Kahve İyidir…

Doç. Dr. Mustafa Çetiner

Bilim Teknik 24.08.2012

GÜNCEL TIP

Mustafa Çetiner

cetiner.m@superonline.com
www.mustafacetiner.com

Benim gibi kahve tiryakisi birine New England Journal of Medicine’da yayımlanan makale çok iyi geldi. Günde 2-3 fincan kahve, ortalama 13 yıllık takipte ölüm riskini erkeklerde %10, kadınlarda %13 azaltıyor. Daha ne isteyebilirim?

Kahve İyidir…

Kahve denince insanın aklına keyif geliyor… Kahve sadece bir tat değil, aynı zamanda sohbet, dostluk, arkadaşlık demek…

Ama ne yazık ki, her keyifli şey gibi sağlığa zararlı olarak algılandı hep. Hatta kahvenin pankreas kanserine neden olduğu bile ileri sürüldü. Yapılan bazı çalışmalar, pankreas kanseri sıklığı ile kahve kullanımı arasında paralellik olduğunu istatistiksel olarak gösterdi ve kahve uzun yıllar pankreas kanserine neden olan bir içecek olarak anıldı.

Saptamanın yanlışlığı ancak yakın zamanlarda anlaşılabildi. Kahve tiryakilerinin iyi birer sigara içicisi ve sigaranın pankreas kanseri sebeplerinden biri olması kahveyle ilgili bu yanlış inanışın nedeniydi.

Ne demiş Mark Twain? “Üç tür yalan vardır. Pembe yalanlar, kuyruklu yalanlar ve istatistik…”

Çok hoş ama bu önerme doğru değil tabii, istatistik masumdur hep. Doğru istatistik model kullandığınızda “yanıltan” istatistik değil, onun yorumudur. Gerçekte istatistik, bilimin ve aklın en büyük yardımcısıdır.

Geçtiğimiz günlerde dünyanın en saygın tıp dergilerinden biri olan New England Journal of Medicine’da çok önemli bir makale yayımlandı. Çalışma, yaşları 50-71 arasında değişen 229.119 erkek ve 173.141 kadın denek içeriyordu ve 1995-2008 yılları arasında gerçekleştirilmişti. Sonuç şaşırtıcıydı.

“Günde 2-3 fincan kahve içen erkeklerde, içmeyenlere göre ölüm riski %10, kadınlarda ise %13 azalıyordu”.

Bu bulgular, kahvenin üzerindeki kara bulutları dağıtmaya yeter mi, bilinmez. Nitekim birçok başka klinik veri, kahve kullanımının damar sertliği için risk olan düşük ağırlıklı kan yağlarını (low density lipoprotein) yükselttiğini, kan basıncında geçici de olsa bir artışa neden olduğunu ve kalp hastalığı için risk taşıdığını gösteriyor.

Ancak bu ilişkilerde tıpkı pankreas kanserinde olduğu gibi sigaranın ne kadar parmağı var, net belli değil.

“New England Journal of Medicine” dergisinde yayımlanan çalışma sonuçları sigara ve kahve ilişkisine de bir yanıt veriyor.

Çalışma, sigara ile beraber kahve içenlerde ölüm oranının yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Yani kahvenin yaşamı uzatması için tütün kullanılmaması kesin gerekiyor.

Bir diğer önemli nokta da günde içilen kahve miktarı…

Eğer fincan sayısı artıyorsa denge tersine dönüyor ve risk hiç kahve içmeyenlere göre artıyor.

Çalışma, ölüm riskinin günde 6 fincan ve daha fazla sayıda kahve içen erkeklerde içmeyenlere göre %10, kadınlarda ise %15 daha fazla olduğunu gösteriyor.

Çalışma sonucunda ulaşılan bir diğer önemli sonuç ise kahvenin kanserden ölüm riski üzerine etki etmiyor olması…

Yani kahve kanser riskinden korumuyor. Doğru yorumlar için yeni verilere ve çalışmalara gereksinim olduğu çok açık.

Ama benim kendi hesabıma öğrendiğim; sigara içmeyenler için günde 2-3 fincan kahve iyidir. Buna çok sevindim, dedim ya, kahve benim için dostluktur, sohbettir, keyiftir. Hatta biraz daha fazlası, aynı zamanda bir dostun da adıdır.

Prof Dr Hamdi Akan…

Gerçek bir bilim insanı, iyi bir dost ve tanıdığım en iyi kahve sever… Eğer bir kahve tiryakisiyseniz, bir gün benim bayram günü yaptığımı yapın. Kendinize bir fincan kahve hazırlayın, elinize sevgili Hamdi ağabeyin “Kahve ve Sağlık” isimli kitabını alın, okumanın ve kahvenin zevkini çıkarın. Eğer kucağınızda bilgisayarınız ile yaşayan biriyseniz www.kahve.gen.tr adresine de girebilirsiniz.

