TÜBA’nın ilk başkanı Bayan Prof. Ayhan Çavdar istifa etti..

TÜBA-Türkiye Bilimler Akademisi’nin ilk 10 kurucu üyesi ve ilk kadın başkanı,
Prof. Dr. Ayhan Çavdar, 30 Haziran 2012 günü TÜBA Şeref üyeliği görevinden istifa etti..

Dostlar,

TÜBA-Türkiye Bilimler Akademisi’nin ilk 10 kurucu üyesi ve ilk kadın başkanı
Prof. Dr. Ayhan Çavdar, 30 Haziran 2012 günü TÜBA Şeref üyeliği görevinden istifa etti. Ankara Üniv. Tıp Fakültesi emekli öğretim üyesi olan Prof. Çavdar, deyim yerinde ise “tokat gibi bir istifa dilekçesi” yazdı. İsitafa ederken de muhataplarını ve toplumu eğitmeyi sürdürdü.

Bilim kurumlarına siyasetin girmesinin geçmişte İslam uygarlıklarını ve Osmanlıyı nasıl çökertip parçaladığını örneklerken; tersine Kilisenin yoz boyunduruğundan kurtulan Batı’nın Sanayi Devrimi’ni gerçekleştirerek dünya önderi oluşunu aktardı.

TÜBA’ya AKP hükümetinin müdahalesinin kabul edilemez ve çağdışı olduğunu vurgulayan Prof. Çavdar, ilköğretimde çocukların kutsal kitabı bile anlamamış mollalara teslim edilmesinin Türkiye’nin yeniden sömürgeleştirilmesine yol açabilecek ölçüde çok vahim bir girişim olduğu uyarısını da yaptı.

AKP’yi bu girişimlerinden geri dönmeye çağırmanın anlamı olmadığı ortada.
Kınamanın bir işe yaramadığı da.. Ama tarih önünde hem düzeltim çağrımızı hem de kınamamızı yapmak istiyoruz.

Ayhan Çavdar gibi, Yücel Kanpolat gibi.. TÜBA’ya çooook emek veren dünya çapındaki saygın bilim insanlarımızı saygı ve şükranla selamlıyoruz.

Tarih bize gericilik ve yobazlığın, yoz yandaş batakçılığının çağdaş bilim karşısında hep yenildiğini öğretiyor. Ayhan hoca da istifa dilekçesinde örneklerini veriyor.
Tarih hükmünü verecek, herkesi hak ettiği yere yerleştirecektir.

Fakat bileşke vektör, hep akıl ve bilimin üstünlüğü yönündedir ki, insanlık bu ilerleme aşamasına tüm gerici engellere karşın ulaşmışlardır.

Sevgi ve saygı ile. 12.8.12

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
===============================================================
CUMURİYET Bilim Teknik 10.08.2012

TÜBA’nın ilk başkanı istifa etti

Türkiye Bilimler Akademisi’nin (TÜBA) ilk başkanı Prof. Dr. Ayhan Çavdar’ın
30 Haziran 2012 tarihli TÜBA Şeref Üyeliğinden istifa mektubunu yayımlıyoruz.

TÜRKİYE BİLİMLER AKADEMİSİ SAYIN BAŞKANLIĞI’NA,
30 HAZİRAN 2012

İLGİ:
Türkiye Bilimler Akademisi’nin (TÜBA) ilk on kurucu üyelerinden birisi ve ilk başkanı olma onurunu taşıdığım bu kuruma karşı reva görülen ve tüm dünyanın saygın bilim akademilerince protesto edilen siyasal nitelikli müdahaleler nedeniyle şeref üyeliğinden istifa ettiğimin bildirilmesine ilişkindir.

TARİHİMİZDEKİ BİLİM KIVILCIMLARI ve AKIBETLERİ

Selçuklu devletinde (Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devletlerinde) bilimin önündeki en önemli engeller, kendilerini “İslamın hamisi sayan bazı ‘sözde’ İslam Âlimleri” olmuştur. Bu bağlamda Selçuklu sultanlarından Mesut İbni Muhammed’e vezirlik bile eden büyük kimya bilgini “Tugrai” altmış yaşından sonra, “münkirlik” suçlaması ile Tahran’da idam edilmiştir.

