Resmi, formal ve gerçek işsizlik

Resmi, formal ve gerçek işsizlik

Prof. Dr. D. Ali ERCAN
ADD Bilim Danışma Kurulu Başkanı
daliercan@gmail.com, 17.8.12

Değerli arkadaşlar,

İş ve işsizlik konusunda söylenenler, ister iktidar tarafından ister
muhalefet tarafından olsun yanlıştır..

Önce “iş”in ne olduğunu tanımlayalım ki işsiz olmak ne demektir anlaşılsın..

Toplumda “işi olmak” demek, kamu sektöründe, devlette, belediyelerde veya
özel sektörde herhangi bir kurumun maaş bordrosunda adı bulunmakla eşdeğer
bir kavramdır maalesef; işin gerçek üretimle ilgisi görmezden gelinir…

Bu anlamda alırsanız Türkiye’deki formal işsizlik, ekonomistlerin üzerinde
uzlaştıkları %20 dolayındadır.. 18-65 yaş arası çalışabilir toplum kesimi
(A. Saltık’ın eki : toplam işgücü arzı) nüfusun % 50’sidir; Yani 82 milyonluk Türkiye’de çalışabilecek durumda olan (kadın + erkek) yaklaşık 40 milyon insanın 8 milyonu
işsiz sayılıyor; Hükümet, çalışabilir durumda olan nüfus kesimini TÜİK verilerine
dayanarak, 25 milyon olarak alıyor ve yalnızca 2,5 milyon insanın (%10)
işsiz olduğunu söylüyor.

Öte yandan, işi reel üretimle ilişkilendirirseniz; o zaman Ülkemizin toplamda
ne ürettiğine bakılır.. Ülkemiz yılda yaklaşık 100 milyon ton petrol eşdeğeri
toplam enerji kullanarak 800 milyar $ düzeyinde bir ulusal gelir elde ediyor..
(A. Saltık’ın notu : 2011 sonunda 772,3 milyar $)

Oysa bu denli gelir Almanya’da veya Japonya’da 2,5 kez daha az enerji/iş
karşılığıdır. Almanya’da çalışan her 1 işçi karşılığı Türkiye’de 2,5 kişi
kullanılıyor veya her 2,5 işçiden 1,5 işçi “üretmeyen işçi” konumunda demektir…

Matematik anlatım ile Türkiye’de 15/25=0,6 oranında gerçek (reel) işsizlik vardır…

Sonuçta rahatlıkla şunu söyleyebiliriz :

Türkiye’de;

“resmi” işsizlik oranı %10,

“formal” işsizlik oranı %20 ve

“gerçek” işsizlik oranı ortalama %60’tır!

16 milyon insanın emeğidir aslında 80 milyonu besleyen, yaşatan.
Yani toplumda her 5 kişiden 1’i gerçekten çalışıyor, üretiyor
(sanayi, tarım ve hizmet alanlarında); öbürleri ondan geçiniyor. æ

Ahmet Saltık arşivinden

Basit yaşam… düşündürücü bir görsel..

Dostlar,

Meksikalı, sade ama yaşamı dolu dolu yaşayan bir balıkçı ile

Kapitalizmin insan olmaktan çıkarıp kör bir kâr hırsına tutsak ettiği bir ABD’linin
düşündürücü söyleşini izleyeceksiniz..

Büyük Atatürk’ün sözleri aşağıda..

Sevgi ve saygı ile. 17.8.12

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

basit_yasam

Mustafa Balbay’dan Başbakan’a Mektup-11

Dostlar,

Mustafa Balbay 1261 gündür tutuklu.
• Hücrede 537. gün.
• Milli irade 433 gündür tutuklu.

Ama Başbakan RT Erdoğan;”ÜSTÜNLERİN HUKUKUNDAN HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNE geçtik..” diyor ??
Balbay ve tüm öbür tutsak yurtseverleri özlemle kucaklıyorum.