Hamdi Akan’ın yazdıklarını okudukça içtiğiniz kahveyi daha iyi tanıyacak, içmekten daha büyük bir keyif alacaksınız, emin olun…

1 fincan kahvenin 40 yıl hatırı varmış..
Nostalji mi olfu acaba ??

SİZE KİM “DUR!” DERSE DURURSUNUZ ??

Dostlar,

Aşağıda, yürek yakan, kamu malını vicdansızca talan ederek sermayeye peş keş çeken bir Sağlık Bakanlığı klasiğine karşı verilen savaşımın çoook hazin öyküsü
ya da belgeseli var.. Bu savaşımı büyük özveri ve yetkinlikle yürüten TTB-Türk Tabipleri Birliği’ndeki meslektaşlarımıza ve dayanışma içinde olan ATO-Ankara Tabip Odasına (biz de üyesiyiz..) şükran borçluyuz..

Yüksek Yargı kararları apaçık hiçe sayılmakta,
Türkiye fiilen talan edilmektedir AKP iktidarında..

Bu zalim AKP mezatı, nasıl ve ne zaman, kim tarafından durdurulacaktır?

Vicdanlarımız isyandadır.

ATO yönetimindeki meslektaşlarımızın sorusu
ürperticidir :

SİZE KİM “DUR!” DERSE DURURSUNUZ ??

Biz de bu soruyu yüksek sesle ve kezlerce yineleyerek tarih önünde buradan soruyoruz, hukuk istiyoruz..

Devlet Başkanı ne güne durur orada?

Danıştay Başkanı bir uyarı yapmaz mı hatta kıyameti koparmaz mı kararları yerine getirilmeyince?

Barolar Birliği neden sesini yükseltmez ??

ATO’nun, virgülüne dek katıldığımız basın açıklamasını kamuoyuna bir de biz sunuyoruz..

Sevgi, saygı ve derin kaygı ile.
25.8.12, Tekirdağ

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

============================================

SİZE KİM “DUR!” DERSE DURURSUNUZ ??

Değerli Meslektaşımız,

Bilindiği gibi, TTB’nin açtığı davayla Danıştay, Ankara Etlik ve Bilkent ile Elazığ’da
kamu-özel ortaklığı hastane kampüsü ihalelerinin yürütmesini durdurmuştu.

Ankara Tabip Odası olarak 10 Ağustos 2012’de gerçekleştirdiğimiz bir basın toplantısıyla,
mahkeme kararının yerine getirilmesi ve Etlik İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin kapanmasına da neden olan sürecin geri döndürülerek kamu zararının bir an önce sona erdirilmesi çağrısında bulunmuş, sorunlu noktaları tek tek sıralamıştık.
Sağlık Bakanlığı’nın bu açıklamaya verdiği yanıt, açıklamada sıralamış olduğumuz hususları aydınlatmaktan uzaktır.

Varolan yürütmeyi durdurma kararının gereğinin yerine getirilmemesi, her geçen gün
kamu zararının büyümesine yol açmaktadır. Ankara Tabip Odası tarafından
18 Ağustos 2012’de yapılan bir basın açıklamasıyla Bakanlık, bir kez daha göreve
davet edilmiştir. Bu basın açıklamasının tam metnini aşağıda okuyabilirsiniz.

Saygılarımızla. 22.8.12
Ankara Tabip Odası

ANKARA TABİP ODASI BASIN AÇIKLAMASI
18 Ağustos 2012

Size Kim ‘Dur’ Derse Durursunuz?

İktidarın kamu-özel ortaklığı adı altında, sermayeye rant aktarma planlarına durdurma
kararı çıktığını 10 Ağustos 2012 tarihinde kamuoyu ile paylaşmıştık. Yurttaşlar için ulaşılabilir, nitelikli sağlık hizmeti alma hakkı bakımından çok önemli olan bu karar,
TTB’nin itirazlarını değerlendiren Danıştay 13. Dairesi tarafından verilmişti.
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne yapılan atamalarda olduğu gibi bu karar sonucunda da karara uygun, kararın gerektirdiği adımların atılmadığı görülmektedir.
Yargı “durun” diyor, hekimler “durun” diyor, yurttaşlar “durun” diyor!