Savaşlarda ilkel silah, araç ve gereçlerin kullanıldığı dönemlerde, bilek ve yürek gücüne sahip olan ve iyi at binen Türkler, İslam dinini dünyanın ulaşılabilen her köşesine götürüp yaymışlarsa da bilim ve teknolojiden uzak kalındığı dönemlerde, Avrupa devletleri, kilisenin zincirlerini kırmışlar, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin önünü açmışlar ve toplumların üzerindeki kilise baskılarını azaltmışlar ve “Sanayi Devrimi’ni gerçekleştirerek ekonomik gelişmelerini hızlandırmışlar ve ulusal güçleriyle birlikte askeri güçlerini de artırarak, Avrupa’daki büyük devletlerin (“Düveli Muazzama”nın) oluşumunu sağlamışlardır.

OSMANLI DÖNEMİ ve CUMHURİYET DÖNEMİNDE BİLİM ve TÜRKİYE BİLİMLER AKADEMİSİNİN OLUŞUMU

Osmanlı devletinde “temel eğitim kurumları” sınırlı sayıdaki “medreseler” idi.
Osmanlı medreselerinde XVI ncı yüzyıla kadar “İbni Sina, Biruni ve Farabi” gibi Türk düşünür ve bilginlerinin yapıtlarına dayanılarak, doğa bilimleri, matematik ve tıp alanlarındaki dersler okutulmuşsa da, sonradan bu derslerin okutulup öğretilmesinden vazgeçilmiştir.

Büyük matematik ve astronomi bilgini Uluğ Bey’den ve Kadızadei Rumi’den matematik ve astronomi öğrenen ve Fatih Sultan Mehmet’in istemiyle, Ayasofya Medresesi’nde müderrislik de yapmış olan Ali Kuşçu, Uluğ Bey’in yarım kalan çalışmalarını tamamlamış, İstanbul’un enlem ve boylamlarını hesaplamış ve Osmanlı bilimine büyük katkılarda bulunmuştur.

Ali Kuşçu’nun öğrencilerinden matematikçi “Molla Lütfi”, öğrencilerine ders verirken Hazreti Ali’ye atfen “Savaş sırasında vücuduna bir ok saplanırsa, bunun çıkartılmasının namaz anına rastlatılmasını ve o sırada vecd ve huşu içinde bulunacağından ağrı ve acıları hissetmeyeceğine” ilişkin beyanını dile getirdiği zaman Molla Lütfi, Hıristiyan astronom Theo’nun kızı matematik bilgini Hypatia’nın (M.S. 370 yılında) Mısır’daki yerel Başpiskopos Kyril’in fetvasıyla, İskenderiye’de halk tarafından linç edilmesi gibi) 1494 yılında Sultanahmet’teki At meydanında idam edilmiştir.

Osmanlı tarihinin en parlak matematik ve astronomi bilginlerinden Takiyüddin Efendi (1520-85), Sultan III’ncü Murat’ın hocası Saadettin Efendi’nin desteği ile Galata’da bir rasathane inşa ettiği zaman dönemin Şeyhülislamı Ahmet Efendi’nin “gözlem yapmak uğursuzluk getirir… evrenin sırlarını küstahça anlamaya teşebbüsün vahim sonuçları çok açıktır vb.” gibi bir fetvası üzerine bu rasathane padişahın iadesiyle, Kaptanı Derya Kılıç Ali Paşa’nın denizden topa tutması suretiyle yıktırılmış (22 Ocak 1580) ve yeni rasathane ancak (1911 yılında) yapılabilmiştir.

