklere karşı kanıt bulmak amacıyla önde gelen kimi Türkleri Malta’da tutsak etti; ancak hiçbir şey bulamadılar. İngilizler, Amerikalılara bir şey bilip bilmediklerini sorduklarında aldıkları yanıt yalnızca ‘hayır’ dı. Sonuç, olduğu iddia edilen ‘soykırımın’ hiçbir zaman doğru düzgün bir mahkeme sürecine konu olmamasıdır. .. gerçek şu ki, İngiliz kanun adamları
açık bir biçimde tutsaklarını yargılamak için ellerinde yeterli kanıtın bulunmadığını söyledi..”

Gerçek şu ki, ortada bir “soykırım” kanıtı yok, bir bakıma Ermenilerin imha edildiğini gösteren hiçbir belge ortaya çıkmadı.
Ancak düzmece bir kanıt var..

Ermeniler düzmece dokümanları öne sürüyor..

Gerçek şu ki Ermeni diasporası bu iddialarını doğru düzgün bir mahkeme sürecine taşımadı.

Fransız ya da başka bir parlamentonun cevabın ne olduğuna dair hüküm vermesi açıkça kepazeliktir.

Fransa’da gerçeği haykırmaya hazırım…

“TÜRKLER, HIRİSTİYANLARI KATLEDİYOR” İDDİALARI”

1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin aldığı yaraları saramadığını gören büyük devletler, İstiklal peşinde koşan Ermenilere yardım ederek Tiflis’te Taşnak, İsviçre’de Hınçak teşkilatlarını kurmalarına ve silahlı mücadele başlatmalarına yardımcı olmuşlardı. Osmanlı Devleti’nin Balkan Harbi’nden de mağlup çıktığını gören Rusya, İngiltere ve Fransa bir taraftan Türkiye’yi aralarında paylaşma planları, diğer taraftan da Taşnak ve Hınçak teşkilatına her türlü silah ve para yardımı yapıyordu. Bu 3 devlet, Türkiye aleyhine başlattıkları çalışmaları ve 1. Dünya Savaşı’nda Türkiye’yi tasfiye etme hareketlerini kendi kamuoylarına kabul ettirebilmek için kiliseleri de devreye sokarak büyük bir propagandaya girişmişlerdi.

Bu amaçla kitaplar yayınlayan ve toplantılar düzenleyen ülkeler,
”Müslüman Türkler, Hıristiyan halklara zulmediyor, onları katlediyor.
Hıristiyan halkları kurtarmak için Türkiye’yi ve Türkleri cezalandırmamız gerekiyor. İşte bu maksatla Türklere karşı harp ediyoruz.” temasını işlemişlerdi. Büyük Önder ATATÜRK, bu gerçek dışı propagandanın öncülüğünü yapan İngiliz Başbakanı Lloyd George ve Fransız Başbakanı George Clemenceau’ya şu çarpıcı sözlerle yanıt vermişti:

“Milletimiz aleyhinde söylenenler bütünüyle iftiradır. Milletimizin zalim olduğu iddiası baştan başa yalandır. Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabancı unsurların inanç ve adetlerine riayet etmemiştir. Hatta denilebilir ki, başka dinlere mensup olanların dinine ve milliyetine riayetkar olan yegane millet bizim milletimizdir.
Fatih, İstanbul’da bulduğu dini ve milli teşkilatı olduğu gibi bıraktı. Rum Patriği, Bulgar Eksarhı ve Ermeni Kategikosu gibi Hıristiyan din reisleri imtiyaza sahip oldu. Kendilerine her türlü serbestlik verildi. İstanbul’un fethinden beri, Müslüman olmayanların mazhar bulundukları bu geniş imtiyazlar milletimizin dinen ve siyaseten dünyanın en büyük müsaadekar ve civanmert bir milleti olduğunu ispat eden en büyük delilidir.”

Sonuç :

• Tehcir bir zorunluluktu.
• Tehcir’de Ermenilere katliam yapılmamıştır.
• Tehcir edilenler yaşamdadır.
• Tehcir, Ermeni çetelerinin Türklere yaptığı katliamlardan doğan kin ve düşmanlıktan dolayı, bir yönüyle Ermenilerin yaşamını kurtarmıştır.
• Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşı sırasında katliama uğrayan,
asıl soykırım girişimine tabi tutulan Türklerdir.
• Türkleri ve Ermenileri, birbirlerini kırmaları için Doğu’da önce Ruslar, sonra İngilizler, Güney’de Fransızlar kışkırtmışlardır.
• Ermeni kırımı yalandır, uydurmadır, iftiradır, İngiliz propagandasıdır.
• “Ermenilere kırım yaptınız” konulu saldırılar, tarihi gerçeklere değil, siyasal emellere dayanmaktadır.
• Siyasal emel topraktır, Türkiye’nin Doğusunda “Kafkas Seddi” oluşturmaktır.
• Bu projede, Kürtçülük ve Ermenicilik birer araçtır ve paralel kullanılmaktadırlar.