Sağlık Bakanlığı’nı ısrarla, kamu yararı ve nitelikli sağlık hizmetinin yok edildiği
bu karanlık yollarda iktidarı yürüten kuvvet nedir?
Bu soruyu soruyoruz!
Kim “dur” derse duracaklar?
Bu sorunun yanıtı: Sağlıktan para kazanmak isteyen ulusal ve uluslararası sermayedir.

Danıştay 13. Dairesi Ankara-Etlik, Ankara-Bilkent ve Elazığ’daki “Kamu Özel Ortaklığı” yöntemiyle açılan sağlık kampüsleri ihalelerinin yürütmesini durdurdu.

Sağlık Bakanlığı, kamuya ait hastaneleri kapatarak yerlerine alışveriş merkezi veya
otel yapmak üzere özel şirketlere devredecekti. Danıştay tarafından yürütmesi durdurulan Etlik için 319 milyon, Bilkent için 289 milyon TL yıllık kira belirlenmişti.
Ancak bu rakamlara, şirketlere devredilmesi düşünülen kamu hastaneleri arazileri, hastanelerin taşınma bedelleri, kiralanan Özel Ulus Hastanesinin kirası dahil değildi.

Hastane kapatan, yıkan Sağlık Bakanlığı!

Sağlık Bakanlığı tarafından sürdürülen “Sağlıkta Dönüşüm Programı”, Ankara’nın
tam donanımlı en genç hastanesini yok etmeye kalktı. Günlük 2000’in üzerinde yurttaşımıza poliklinik hizmeti veren, yılda ortalama 2500’ün üzerinde ameliyat yapılan, Ankara’nın
en büyük diyaliz merkezinin yer aldığı 400 yataklı, 122 hekimin görev yaptığı
Etlik İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi yok ediliyor.

Her gün “Türkiye’de hekim eksiği var” diyen Sağlık Bakanı, 122 hekimi yeni yatırımlar yapılmadığı için Ankara’nın fiziksel olarak sıkışmış hastanelerine göndermiştir.
Zaten fiziksel mekan olarak yetersiz olan kamu hastaneleri yurttaşlara nitelikli ve ulaşılabilir hizmet vermek konusunda artık daha da yetersizdir.

Ücretli-İzinli Hekimler!

10 Ağustos 2012’de, kaç hekim, yıkılmak üzere boşaltılan Etlik İhtisas Hastanesi’nden gönderildikleri hastanelerde “bugün itibarı ile görev yapamamakta, sağlık hizmeti verememektedir?” diye sormuştuk.

“Kaç hekimin, bu hukuksuz ve kamu zarına neden olan tasarruflardan dolayı
‘ücretli izinli’ biçiminde işsiz kaldığını Bakanlık kamuoyuna açıklamalıdır..” demiştik.
Tabip Odası’nın sorularına yazılı açıklama yapan Bakanlık, “hiçbir hekimin işten çıkartılmadığını” söylemiştir. Tabip Odası bu hekimler “işten çıkartıldı” değil,
daralmış kamu hastanelerinde “fiilen işsizleştirilmiştir” demiştir.
Ankara’da Etlik İhtisas Hastanesi’nin yerine hastane yapılmadan, vatandaşlar 7 yıl boyunca özel sektörde %90’lara varan katkı paylarına itilmektedir. Türkiye’de parası olmayana nitelikli sağlık hizmeti hayal olurken, Sağlık Bakanlığı dünyada örneği görülmemiş bir biçimde kamu sağlık hizmetlerini yok etmekte, özelleştirmenin
şimdiye dek hiç denenmemiş yöntemlerini denemektedir.

10 Ağustos 2012’de Ankara Tabip Odası, “Etlik İhtisas Hastanesi’nin tıbbi ve
tıbbi olmayan malzemeleri, diğer kamu hastaneleri tarafından kapışılmıştır.
Bu akıldışı manzaranın içinde, Hacettepe Tıp Fakültesi Hastanesi’nin de bu yangın yerinden malzeme aldığı görülmüştür. Etlik hastanesinin malzemelerinin hangi usullerle dağıtıldığı anlaşılamamıştır.” demiştir. Bakanlık’tan yapılan sözlü açıklamada, “Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Etlik İhtisas Hastanesi’nin malzemelerinden aldığı kabul edilmiş, ancak bunlar ‘sarf malzemesidir.’ denilmiştir. Sağlık Bakanlığı’na ait sarf malzemeleri nasıl ve niçin YÖK’e bağlı bir tıp fakültesine verilmektedir?

Hacettepe Tıp Fakültesi’ne devredilen bu malzemeler, Bakanlığın kamu hastanelerinde
bundan böyle daha az hizmet üreteceğinin belgesi değil de, nedir?