Ne var ki, astronomik gözlemlerden elde edilen bilgiler daha çok ibadetlerin gün ve saatlerinin saptanması ve saray müneccimlerine veri sağlanması için kullanılmıştır. Matbaanın Osmanlı topraklarında kullanılması, icadından başlayarak, 277 yıl sonra, “dini risale basılmaması önkoşulu” ile mümkün olabilmiştir. Büyük Türk İslam bilgini (Mecelle-i Ahkami Adliye’nin müellifi) Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Aliye Hanım’ın yazmış olduğu Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı adlı kitabında, babasından çekindiği için Fransızcayı gizlice öğrendiğini ve babasının da, medrese hocalarından çekindiği için Fransızcayı gizlice öğrendiğini yazmış olması, o dönemde egemen olan karanlık zihniyetin en çarpıcı anlatımı olmuştur. Osmanlı döneminde Avrupa dillerinden birisinin öğrenilmesi günah sayıldığından kamu görevlerinde bu yabancı dillerden birisinin bilinmesi gerektiği hallerde, “gayrimüslim” cemaatten yararlanılması, Osmanlı sırlarının, yabancı elçilik mensupları arasında para ile alışveriş konusu edilmesini bile olağan kılmıştır.

Osmanlı döneminde bilimin karşısında yer alan, “gâvur icadıdır istemezük, şeriat isterük” vb. gibi saymakla bitmeyecek derecede çok ilkelliklerin varlığı, Osmanlı ordularının Viyana önlerinden Sakarya gerilerine kadar itile kakıla sürülmeleri ve 19 Mayıs 1919 tarihinde, dünyada tutsak olmayan bir tek İslam devletinin kalmaması ile sonuçlanmıştır.

Günümüzde arka arkaya çıkarılan yasalar ve yasa hükmündeki kararnamelerle, ilköğretim çağındaki çocuklarımızın yazgılarının, kutsal kitabımızın anlam ve içeriğini bilmeyen,
kerameti kendilerinden menkul, cahil mollaların ellerine terk edilmesi vb. gibi olumsuz gelişmeler karşısında geçmişte yaşanan böylesine anlamsız deneyim ve olguların kimi çevreler tarafından yeniden ihyasına ve sonucunda, emperyalizmin pençesine yeniden düşmemize neden olabilecektir. Cumhuriyet dönemindeki sınırlı kaynaklarımıza karşın, petrol denizleri üzerinde yaşayan birçok “petrodolar zengini” Arap devletlerinin yanında.

Devletimizin kurucusu ve halkımızın kurtarıcısı büyük önder Atatürk’ün yarattığı aydınlık ortamda gelişen bilimsel ve teknolojik atılımlar;

Cumhuriyetin ilk on yılında doğan bir bilim kadınının,

Türkiye Bilimler Akademisi’nin (TÜBA) ilk on kurucu üyesi arasında yer almasına ve dünyanın ilk kadın bilimler akademisi başkanı olmasına yol açmışsa, bu, büyük önderin önümüze “gümüş tepsi” içinde sunduğu laik, demokratik, sosyal hukuk devleti sayesinde olmuştur.

Bu koşullarda, Türkiye Bilimler Akademisi’nde Şeref Üyesi olarak kalmam mümkün olamayacaktır. İstifa zorunda bırakılmış olmaktan son derece üzgünüm ve başkaca bir seçenek de kalmadığından gerekli işlemin yapılmasını, saygı ile arz ve rica ederim. 30.6.2012

Em. Prof. Dr. Ayhan Çavdar
(Türkiye Bilimler Akademisi ilk Başkanı ve Şeref Üyesi)

Hiroşima Belediye Başkanından Barış Bildirgesi..

Hiroşima Belediye Başkanı MATSUI Kazumi, BARIŞ BİLDİRGESİ’ni
(Peace Declaration) sunarken, 6 Ağustos 2012, Hiroşima
Hiroshima_Mayor_ Peace_Declaration_6.8.12

Dostlar,

Hiroşima Belediye Başkanı MATSUI Kazumi, 6 Ağustos 2012’de bir
Barış Bildirgesi (Peace Declaration) yayımladı tüm dünyaya..

Kalıcı barış çağrısı yaptı.. Nükleer silahsızlanma önerdi.

6 Ağustos 1945’te yaşanan atom bombası ile bombalanmanın tarifi olanaksız acılarını özetledi, dünya insanlarını Hiroşima’ya davet ederek dayanılmaz tabloyu 67 yıl sonra da olsa yerinde görmelerini önerdi.

Çok çarpıcı bir metin.. İngilizce olan bu 2 sayfalık kısa ama çok etkileyici tarihsel nitelik kazanan bildiriyi okumalı, okutmalısınız bence..

KIZ ÇOCUĞU

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima’da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
`şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk`.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
`çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler`.

