AİHM’in Gülmen ve Özakça’nın tahliye talebine red kararı vermesine tepki

AİHM’in Gülmen ve Özakça’nın tahliye talebine red kararı vermesine tepki

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır.)

KHK ile ihraç edildikleri görevlerine geri dönmek için açlık grevinde olan tutuklu akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın tahliye edilmesi için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan başvuruya ret cevabı verildi.

Kararı ve söz konusu süreci değerlendirmek üzere Ankara Tabip Odası, Türk Tabipleri Birliği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, İnsan Hakları Derneği ve Çağdaş Hukukçular Mülkiyeliler Birliği’nde 03 Ağustos Perşembe günü basın toplantısı düzenledi.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Sekreteri Dr. Metin Bakkalcı, “Bu durum için ne dünyada ne Türkiye’de hiç kimse, tıbbı kullanamaz demek için geldim. Baştan beri açlık grevini tıbbileştirmeyelim dedik çünkü nedenleri tıbbi değildir. Nedenleri tıbbi olmadığı için çözümü de tıbbi değildir. Çözümü çok basit, işlerini geri verin” diyerek sözlerine başladı.

AİHM’nin ihtiyati tedbirin “Yalnızca bir başvurucunun hayati tehlike doğuracak ciddi ve onarılamaz hasar riskiyle karşı karşıya bulunduğu durumlarda uygulanabileceği” kararını eleştiren Bakkalcı “Mahkemeye göre hayati tehlike yok” dedi. AİHM’nin 10 tane rapordan sadece cezaevi kampüsünde bulunan Sincan Devlet Hastanesi ve Numune Hastanesi’nin raporlarına atıf yaptığını belirten Bakkalcı “Ancak o raporların ikisinde de hayati tehlike var diyor” sözleriyle kararın tutarsız olduğunu belirtti.

İnsan Hakları Derneği Başkanı Öztürk Türkdoğan, AİHM’nin bu tutumunun yeni olmadığını, son birkaç yıldır bu şekilde sürdüğünü örneklerle anlattı. KHK mağdurlarının AİHM başvurularının reddedildiğini belirten Türkdoğan “Hak savunucusu ve hukukçu olarak vurgulamak istiyorum ki; Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi 25 Nisan’da Türkiye’yi siyasi denetim altına aldı. Böyle bir durumda tarafsız ve bağımsız bir yargıdan bahsedilemez. Avrupa Konseyi’nin yasama organının aldığı karar açık ama Avrupa Konseyi’nin yargı organı bambaşka bir noktada duruyor. Avrupa Konseyi’nin bu sorunu bir an önce çözmesi gerekir.” diye konştu.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi üyesi Dr. Selma Güngör, “Yaşamı koruyan, savunan ve yaşama müdahale eden her şeyle mücadele eden bir örgüt olarak kişinin açlık grevine gitmesini önermiyoruz ama bir yandan da insanların özgür iradeleriyle almış oldukları kararlara hekim olarak saygı göstermek gerektiğinin bilincindeyiz.” dedi.

Zorla yapılan her şeyin kırılgan hale gelmiş bedenlerde geri dönülemez sonuçlara yol açabileceğine dikkat çeken Dr. Güngör, “Zorla götürme, zorla muayene ya da zorla tedavi gibi uygulamalardan kaçınmak gerekir” diye konuştu. Açlık grevinin bir hastalık olmadığını hatırlatan Dr. Güngör, “Kişiler bir mücadele yöntemi olarak benimsemişlerdir o sebeple tıbbileştirilemez” sözlerini kaydetti.

Dr. Selma Güngör, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın dışarıyla bağlantılı koğuşlara alınmalarını ve yanlarına refakatçi verilmesini talep ederek “Ancak insan aklı birdir. Hayatlarının kısalmasına yol açacak cezaevi koşullarından kurulmaları için salıverilmelerini bekliyoruz” dedi.

Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Vedat Bulut, 148 gün önce Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın başvurularıyla sağlık takiplerinin Ankara Tabip Odası tarafından yapılmaya başlandığını söyledi. 23 Mayıs tarihine kadar, görevlendirilen üç hekimin her gün muayenelerini yaptığını belirten Dr. Bulut “Ancak tutuklandıkları tarih itibariyle muayenelerimiz aksadı” dedi. Bu dönemden sonra konunun hukuki bir boyut kazandığını ifade eden Dr. Bulut “Bu dönemden sonra konu hukuk çerçevesi içinde gerek AYM ve gerekse AİHM’e başvurularla sürdü. 17 Temmuz’a kadar AİHM devlete bir süre tanıdı. Bu kararda açlık grevcilerinin kendi seçtikleri hekim nezaretinde bulundukları koşulda muayenelerini bir karar haline getirdi. Böylece tutukluluk hallerinin yaşam sürelerini kısaltmakta etkili olup olmadığı sorgulandı. Bunun üzerine Ankara Tabip Odası pek çok hekimden oluşan bir kurul oluşturdu.  Çünkü açlık grevlerinin hekimler için çok ayrı bir yönü vardır. Açlık grevleri çoklu organ sorunlarına neden olabileceği için nörolog, kardiyolog, iç hastalıkları, infeksiyon hastalıkları, acil tıp, adli tıp uzmanlarının isimlerini bildirdik. Zaten kardiyolojik sorunlar Nuriye Gülmen’de başlamıştı, Semiz Özakça’nın da üst solunum yolları enfeksiyonu vardı. Dr. Şebnem Korur Fincancı hem cezaevleri yaşam koşulları hem de insan hakları konusunda yetkin ve donanımlı bir hekim olarak Adalet Bakanlığı ve Cezaevi Müdürlüğü tarafından kabul edildi. Ankara Tabip Odası’nın İnsan Hakları Komisyonunda 1996-2000 yılları arasında cezaevlerindeki açlık grevi sürecinde de görev yapan, bu alanda deneyimli, donanımlı çok yetkin hekimlerimiz vardır. Onlar da bu süreçte önemli bir travma yaşadılar. Hastalar, açlık grevcileri, acı çeken insanlar hangi acıları çekiyor ve hangi sorunları yaşıyorlarsa, bu acıların tabipler üzerinde de yansımaları olur. Aynı olayları tekrar tekrar yaşamak bu hekimlerimiz üzerinde de ağır bir ruhsal travma oluşturdu.” dedi.

O dönemde tek yapılabilecek şeyin sağlıklı ve uzun yaşamın korunmasına yönelik önerilerde bulunmak olduğunun altını çizen Dr. Bulut, “Ankara Tabip Odası’nın başvuruları, Adalet Bakanlığı’na ve cezaevine yazılarıyla iki olumlu gelişme sağlandı. Birisi; uzun süre yatmaya bağlı yaraların gelişmemesi için havalı yatak, diğeri de klozet takılmasının sağlanması oldu. Ancak cezaevi koşullarında sağlıklı yaşam sürebilecekleri bir ortam bulunmamaktadır” diye konuştu.

AİHM kararında bir cümleye atıfta bulunan Dr. Bulut “Önerilerde belirtilen tabiplere ait cümleleri kabul etmemiz mümkün değil. Örneğin Tutukluluk halinin tehirinin gerekmediği’’ gibi bir tümcenin yerine sağlık çalışmalarının cezaevinde yapılabileceğine ilişkin daha hekimce cümleler olmalıydı” dedi.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın sağlık hakkının 80 milyon kişininkinden farklı olmadığına dikkat çeken Dr. Bulut, “Meclis’te de söylediğimiz gibi suçlu, suçsuz kavramı bize ait bir kavram değil, hukuka ait bir kavramdır. Tabipler, kişilerin suçlu suçsuz olduğuyla ilgilenmezler, ayırt etmezler. Herkesin yaşam hakkı kutsaldır. İçişleri Bakanı’nın yaşam hakkı neyse, Cumhurbaşkanı’nın yaşam hakkı neyse Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın da yaşam hakları aynı derecede bizim için kutsaldır. Biz o nedenle temizliğin, kirlenmemişliğin simgesi olarak beyaz önlük giyeriz” sözlerini kaydetti.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın sağlık durumlarındaki gelişmeleri de paylaşan Dr. Bulut protetin kaybının şiddetli olduğunu, tüm organlarında sorunlar yaşanabileceğini ve çok hekimli bir ortamda bulunmaları gerektiğini belirtti.

Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı da tutukluluğun istisnai ve tali bir mesele olduğunu, Nuriye ve Semih’in canlarını tehlikeye soktuğu için ilgilendiklerini söyledi. Dosyanın boş ve ceza hükmüyle sonuçlanmayacağını ifade eden Kozağaçlı “Gerçek mesele Nuriye ve Semih’in işlerine geri dönmesidir. OHAL Komisyonu’nun derhal karar vermesidir” diye konuştu.

AİHM kararını imzalayan yargıcın Türkiye’deki baskı rejimine duyduğu sempatinin hesabını vermesi gerektiğini söyleyen Kozağaçlı, “Bu gerekçeyi açıklamalıdır. Dosya içerisinde hayati tehlike belirten 24 uzman hekim raporu varken, hayati tehlike görmüyorum diyen Avrupa yargıcı Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin halklarına bu görüşünü açıklayacaktır. Bunu her ülkede, her dilde sonuna kadar dile getireceğiz” diye konuştu.