“Yürütmeyi Durdurma” sonradan telafisi olanaklı olmayacak yönetsel işlemler için verilen
bir karardır. Danıştay’ın “yürütmeyi durdurma” kararı, idarenin tasarrufu ile oluşturulan
kamu zararını durdurmak için olmalıdır. Sağlık Bakanlığı kampüs ihaleleri ile oluşturduğu
kamu zararını derhal ortadan kaldırmalıdır.

İhale kapsamında boşaltılan ve yıkılmaya hazırlanılan Etlik İhtisas Hastanesi’nin
tıbbi ve tıbbi olmayan malzemeleri geri taşınmalı, hastane personeli geri çağırılarak,
hastane tekrar hizmet vermeye başlamalıdır.

Özel Ulus Hastanesi ile yapılan kira sözleşmesi feshedilmelidir.

Bu süreçte Özel Ulus Hastanesi mülk sahibine ödenen, hastanede tadilat için harcanan ve
Etlik İhtisas Hastanesi’nin malzemelerinin tırlarla taşınması sırasında harcanan tutar, sorumlularına rücu edilerek tahsil edilmelidir.

Hekim sayısı az denilen ülkemizde, var olan hekimlerin yıkılarak yok edilen hastaneler yüzünden sıkışık mekanlarda işlevsizleştirilmesine son verilmelidir.

Eğer bu bakanlığın adı “YIKIM Bakanlığı” değilse,

Kamu Zararı Derhal Durdurulsun!

Basına ve kamuoyuna saygılarımızla duyururuz. 22 Ağustos 212

Ankara Tabip Odası

=======================================================================

Hastane kapatan, yıkan Sağlık Bakanlığı!
Sağlık Bakanlığı tarafından sürdürülen “Sağlıkta Dönüşüm Programı”,
Ankara’nın tam donanımlı en genç hastanesini yok etmeye kalktı.
Günlük 2000’in üzerinde yurttaşımıza poliklinik hizmeti veren, yılda ortalama 2500’ün üzerinde ameliyat yapılan, Ankara’nın en büyük diyaliz merkezinin
yer aldığı 400 yataklı, 122 hekimin görev yaptığı Etlik İhtisas Eğitim ve
Araştırma Hastanesi yok ediliyor.

İTO’dan : 4+4+4 Eğitim Süreci İle İlgili Acil Duyuru

4+4+4 dayatmasının ana hedefi budur… Yazıklar olsun! Dr. Ahmet Saltık

4+4+4 Eğitim Süreci İle İlgili
Hekimlere,
Milli Eğitim Bakanlığı’na,
Velilere
ve
Kamuoyuna
Acil Duyuru

Sadece milletvekillerinin oyları ile çoğunluk sağlanarak yasalaşmış olması, 60-66 aylık çocukların okula başlatılması için yeterli olamaz. Bilimsel verilere dayandırılması, çocukların eğitimine ve gelişimine zarar vermediğinin kanıtlanması ve toplumun taleplerinin dikkate alınması zorunludur. Hekimler olarak bu konudaki bilimsel ve tarihsel sorumluluğumuz gereği itiraz ediyoruz. Bakanlığı, bilimsel ve toplumsal uzlaşı gerçekleşinceye kadar bu konuyu durdurmaya ve muhatapları ile bağımsız demokratik bir tartışma-değerlendirme ortamı yaratmaya bir kez daha davet ediyoruz.

Bilindiği gibi 4+4+4 uygulamasıyla 60-66 ayını doldurmuş çocuklarımız ilkokula başlamaya zorlanmaktadır. Hükümet, toplumsal bir ihtiyaçtan ya da talepten bağımsız olarak, tümüyle kendi politik ihtiyaçları doğrultusunda, bu çok önemli yasayı apar-topar meclisten geçirerek uygulamaya koydu. Muhalefet partisi milletvekilleri, eğitimciler, çocuk psikiyatrisi uzmanları, pedagoglar ve biz meslek odaları en başından itibaren bu yasaya karşı çıktık ve aşağıda kısaca özetlenecek sakıncaları defalarca dile getirdik:

• 5 yaş çocuğu (60-71 aylar arası) zihinsel, fiziksel, sosyal ve psikolojik olarak okula başlamaya henüz hazır değildir. Çocuğun okul eğitimine katılabilmesi için gerekli sosyal, duygusal, bilişsel, dil ve motor becerilerinin gelişimi 6 yaştan (72 ay) önce tamamlanmaz. Bu bilimsel ortalama dışında kalan çok az çocuk vardır. Çocukların bu gelişimleri tamamlanmadan ilkokul 1. sınıfa başlatılmaları ruh sağlığını pek çok yönden olumsuz olarak etkileyecektir;

• Eğitimci ve anababaların iyi bildiği gibi, okula yeni başlamış 6 yaş çocuklarında bile önemli sorun olabilen “ayrılık kaygısı”, 72 ayını doldurmamış çocuklarda çok daha yoğun olarak ortaya çıkacaktır.