NAZIM HİKMET

Biz de eklemek istiyoruz :
HİROŞİMALAR OLMASIN.. FUKUŞİMALAR OLMASIN..

Sevgi ve saygı ile.
8.8.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Adrese Teslim Atamalar : Mücadele Sürüyor!

Dostlar,
İbretlik bir karar daha.. AKP ve kadroları hukuk dinlemiyor..
Bravo Ankara Tabip Odası! Gönülden kutluyorum. 8.8.12
Dr. Ahmet Saltık, www.ahmetsaltik.net

ANKARA TABİP ODASINDAN :

Adrese Teslim Atamalar: Mücadele Suruyor!

Değerli Meslektaşımız,

Ankara Tabip Odası tarafından ortaya çıkarılarak yargıya taşınan ve yaygın medyada “noter onaylı torpil skandalı” olarak geçen Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi kadrolarına öğretim üyesi atamaları sürecinde bir viraj daha alındı.

Ankara Tabip Odası tarafından, tıp fakültesine öğretim üyesi alımında “kişiye özel belirlemelerle” kadro ilan edildiği gerekçesiyle Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Rektörlüğü’ne karşı açılan ve Ankara 5. İdare Mahkemesi’nin kadroların iptal edilmesi yönündeki kararı ile sonuçlanan davanın ardından lehte bir başka karar da Danıştay’dan geldi. Danıştay nezdinde kararı temyize giden Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Rektörlüğü’nün, “Ankara Tabip Odası’nın dava açma ehliyeti olmadığı” yönündeki itirazı ile “iptal kararının yürütmesinin durdurulması” talebi, Danıştay 8. Dairesi tarafından oyçokluğuyla reddedildi.

Sürece ilişkin olarak daha önce basında ve Hekim Postası’nda yer alan bazı haberleri okumak için tıklayınız.

Konuyla ilgili olarak Ankara Tabip Odası Hukuk Bürosu tarafından yapılan açıklama şöyledir:

“Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Rektörlüğü’ne karşı Ankara Tabip Odası tarafından açılan ve üniversitenin tıp fakültesi anabilim dallarına öğretim üyesi alımına dair, 26.01.2011 tarih ve 27827 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan ilanla getirilen ek koşulları yargıya taşıyan dava, iptal kararı ile sonuçlanmıştı.

Davayı ele alan Ankara 5. İdare Mahkemesi, 09.04.2012 tarih ve 2011/753 E. 2012/702 K. sayılı kararı ile söz konusu ilan içeriğinde tıp anabilim dallarına öğretim üyesi alımına ilişkin olarak getirilen ek koşulların, ilgili mevzuatta da yer bulan “münhasıran bilimsel kaliteyi arttırma” amacına uymadığı, kimi öznel/subjektif belirlemeler yapıldığı, öte yandan YÖK’ün onayının dahi alınmadığı vb. noktalarda toplanan itirazlarımızı haklı bulmuştu.

Söz konusu karar, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Rektörlüğü tarafından Danıştay nezdinde temyiz edildi ve bu temyiz başvurusunda, yerel mahkemenin iptal kararının yürütmesinin durdurulması da talep edildi. Yine bu temyiz başvurusunda davalı rektörlük, Ankara Tabip Odası’nın dava açma ehliyeti bulunmadığı yolundaki tezini de dillendirdi.

Temyiz incelemesini ele alan Danıştay 8. Dairesi, 12.07.2012 tarih ve 2012/6207 E. sayılı ara kararı ile iptal kararının yürütmesinin durdurulması talebini oy çokluğu ile reddetmiş bulunmaktadır. Aynı ara kararında Danıştay 8. Dairesi, yine oy çokluğu ile Odamızın dava açma ehliyetinin varlığına hükmetmiştir.

Temyiz incelemesi sürmekte olup, esas hakkındaki karar ise önümüzdeki süreçte verilecektir.

Bu karar neticesinde, yerel mahkemenin iptal kararının derhal uygulanması gerekmektedir. Ankara Tabip Odası, YÖK ve Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Rektörlüğü nezdinde bu yolda girişimlerde bulunmaktadır.”