Türkiye ne yapmalı ??

Prof. Dr. Norman Stone’a göre :

“Eğer Fransız yasası onaylanırsa, o zaman Türkler eyleme geçmek için hazır olmalı, aksi takdirde tazminat için devasa rakamlar ödeme riski ile karşı karşıya kalacaktır. Örgütlenmek gerekmektedir. Ben gönüllü olarak Fransa’da sıkıntı çıkarabilirim: Halka açık bir konferans vermek ve tüm “Ermeni soykırımı” tezi içinde neyin yanlış olduğuna işaret etmek benim için çok kolay olurdu -aslında sadece Veinstein’in makalesini de okuyabilirim (ya da o dönemin önde gelen ismi Alman General Bronsart von Schellendorf’un makalesini).
Fransız hükümeti muhtemelen bir süre için beni cezaevine koymak için yeteri kadar sıyırmış olacaktır (aslında bu suçu, çok sayıda Afrikalının köle ticaretine dahil edildiğine işaret etmek olan ve bazı kölelerin bu ticaretin kendilerini yamyamlıktan koruduğu için götürülmeye gönüllü olduğunu yazdığı için cezalandırılan saygın bir Fransız tarihçiye de yapılmıştı). Ancak birisinin çıkıp da, parlamentonun yetkisinin saçma bir şekilde suistimal edilmesine ve neredeyse yüz yıl önce ve iki bin kilometre uzaktaki ve dilini bugün sadece çok az sayıda insanın konuşabildiği bir ülkedeki
bir olay hakkında tarihçilere ne söylemeleri gerektiğini dikte eden bir parlamentoya karşı bir duruş benimsemesi gerekmektedir..”

Sonsöz :

Türklere dönük “soykırım suçlaması”, aslında emperyalist Batı’nın kirli bilinçaltını sözde arıtmaya dönük, iyi bilinen ama boşuna bir, “usa bürünme” (rasyonalizasyon) denen ruhsal savunma aracıdır. Zamanla ortaya çıkacak yeni belgeler ve bilim namusu taşıyan nesnel tarihçilerin çabaları, bir kez daha, çarpıtılan gerçeği boş bir eldiven gibi bu utanmazların yüzlerine çarpacaktır.

101. Yılında 18 Mart 1915 Utkusu

101. Yılında 18 Mart 1915 Utkusu


Dostlar
,

18 Mart Çanakkale Deniz Utkusu’nun 94. yılında, 18 Mart 2009 günü
Girne Amerikan Üniversitesi Öğrenci Topluluklarının çağrılısı olarak bir panele katıldık.

KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rahmetli Sayın Rauf Denktaş da panelin onur konuşmacısı idi.
Kendileriyle bir kez da aynı masada olmaktan çok keyif aldık.
Kahraman Denktaş’ı saygı, rahmet ve şükranla anıyoruz..

94. Yılında 18 Mart 1915 Utkusu” başlıklı bir görsel sunumuz oldu.

Girne Amerikan Üniversitesi Öğrenci Toplulukları Etkinliği kapsamında
üniversitenin web sitesinde de yer aldı.

6 yıl sonra bu sunumun yansılarını web sitemize koyarak sizlerle paylaşmak istiyoruz.
İzlemek için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

18_Mart_2004_Kıbrıs_GAU_Ahmet_Saltik

Asıl Kurtuluş Savaşımızın da önünü açan bu görkemli utkuyu,
tarihte örneği görülmemiş bir özveri ile sürdüren ve başarıya ulaştıran askerlerimizi,
gazi ve şehitlerimizi ve de eşsiz komutan Yarbay Mustafa Kemal‘i
sözcüklerle aktaramadığımız ölçüde minnet ve şükranla anmaktayız.

ÇANAKKALE TÜRKÜSÜ‘nü dinlemek için lütfen tıklar mısınız ??

http://webtv.hurriyet.com.tr/2/46735/0/1/canakkale-turkusu-farkli-yorumlandiaspx

Emaneti koruyacak ve geleceğe onurla, şan ve şerefle taşıyacağız..

Andımızdır ve boynumuzun borcudur.

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 18.3.16

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
p
rofsaltik@gmail.com