• Dürtü kontrolü 5 yaşındaki bir çocukta tam gelişmediğinden davranışlarının kontrolünü sağlamakta zorlanacak, sınıfta sırasında oturarak dersi takip edemeyecek ve ilkokulda uyması gereken kurallara uymakta güçlük çekecektir.

• Beş yaşından önce el-göz koordinasyonunun, ince motor becerilerin, işlemsel düşüncenin tam gelişmemiş olması, soyut düşüncenin yetersizliği ve dikkati sürdürmedeki güçlükler nedeniyle bu yaştaki çocuklar öğrenme becerilerinde zorlanacaklardır. Bunun sonucunda gelişimsel açıdan normal olmalarına karşın okul programları kapsamında beklenen kazanımları karşılayamamaları nedeniyle, başarısızlık olarak yorumlanacak ve gereksiz olarak ‘zeka geriliği’, ‘öğrenme güçlüğü’ veya ‘dikkat eksikliği’ gibi yanlış tanımlara neden olabilecektir.

• Ayrıca bu çocukların 6 yaş grubu (72-83 aylar) ile aynı sınıflarda eğitime alınacağı açıklanmıştır. Bu demektir ki aynı sınıfta 60-83 aylar arasında, yani aralarında yaklaşık 2 yıl fark olabilen çocuklar olacaktır. Bu durumda gelişimsel özellikler açısından 72-83 aylık çocuklar doğal olarak 60-66 ay arasındakilere göre çok önde olacak, onlardan daha hızlı öğrenecek, beklenenleri daha kolay yerine getirecektir. 60-66 aylık olanlar ise bu durumda zorunlu olarak sınıfın daha başarısız grubunu oluşturacaklardır. Yani bu grup daha okula başlarken başarısızlık duygusuna mahkum edilecektir. Erken dönemde kazanılan başarısızlık duygusunun çocukların daha sonraları da kendilerine güven duymalarını engellediği bilimsel olarak gösterilmiştir. Erken dönemde başarısızlık duygusu edinen çocukların okuldan soğudukları ve okul yaşamını kısa sürede bıraktıkları yapılan araştırmaların çok net olarak ortaya koyduğu bir gerçektir. Dolayısıyla eğitime başlama yaşını aşağıya indirmenin önemli bir sonucu kendini başarısız görerek büyüyen ve dolayısıyla kendine güvensiz ve başarılı olabileceğine inancı kalmamış nesiller yetiştirmek olacaktır. Ayrıca 5 yaş uygulaması 1983-1985 yıllarında zaten ülkemizde denenmiş ve olumsuz sonuçlarından dolayı vazgeçilmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı nasıl bir sorumluluk aldığının farkına varmak zorundadır.

• Ülkemizde yapıldığı gibi okul öncesi eğitimi ilkokulun ilk yılına sıkıştırmak ve sınıf öğretmenlerini okul öncesi çağı çocuklarıyla eğitim yapmaya zorlamak gibi bir uygulama dünyada kabul görmemekte, gelişmiş ülkelerde yaygın ve ücretsiz okul öncesi eğitim ve kreş imkanları sağlanmaktadır. Eğitimin bu evreleri çocuğa temel oluşturduğundan vazgeçilmez önemdedir, geçiştirilemez. Bakanlığın yaptığı 1. sınıfta daha çok oyun oynatılacağı türünden bir savunma tümüyle aldatmacadır. 1. sınıfta okul öncesi bir programla eğitim alan çocukların ilkokul eğitim süresi 3 yıla düşecekse, hükümetin zorunlu eğitim süresini uzatarak halkımıza aslında hizmet götürdüğü yönündeki savunması yine kendileri tarafından yalanlanmış olmaktadır.

• Daha önce de kezlerce duyurulan tüm bu gerçeklere karşın okullarda ve müfredatta hiçbir yeterli hazırlık olmadan uygulama başlatılmaktadır. Okulların maddi koşulları, sıraları, tuvaletleri, tahtaları bu denli küçük çocuklar için hazır değildir. İlköğretim öğretmenleri 5 yaş çocuklarla çalışmaya ve aralarında 2 yaş fark olan iki farklı grubu aynı sınıf ortamı içinde eğitmeye hazır değildir. Veliler de endişelidir. Birçok velinin çocuğunu okula göndermek istemediği bilinmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı ise bu uygulamanın yanlışlığını ve sakıncalarını görmek ve çözüm aramak yerine “çocuğunu okula göndermek istemeyen” velilere kamuda çalışan çocuk hekimlerini adres olarak göstermektedir. Sağlık alanını tümüyle özel sektöre açan hükümet, her konuda geçerli sayılan sağlık uygulamaları ve rapor verme konusunda nedense özelde çalışan hekimleri de devre dışı bırakıvermekle aslında konuya çözüm getirmeyi aklının ucundan bile geçirmediğini göstermektedir.