Ankara Tabip Odası
8.8.2012

Hiroşima Nükleer Kıyımının Yıldönümünde Savaş Tehlikesine Karşı Çağrı

http://www.ippnw-students.org/hibakusha.html, 8th August 2012

Dostlar,

Üyesi olduğumuz ATO (Ankara Tabip Odası) ve yine üyesi ve önceki dönem 2. Başkanı olduğumuz NÜSED (NÜKLEER TEHLİKEYE KARŞI BARIŞ VE ÇEVRE İÇİN SAĞLIKÇILAR DERNEĞİ),
5 Ağustos 2012 günü ortak bir basın açıklaması yaptılar..

Nükleer Denemelerin Sınırlı Olarak Yasaklanması Anlaşmasının 49. ve Hiroşima’ya-Nagasaki’ye atom bombası atılmasının 67. yıl dönümü nedeniyle..

Bu metni sizinle paylaşnak istiyoruz..

Konuya ilişkin sitemize 6-9 Ağustos arasında birkaç dosya koyduk..

Okunması ve paylaşılması dileğiyle..

Sevgi ve saygı ile.
8.8.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

======================================================

Değerli Meslektaşımız,

Nükleer Denemelerin Sınırlı Olarak Yasaklanması Anlaşmasının 49. ve Hiroşima’ya atom bombası atılmasının 67. yıl dönümünde Ankara Tabip Odası ve Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre için Sağlıkçılar Derneği tarafından ortak bir basın toplantısı gerçekleştirildi.

Ankara Tabip Odası’nda düzenlenen toplantıda basın açıklaması NÜSED Genel Başkanı Doç. Dr. Özen Aşut tarafından okundu. ATO Genel Sekreteri Dr. Selçuk Atalay’ın, ülkemiz için yaşamsal önem taşıyan bölgesel savaş tehlikesine vurgu yaptığı basın toplantısına ayrıca ATO Yönetim Kurulu üyesi Dr. Ebru Basa, NÜSED Genel Sekreteri Dr. Derman Boztok ve SES Genel Başkanı Dr. Çetin Erdolu da katıldı.

Basın açıklamasının tam metnini okumak için tıklayınız.

Dünya üzerindeki nükleer silahlar, nükleer kazalar ve nükleer kirlenme ile yaşanan yıkımlarla ilgili bilgileri incelemek isterseniz, International Physicians for the Prevention of Nuclear War (IPPNW) tarafından hazırlanan internet sayfası için tıklayınız.

Ankara Tabip Odası

===================================================

ANKARA TABİP ODASI
NÜKLEER TEHLİKEYE KARŞI BARIŞ VE ÇEVRE İÇİN SAĞLIKÇILAR DERNEĞİ
ORTAK BASIN AÇIKLAMASI
05 Ağustos 2012

Hiroşima Nükleer Kıyımının Yıldönümünde
Savaş Tehlikesine Karşı Çağrı

İnsanlık, 67 yıl önce 6 Ağustos’ta Hiroşima’ya, 9 Ağustos’ta da Nagazaki’ye atılan atom bombaları ile tarihinin en büyük kitle kırım ve çevre yıkım silahıyla karşılaştı. Böylece, gezegenimizi kana bulayan İkinci Dünya Savaşı, 1945 yılında
ilk nükleer kitle kıyım silahlarının kullanımıyla sona erdi. Hiroşima’da 120 bin, Nagazaki’de 75 bin kişi öldü, bir o kadarı da sonraki günler, yıllar içinde sakatlıklar, kanserler, diğer sistem hastalıkları ve doğuştan olma bozukluklarla acılar içinde yaşamlarını yitirdi. Öyle ki, Japonya’da hâlâ 6 Ağustoslarda,
bu kırımla ilgili olarak o yıl ölen kurbanların listesi açıklanarak anılmaktadır.

İnsanlığın tanık olduğu ilk nükleer saldırının etkisiyle yalnız insanlar değil, kentler de biyolojik ve fiziksel çevreleriyle tam bir yıkıma uğradılar; çevrede kalan ve yıllar boyu giderilemeyen radyoaktivite yaşamı tehdit etmeyi sürdürdü. Kısacası, emperyalizm, sömürü düzenini sürdürmede ne kadar güçlü ve kararlı olduğunu insanlığa acımasızca göstermiş oldu.