Dr. Ahmet Saltık www.ahmetsaltik.net, 17.8.12,

===================================================================

GÜNDEM

Mustafa Balbay
ankcum@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet 14.08.2012

Başbakan’a Mektup-11

Sayın Başbakan,

Silivri’de yürümekte olan davalarla ilgili 5 Ağustos Pazar günü yaptığınız değerlendirmelerle pek çok konuyu yeniden gündeme taşıdınız.
Yargı bağımsızlığına, hukuka, adalete değinirken sık sık yaşadığınız deneyimden de örnek veriyorsunuz.

5 Ağustos’ta da öyle yaptınız; şöyle dediniz:

“Ben Milli Eğitim Bakanlığı müfredatında yer alan, ders kitaplarına girmiş
bir şiiri okuduğum için hapis yattım.”

Ardından eklediniz:
“Suçum neydi bilmiyorum.”

O an kendimden şüphe ettim. Acaba bir Silivri sanığı mı dinliyordum?

Siz, 12 Aralık 1997’de Siirt’teki açık hava toplantısında Ziya Gökalp’in şiirini okudunuz.
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM), yani bugünün özel yetkili mahkemesi (ÖYM) size
“halkı din ve ırk farklılığı gözeterek açıkça kin ve düşmanlığa tahrik etmek”suçundan 10 ay hapis cezası verdi. 24 Eylül 1998’de karar Yargıtayca onaylandı. Bütün yargılama bir yıldan az sürdü.

10 ay hapsin karşılığı da 4 aydı. Yatış koşullarınızı önceki mektuplarda yazmıştım.
***

Sayın Başbakan,
Yıllardır o 4 ayın acısını her fırsatta dile getirmektesiniz.
Ya bugün, sizin başbakanlığınız döneminde 4 yıldır tutuklu olarak yargılanmakta olanlar?
Onlar başka Tanrı’nın çocukları mı?
Konuşmanızda eski Genelkurmay başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ’un tutuklu yargılanmasından duyduğunuz rahatsızlığı açıkça dile getirmekle kalmadınız,
Başbuğ’la ilgili iddiaları da yorumladınız.

Aynen şöyle dediniz: “Suçlamalar insafsız, çirkin!”

Başbuğ’un avukatı İlkay Sezer bile iddianameyi eleştirirken bu kadar ileri gitmedi.
Yani Başbuğ’un avukatını da geçtiniz!

Aklıma ilk gelen saptama olarak, siz bu davanın savcısıydınız,
avukatı mı oldunuz, demeyeceğim. Sadece şunu anımsatmakla yetineceğim:

Başbuğ, varlığı iddia edilen “Ergenekon terör örgütünün” yöneticisi olmakla suçlanıyor. Ben ve pek çok kişi de üyesi olmakla suçlanıyoruz.

Böyle bir terör örgütünün varlığı konusunda görüşüne başvurulabilecek kişilerden biri olarak Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) eski Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür dinlendi. Sizin televizyon konuşmanızdan bir gün sonra ifade veren Eymür’ün sözleri gazetelere şu başlıklarla yansıdı:

“Pek çok şey bilirim ama, Ergenekon’u bilmem…
Ergenekon’la ilgili bilgilerim kulaktan dolma…”
***

Sayın Başbakan,
Konuşmanızda TSK mensuplarının tutuksuz yargılanmasından yana olduğunuzu söylediniz. NATO’da görevliyken çağrıldığı için Türkiye’ye dönme inceliği gösteren,
mahkeme karşısına çıkarılınca da “yurtdışına kaçma şüphesiyle” tutuklanan subay örneğini verdiniz.

Bu duruşunuz, özel yetkili mahkemeleri hedef aldığınızı, hatta tanımadığınızı gösteriyor. Zaten 3. yargı paketiyle onları fiilen tasfiye ettiniz. Ancak onlar da
sizi tanımıyor Sayın Başbakan! Meclis’ten çıkan 3. yargı paketinin tutukluluğa ilişkin bölümlerini uygulamama kararı aldılar.