• Çocuğun fiziksel, ruhsal, zihinsel ve bilişsel gelişimini değerlendirmek amacıyla
çok sayıda test geliştirilmiştir. Bu testleri uzman psikolog veya pedagoglar değerlendirebilir. Her bir testin uygulanması yaklaşık 1.5-2 saat zaman almaktadır.
Bu yaş grubunda 600.000 çocuk olduğu düşünüldüğünde, ortalama 1.5 saat üzerinden hesaplanırsa, toplam 900.000 saat, başka ifade ile 37.500 gün süre ile test yapmak gerekir. Hastanelerde oluşacak yığılmaların, zaten şiddet arenaları haline getirilmiş sağlık ortamında hekime yönelik şiddeti arttırmasından duyduğumuz kaygı göz ardı edilmemelidir.

Sonuç olarak:

Şimdiye dek, eğitim fakültelerinin, meslek örgütlerinin, eğitimcilerin, psikiyatrist, psikolog ve pedagogların hiçbir önerisini dikkate almayan Milli Eğitim Bakanlığı’nı ve çocuklarımızı yeni dönemin başlamasıyla okullarda bir kaos ortamı beklemektedir. Endişemiz bu kaostan öğrencilerimizin onarılamayacak zararlar görmesidir.
Anababa ise çaresizdir.

Okulların açılmasına sayılı günler kala bu sorun karşısında kimlerin rapor verebileceği ya da hangi hekimlerin raporlarının kabul edileceği konusunda bürokratların keyfi tutumlarının ve dayatmalarının devam ettiğini görüyoruz. Öncelikle belirtilmesi gereken, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları uzmanı meslektaşlarımızın vereceği raporlarda kamu ya da özel çalışan ayrımının hiçbir bilimsel geçerliliği ve dayanağının olmadığıdır. Hekimin nerede çalıştığı bahsi geçen raporun içeriği ve amacını belirlemez. Bu nedenle özel çalışan hekim raporlarının da mevcut durumda geçersiz sayılması keyfi, hukuksuz ve bilim dışıdır. İstanbul Tabip Odası olarak, her çocuğun gelişiminin farklılıklar gösterebileceği, bazı çocukların hızlı gelişim göstererek farkları kapatabileceğini kabul etmekle birlikte, alt yapı, sosyal ortam, aile uyumu vb. gereksinimlerin bir bütün olarak sağlanamadığı bu 4+4+4 dayatması ortamında; 72 ay öncesi çocukların oyun çocukluğu döneminde olduğu için okula gitmesinin uygun olmadığını değerlendiriyoruz.

Meslek örgütü olarak, tüm klinik şeflerini, hastane başhekimlerini, çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanları ve uzmanlık derneklerini, bu rapor isteği ile karşılaşacak
genç meslektaşlarımıza ve çaresiz bırakılmış anababalara, daha da önemlisi gelişim aşamalarının çok üstünde “performans” göstermeleri beklenen çocuklarımıza
sahip çıkmaya çağırıyoruz.

İstanbul Tabip Odası
Yönetim Kurulu
16.8.2012

Sağlıkta dövizle vurgun

SGK yolsuzlukları abartılarak işleniyor.. Amaç, bunlar olmasa SGK işleyecek izlenimi vermek.. Sistemin özündeki hastalık, sistemik talan (Devlet eliyle yurttaşın parasını özel sağlık şirketlerine aktarma) böylelikle örtülmeye çalışılıyor.. Çok yazık..
Dr.Ahmet Saltık, www.ahmetsaltik.net, 23.8.12

Dostlar,

Yabancı hasta başına 1000 dolara dek şirketlere destek ??!

Nereden, ülkenin hazinesinden..

Kim ? Gene AKP..

Haziran 2012 sonunda TAMAMLAYICI – DESTEKLEYİCİ SİGORTA adı altında SGK’nın
temel güvence paketini iyice daraltarak insanımızı ayrıca özel sağlık sigortalarının kucağına iten AKP hükümeti, yerli-yabancı sermayeye ise çok cömert!