Hiroşima ve Nagazaki, dünyaya artık tek bir kutuptan egemen olan kapitalist-emperyalist sistemin, bunalımlarını şiddet yoluyla çözmesinin ne ilk, ne de son örneğidir. Bunalımı derinleştikçe, sistem bilincini yitirmeye ve başka yollarla elde edemediklerini sınır tanımayan şiddet ve savaş yoluyla sağlamaya çalışmaktadır.
Bu gibi dönemlerde kapitalizm, görece demokrasiyle birlikte insan hak ve özgürlüklerini askıya alarak, açık zorbalık ve her düzeyde savaş aşamasına geçmektedir. Dünyanın güncel durumu da, böylesi özellikleri nedeniyle, “yüzyılın
en büyük tasfiyesi, değişimi” olarak nitelendirilmektedir.

Kapitalizm ve egemen sermaye, bunalımından çıkmaya çabalamakta, çıkmak için yaptıkları ise gezegenin ekolojik-biyolojik varlığını tehdit etmekte, yıkıma sürüklemektedir. Bugün dünyada yaklaşık 24 bin nükleer silah bulunmaktadır.
Bu silahların tahrip gücü 1945 yılında Hiroşima’ya atılan bombanın 400 bin katıdır. Bir başka deyişle, bu silahlar gezegenimizi ve insanlığı tümüyle yok edecek güçtedir. Geride bıraktığımız 2011 yılında, askersel harcamalar 1,63 trilyon ABD dolarını bulmuştur. Buna karşılık, günde 24 bin 5 yaş altı çocuk, önlenebilir nedenlerden ölmektedir. Kısacası, silahların bedeli çocukların yaşamıyla ödenmektedir. Oysa dünya silahlanma harcamalarının yalnızca beşte biri kadarıyla, “Birleşmiş Milletler Binyıl Kalkınma Hedefleri” arasında bulunan, milyonlarca insanın açlıktan, yoksulluktan kurtarılması, temel sağlık hizmetleriyle anne ve çocuk ölümlerinin önlenmesi olanaklı olabilirdi.

Yerel savaşlar; dinci, ırkçı, milliyetçi ideolojiler; baskıcı devlet biçimleri; emperyalist savaş politikaları büyük kapitalist devletlerin ortak politikaları durumuna gelmiştir. Gerek ülkeler, gerekse toplumsal sınıflar arasındaki eşitsizlikleri derinleştiren sömürüye dayalı sistem, her tür çelişkiyi kullanarak, teknolojik araçlar ve medya gücüyle, baskıcı rejimlerle ayakta tutulmak istenmektedir. Ortadoğu, Kafkasya ve Afrika’da şiddet kol gezmekte, yüz binlerce insan çevreleriyle birlikte kırdırılmaktadır. Bu açıdan, kapitalizmin yalnızca insan emeğini değil, canlı yaşamını tehdit eden bir toplumsal örgütlenme biçimine dönüştüğü değerlendirmeleri yapılmaktadır.

Emperyalist rekabetin kızışması nedeniyle, Ortadoğu’daki devletlerin ve sınırların bir önemi kalmamıştır. Ortadoğu’da kaynakların yeniden paylaşımı için her yol geçerli sayılmakta, uluslararası hukuk ve kurallar, toplumsal değerler ve etik ilkeler çiğnenmektedir. Bu nedenle, tüm aykırı seslerin susturulması gerekmektedir.
Bu bağlamda, hedeflenen ülkelerde baskıcı-faşist devlet, onların uzantıları olarak taban hareketleri ve örgütleri palazlandırılmaktadır. Bu arada Orta Doğu gizli ve açık ellerce silahlandırılmaktadır. Bir Alman şirketinin, uluslararası hukuka aykırı biçimde İsrail’e nükleer silah taşıyıcı sistemi satışı yaptığı bildirilmektedir.
Oysa bölgenin gereksinimi silahlanma değil, silahsızlanmadır.