Siz bu mahkemeler için, “Devlet içinde devlet oldular” dediniz.
MİT müsteşarınızı onlara teslim etmediniz.
Eski Genelkurmay başkanınızı verdiniz, alamıyorsunuz!
Bu mahkemeler, ellerindeki davaları bitirecekler ve tasfiye olacaklar.
Böyle bir tabloda, o davaların tutuklu sanıkları “Hukuka güveniyoruz” diyebilir mi?
Başbakan olarak sizin güvenmediğiniz mahkemelere biz nasıl güvenelim?

Özel yetkili mahkemeleri, ellerine geçirdikleri sanıklarla baş başa bırakıp
kenara çekildiniz.

“Üstünlerin hukukundan, hukukun üstünlüğüne geçtik” dediğiniz durum buysa…

Ben de yeni anayasayım.

Kaygılarımla.

Hoşgelişler olacak sevgili Balbay,
Hoşgelişler..
Biraz daha sabır..
Az kaldı hem de çok az..
Tüm tutsak yurtseverlere sevgi-saygı ve özlemle..
Dr. Ahmet Saltık, www.ahmetsaltik.net

Güle güle büyük usta Müşfik Kenter, güle güle..

Tiyatro Aşığı Üstat Müşfik Kenter’i Yitirdik..

Türk tiyatrosunun duayen ismi Müşfik Kenter’in yaşamını yitirmesi,
sanat topluluğu ve biz sevenlerini son derece üzdü.

İstanbul’da 1932’de dünyaya gelen sanatçı, 1947’de Ankara Devlet Tiyatrosu
Çocuk bölümünde tiyatroya başladı. Daha sonra Ankara Devlet Konservatuvarı
Tiyatro Bölümü’nde eğitim gördü. Sanat yaşamına, Devlet tiyatrosunda oynadığı
Oğuz Ata oyunu ile başladı.

Müşfik Kenter, Yıldız Kenter, Muhsin Ertuğrul ile birlikte oyunlar sergiledi.
Şükran Güngör ve Kamuran Yüce ile bu dönemde bir araya gelerek bu dörtlü uzun yıllar tiyatro yaptı.

Müşfik Kenter ve arkadaşları, 1960-1961 arasında Site Tiyatrosunu kurdu.
1962’de adını Kent Oyuncuları olarak değiştirdiler. İki kardeş ve Şükran Güngör, 1968’de İstanbul’da Kenter Tiyatrosunun binasının inşaatını tamamladılar.

Sanatçı İngiltere, Amerika, Fransa, Almanya, Yugoslavya, Kıbrıs gibi
birçok ülkede oyunlar sergiledi.

1966’dan buyana çeşitli ödüller aldı. Bunlar sırası ile;

1966 – 3. Antalya Film Şenliği – En İyi Erkek Oyuncu – Bozuk Düzen

1993 – Olağanüstü Yorum Ödülü – Konken Partisi

1997 – 1. Afife Tiyatro Ödülleri – Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü

2002 – 6. Afife Tiyatro Ödülleri – En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

2005 – 8. Uluslararası Kukla Festivali Onur Ödülü idi.

Işıklar içinde yatsın.. Ailesine ve tüm sevenlerine başsağlığı diliyoruz.

Türk sanat dünyasının, bir bütün olarak sistematik olarak yapılandırılması
ve nice Müşfik Kenter’ler yetiştirebilecek yetenekte (potansiyelde) yapılandırılmasını diliyoruz elbette..

Kültür Bakanı Sayın Günay’ı bu bağlamda göreve çağırıyoruz..

Düşük gelirlilerin zorunlu harcamalardan sonra eğitime ve sağlığa ayıracak parası kalmıyor : Gelen boğaza gidiyor..