SGK açıklarını finanse edemediği için prim = ek vergi karşılığı sağlık hizmetlerini iyice daraltırken yabancıya bol keseden teşvik..

Bu harami düzenidir..

Söz konusu genelge geri çekilmelidir.

1000 Doların yarısı kadar ülkemizin yoksuluna kişi başına yıllık sübvansiyon verilse,
TAMAMLAYICI – DESTEKLEYİCİ SİGORTA tuzağı denen sefillik, vahşet ortadan kaldırılabilir.

SGK’nın ilgili genelgesinde ne deniliyor biliyor musunuz ?

“Özel sağlık sigortasına sahip olan genel sağlık sigortalısı”..

Maskaralığa bakar mısınız ?

Ne denmişti, verebilenden prim (= EK VERGİ!) alacağız, veremeyeninkini
Devlet ödeyecek..

Veremeyen kim,

“Yoksul”un tanımı ne?

“Yoksul” un 2012’nin 2. yarısında tanımı :
Brüt asgari ücretin 1/3’ünün altında kalan aylık gelir..

Yani ? 940 TL/ 3 = 313 TL! Aylık geliriniz 314 TL ise “yoksul” değilsiniz ve
GSS primi (EK VERGİ!)ödeyeceksiniz!

Öte yandan, sağlık şirketlerini teşvik için, yurtdışından belli ülkelerden (??) gelecek hasta başına 1000 $ Devlet desteği, ballı kaymaklı teşvik..!
(22.8.12, Cumhuriyet)

Sormak zorundayım : Ey AKP, SİZ KİMİN HÜKÜMETİSİNİZ ??

Necip milletim, gözün hala açılmayacak mı??

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net, 22.8.12

===========================================================================

Yoksulları bile GSS ile prim ödemeye zorlayan hükümet,
sağlık tekellerine dolarla kaynak aktarmaya hazırlanıyor

Sağlıkta dövizle vurgun

İktidara geldiği günden beri fakir fukaraya kömürle makarna yardımı yapan
AKP hükümeti, sağlık tekellerine bavulla döviz ödemeye hazırlanıyor. SES İzmir
Şubesi’nden Dr. Ergün Demir ve İstanbul Tabip Odasından Dr. Güray Kılıç’ın,
Haziran 2012 sonunda Resmi Gazetede yayımlanan;

“Döviz Kazandırıcı Hizmet Ticaretinin Desteklenmesi Hakkında Tebliğ (No 2012/4)” üzerine yaptıkları çalışma hükümetin, bir yandan yıllardır uyguladığı
sosyal politikalarla yoksulluğu kaldırmak yerine makarna, kömür dağıtarak önce şükretmelerini sonrasında da dağıtılan makarna ve kömürün oya dönüşümünü hedeflerken; öbür yandan ülkenin kaynaklarını birtakım tekellere aktarmanın mekanizmalarını
dâhice formüllerle yaratmaya devam ettiğini ortaya koydu.

Demir ve Kılıç’ın yaptığı çalışmaya göre, tebliğ ile Türkiye’nin döviz kazandırıcı hizmet gelirlerinin artırılması ve hizmet sektörlerinin (sağlık, bilişim, eğitim) uluslararası rekabet gücünün geliştirilmesi için Türkiye’de yerleşik yararlanıcıların gerçekleştirdikleri faaliyetlere ait giderlerin bir kısmının “pazara giriş”, “yurtdışı tanıtım”, “yurtdışı birim”, “belgelendirme”, “ticaret heyeti”, “alım heyeti” ve “danışmanlık” adı altında Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu’ndan karşılanmasının yolunu açtı.

Tebliğin, Ekonomi Bakanlığı’nın protokol yaptığı sağlık turizmi şirketleri ile hastane işleten sağlık kuruluşlarına yönelik sağladığı destekler şu şekilde sıralanıyor:

Yatırım raporu desteği: Uluslararası mevzuat veya yatırım konularında satın alacakları veya hazırlatacakları raporlara ilişkin giderler için sağlık turizmi şirketleri ve sağlık kuruluşları için % 60, yıllık toplam en fazla 100.000 $ tutarında; işbirliği kuruluşları için % 70 ve yıllık toplam en fazla 300.000 dolarlık tutar karşılanacak.

Tedavi masrafı: Bakanlığın belirlediği hedef ülkelerden sağlık kuruluşlarınca Türkiye’ye getirilen hastaların uçuş giderlerinin yarısı ve toplam tedavi masraflarının % 20’sini geçmemek üzere hasta başına en fazla 1.000 dolarlık tutar karşılanacak.