Bugün, ne yazık ki Suriye merkezli, İran, Lübnan, Türkiye, Irak ve İsrail’i, Kürt bölgelerini kapsayan, Körfez ülkelerine, Suudi Krallığı’na uzanan bir alanda yeni bir savaş olasılığının hızla güçlendiği dillendirilmektedir. Bu olasılık, bölge halkları ve ülkeleri için kan, gözyaşı ve yıkım anlamına gelmektedir. Emperyalist çıkarlar için yer yerinden oynayacak, sayısı bilinmeyecek kadar insan ölecek, insanlığın bölgedeki tüm birikimi yakılıp yıkılacaktır. Yakın zamanlarda yaşanmış olan Mısır, Irak ve Libya örnekleri ortadadır. Mısır’da “devrim söylemleri”yle ve halk hareketi olarak başlayan “Bahar” süreci, giderek dinci gericiliğin egemen olduğu bir yönetimle sonuçlanmış, toplumsal beklentileri olan kitleleri düş kırıklığına uğratmıştır.

Bu ülkedeki akıl almaz geriye gidiş, dünyanın ilerici kamuoyunca kaygıyla izlenmektedir. Irak’ta savaş süreci ve sonrasında, bir milyondan fazla kişinin öldürüldüğü, beyin gücünün önemli bir bölümünün acımasızca yok edildiği, insanlığın binlerce yıllık tarihsel-kültürel birikiminin yakılıp yıkıldığı bilinmektedir. Libya’da ise, yaratılan kargaşada, insanlar birbirine kırdırılmış, ülkenin
meşru yöneticileri vahşice öldürülerek ülke yönetimine el konmuştur.

Olanlar olacakların göstergesidir..

Neo-Osmanlı düşleri gören Dışişleri Bakanı, doğru tarafta yer almaktan söz ederken, dönüşü olmayan bir yola girildiğinin farkında olmadığını ortaya koyuyor. Henüz fırsat varken, yol yakınken bu yoldan geri dönülmelidir. Ülkemizin bu emperyalist savaşta taraf olmasına, yer almasına izin verilmemelidir. Kamuoyu yoklamalarında da açıkça görüldüğü gibi, halkımızın ezici çoğunluğu kesinlikle bir savaşa girilmesine karşıdır ve hükümetin politikalarını desteklememektedir.

Başta Hatay olmak üzere, güney illerimizde konuşlanmış, sınır barışımız için
ciddi tehdit oluşturan yabancı silahlı güçler ivedilikle sınır dışı edilmelidir.

Orta Doğu’da barış için en önemli adım, bölgenin tüm taraf ülkelerini bir araya getirerek silahsızlanma koşullarını tartışmalarını sağlamak olacaktır.

Hiroşima kırımının 67. yıldönümünde, dünyanın barış ve demokrasiden yana güçlerinin, ne nükleer savaş, ne de herhangi bir savaşın kazanan tarafı olmayacağını, tek korunma yolunun nükleer silahların tamamen yasaklanması, genel silahsızlanma koşullarının sağlanması, savaşlara ve savaş kışkırtıcılığına son verilmesi olduğunu vurgulayarak seslerini yükselttiklerini duyurmak istiyoruz.

Ankara Tabip Odası
Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre için Sağlıkçılar Derneği
5 Ağustos 2012, Ankara

Doğa, Emekçi Kadın ve İneği..

Türk Tabipleri Birliği Sürekli Tıp Eğitimi Dergisi, • 2012 • cilt 21 • sayı 2 • 66
Dostlar,

Arada gevşememiz gerek..

Enerji toplamamız ve çoook gerilen sinirlerimize egemen olmamız gerek..

Bir maraton yaşam..

Uzun mesafe koşmak zorundayız..

Koşacağız ve Türkiye Cumhuriyetimizi sonsuza dek yaşatacağız..

Ülkesi ve ulusuyla bir bütün olarak..

Onurlu ve başı dik..

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ümüzün kutsal emanetinin gerektirdiği her türlü özen ve özveriyi akla ve bilime dayalı olarak sürdüreceğiz..

Bu savaşımda kadınlarımız yaşamsal işlevler yüklenecekler dün olduğu gibi..

Tıpkı Kurtuluş savaşımızın kağnıları, Elif kadınları gibi..

AYDINLANMA kazanacak..

Sevgi ve saygı ile.
8.8.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net