Düşük gelirlilerin zorunlu harcamalardan sonra eğitime ve sağlığa ayıracak parası kalmıyor
Gelen boğaza gidiyor..

© TÜİK’in açıkladığı hanehalkı harcamaları istatistiklerine göre en düşük gelirli %20’nin
aylık kazançlarının üçte biri gıdaya üçte biri de konuta gidiyor.

Düşük gelirliler eğitime neredeyse hiç para ayıramazken geliri yüksek olanlarda
bu oran %3.4’ü buluyor.

Türkiye’de düşük gelirliler, kazançlarının çoğunu kiraya ve boğaza ayırıyor.
Hanehalkının gelir düzeyi düştükçe gıdaya ve kiraya yapılan harcamaların
gelire oranı yükseliyor. En düşük gelirli %20’nin toplam harcamaları içinde
kira ve gıdaya ayırdığı pay, en yüksek gelirli %20’ye göre 2 kattan çok tutuyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2011 yılı hanehalkları tüketim harcaması istatistiklerini açıkladı. Sonuçlar şöyle:

• Türkiye genelinde hanehalklarının tüketim amaçlı yaptığı harcamalar içinde
en yüksek payı %25.8 oranıyla konut ve kira harcamaları alıyor.

Genelde sağlık harcamalarına ayrılan pay %1.9’u ve

Eğitim hizmetleri harcamalarına ayrılan pay da %2’yi geçmiyor.

• Düşük gelirli hanehalkları, yüksek gelirli hanehalklarına göre gıdaya
2 kat daha çok pay ayırıyor. Aylık geliri en fazla 1.036 liraya kadar olan
en düşük gelirli %20, gelirinin %30.9’unu gıdaya ayırırken; bu oran
aylık geliri 3.066 liranın üzerinde olan en yüksek gelirli %20 için %16’yı aşmıyor.

Emeklinin hali perişan

• Aynı durum, konut ve kira harcamalarında da gözüküyor. Düşük gelirlilerin
konut ve kiraya ayırdıkları pay, gelirlerinin üçte birini (%31.1) bulurken
yüksek gelirlilerde bu kalemin yükü %22.2 ile daha az.

• Hanehalkı gelirinden gıda ve barınak için ayrılan pay emeklilerde
daha da yükseliyor. Emeklililer gelirleri içinde gıda için yapılan harcamalar
dörtte biri (% 25.2’yi) ve konut için yapılan harcamalar yaklaşık üçte biri
(%30.5’i) buluyor.

• Bu tablo içinde, gelir yükseldikçe sağlık, giyim-ayakkabı, eğitim,
ulaştırma gibi giderlerin payı yükseliyor. Türkiye genelinde yapılan harcamalar içinde

Sağlık harcamalarına % 1.9 ve

Eğitim hizmetleri harcamalarına ise %2 oranında pay ayrılıyor.

• Yüksek gelirliler eğitime daha çok harcama yapabiliyor.
Düşük gelirlilerin toplam harcamaları içinde eğitime ayırabildikleri pay
binde 7’yi aşmazken, en yüksek gelirli % 20’nin eğitime ayırdığı pay % 3.4’e çıkıyor.

Benzin parası farkı

• Ulaştırma giderleri hanehalkı harcamalarında %17.2 gibi yüksek bir oran tutuyor.
Bu harcama diliminde geliri yüksek olanlar ile düşük olanlar arasında da
asimetrik bir durum söz konusu.

En düşük gelirli %20 ulaştırmaya gelirlerinin %8.5’ini ayırırken,
yüksek gelirlilerde bu oran % 21.4’ü buluyor.

• 2010’da hanehalkı başına aylık ortalama tüketim harcaması 1843 TL iken
2011’de 2 bin 120 TL olarak kestirildi.

2011’de bu değer kentsel yerlerde 2 bin 364 TL, kırsal yerlerde ise 1547 TL olarak hesaplandı.