Yurtdışı tanıtım: Yurtdışında düzenlenen fuar, kongre, konferans ve/veya bağımsız tanıtım programı kapsamında yapılan tanıtımlara ilişkin sponsorluk, reklam, danışmanlık, katılım ve organizasyon giderleri; sağlık kuruluşları veya sağlık turizmi şirketleri için %50 ve yıllık toplam en çok 300.000 $, işbirliği kuruluşları için % 70 oranında ve yıllık toplam en çok 500.000 $ karşılanacak.

Reklam gideri: Sağlık kuruluşları, sağlık turizmi şirketleri ve işbirliği kuruluşlarının arama motorlarında yapacakları, arama ağı reklamları da dahil olmak üzere reklam ve tanıtım giderleri; %50 ve sağlık kuruluşu, sağlık turizmi şirketi veya işbirliği kuruluşu başına yıllık en fazla 100.000 dolar ödenecek.

Yurtdışı birim ve kira gideri: Sağlık kuruluşlarının, sağlık turizmi şirketlerinin veya işbirliği kuruluşlarının doğrudan veya yurtdışında faaliyet gösteren şirketleri ya da şubeleri aracılığıyla açtıkları birimlerin kira giderleri 4 yıl karşılanacak.

Danışmanlık: Sağlık turizmi şirketleri veya sağlık kuruluşlarının Bakanlığın ön onay verdiği konularda satın aldıkları danışmanlık hizmetlerine ilişkin giderler %50 oranında ve yıllık en çok 200.000 doları ödenecek. Bakanlık, bu tebliğ çerçevesinde desteklenen veya destek kapsamına alınacak yararlanıcıların döviz kazandırıcı hizmetlerin desteklenmesi konularındaki stratejilerin oluşturulması, geliştirilmesi ve uygulanması konularında gerçek ya da tüzelkişilerden yıllık en fazla 5 milyon Doları tutarında danışmanlık hizmeti satın alabilecek.

(Cumhuriyet, 22.08.2012)

Hastalarına 57 yıldır 9 liraya (5 Dolara) bakıyor..

Hastalarına 57 yıldır 9 liraya (5 Dolara) bakıyor..

Böylesine özverili doktorlar tarihte epey çoktur. Ancak vahşi kapitalizm piyasayı kayıt altına aldığından (!), artık ücretsiz hasta bakmak neredeyse olanaksızdır. Mutlaka faturasını kesmek, para kazanmışçasına gelir vergisini, KDV’sini doktor ödemek zorunda. Kaldı ki, doktorun bireysel çalışma olanakları büyük ölçüde yok edildi, sermaye kurumlaştı, şirketleşti (ŞİRKETOKRASİ!) ve hekimler de çok büyük oranda artık ücretli emekçi olmaya zorlanıp sıradanlaştırıldılar. Bu moneter yapı, hekime yoksul hasta için hemen hiç inisiyatif tanımıyor. Mutlak patron sermaye! Vahşi Kapitalizm deontolojiyi de, mesleksel yüce değerleri de, etiği de katletti; bütün insanlığı tutsak aldı…
Biz de geçmiş yıllarda Dr. Russel Dohner benzeri uygulamalar içinde olmuştuk; çok tatlı yaşantılardı..
Dr. Ahmet Saltık, www.ahmetsaltik.net

ABD’de Russell Dohner adlı doktorun muayenehanesi 57 yıldır her gün güneş doğmadan hastalarla doluyor. Doktorun bu kadar popüler olmasının nedeni ise, muayene olan hastalarından yalnızca 5 dolar istemesi.

ABD’nin Illinois eyaletinin Rushville kentinde yaşayan Dr. Russell Dohner mesleğe başladığı 1955 yılından beri kalp krizi geçirdiği gün hariç bir gün bile işini aksatmadı.

Hastalarından muayene karşılığında 5 dolar (9 TL) ücret alan doktorun muayenehanesine
her gün yüzlerce hasta geliyor.

BBC televizyonuna konuk olan 87 yaşındaki Dohner doğup büyüdüğü şehirde komşularının yardımına koşmaktan mutlu olduğunu söyledi.

Acil vakalarda olay yerine giderek hastalara müdahale eden Dohner şöyle konuştu: “Rushville’in bir doktora ihtiyacı vardı. Ben de bunu bildiğim için mezun olduktan s
onra burada kaldım.”

Bugüne dek hiç tatil yapmadığını söyleyen Dohner yalnızca kalp krizi geçirdiği zaman
bir süreliğine hastalarıyla ilgilenememiş.

Bütün yaşamını hastalarına adayan Dr. Dohner hizmet ettiği şehirde
“Kahraman doktor” olarak anılıyor.

Cumhuriyet Haber Portalı
21 Ağustos 2012