Uluslararası yargıç örgütleriyle, avukat örgütleriyle ve Avrupa’da örgütlenmiş tüm hukukçularla birlikte bu hesabın sorulacağını ifade eden Kozağaçlı, “Şu ana kadar hiçbir Türk yargıcı, ağır ceza mahkemesi yargıcı bize “Hayati tehlikeleri yok” cümlesini söylememiştir. Kendilerini tutuklayan yargıçlar bize bu saygısızlığı yapmamıştır” dedi. (03.08.2017)
=================================
Dostlar,

Türkiye gündemiyle “acımasızca” oynandığı için, gerçek sorunların özüyle ilgilenmenin yanı sıra bir de bu oyunla savaşmak gerekiyor..

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın durumu – trajedisi gerçekte Türkiye’ni yarası – acısı olmak gerekir. Ancak özellikle unutturularak gündem dışına itilmek isteniyor. Bunu insanca sayamayız. Aylardır sitemizin manşetinde bu sorunu tutuyor ve güncelliyoruz.

Yukarıdaki basın açıklamasının içeriğini biz de paylaşıyoruz Ankara Tabip Odası’nın bir üyesi olarak.

Sevgi ve saygı ile. 068 Ağustos 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Uzmanı
Ankara Tabip Odası Üyesi, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ERDOĞAN’IN KURUCU OLDUĞU YENİ DEVLET

ERDOĞAN’IN KURUCU OLDUĞU
YENİ DEVLET

Zeki Sarıhan

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

AKP’nin yetkili isimlerinden biri, katıldığı bir televizyon programında söz düşürerek Yeni bir devlet kuruyoruz. Kurucusu da Recep Tayyip Erdoğan’dır demiş. “İster beğenin, ister beğenmeyin” diye de eklemiş. “İster beğenin ister beğenmeyin” sözünü, “Siz karşı çıksanız da zorla kuracağız” diye anlamak gerekir.

“Yeni bir devlet kurulacağı”, geniş bir tepki aldı. Ucu açık bu ifadeden birçok yurttaş ürküntüye kapılmış olmalı. Öyle ya, kurulmakta olan veya kurulacak bu yeni devlet nasıl bir şey olacak? “Yeni” olacağına göre bayrağı, başkenti, resmî dili, toprakları, yönetim biçimi ne olacak?

Bu ürküntüyü sakinleştirmek için hükümet yetkililerinden bazı açıklamalar geldi. Sonunda bu yeni devletin “kurucusu” olduğu söylenen Erdoğan da konuştu. Yoktu öyle bir şey! Bu konuda açıklama yetkisine sahip yalnız kendisiydi. Tek vatan, tek bayrak…” diye başlayan Rabiasını sıraladı.

Uzunca bir süredir tehlikeyi görenler ve uyarı görevlerini yapanlar için bu hiç de inandırıcı bir açıklama değil. “Yeni bir devlet kuruyoruz” diyen sözcünün kastı da vatanı, bayrağı vb.ni değiştirmek olamazdı. Çoktandır zaten adım adım değişmekte olan, bu devletin içeriğidir. Başkanlık sistemi boşuna getirilmiş değildir. Türkiye bu sistemle kuvvetler ayrılığına dayanan parlamenter bir sistemden çıkmış, hem parti başkanı hem de devletin başı olan, fiilen de her işte tek karar verici padişahlık benzeri bir sistemle yönetilmeye başlanmıştır. “Cumhuriyet” adını değiştirip yerine “Sultanlık” demenin bir anlamı var mıdır? Bu gibi işlere daha sonra sıra gelecektir.

Türiye’nin hukuk sistemi değişmemiş midir? Değişmemiş ise, bir devlet başkanı, kendisinin ve partisinin atadığı hukuk adamlarına nasıl olur da kimlerin suçlu olduğuna, bunların nasıl cezalandırılacağına, hatta hangi tutuklulara nasıl bir elbise giydirileceğine varıncaya kadar talimat verebilmektedir?

Türkiye’nin eğitim sisteminin laiklikle bir ilgisi kalmış mıdır? Anaokullarından başlayarak çocukların ve gençlerin bilimden uzak tutulduğu, bütün eğitim kurumlarının İmam Hatipleştirildiği,

  • Şeriatçı bir düzene geçmek için acele edildiğinden, iktidarın emir ve kumandasındaki
    dinci vakıfların yardıma çağrıldığı bir eğitim sistemi,
    yeni kurulmakta olan devletin kanıtı değil midir?

“Eski” dedikleri devletin “Yurtta sulh, dünyada sulh” ilkesi bir yana bırakılalı çok oldu. Yeni devlet hâkimiyet alanı olarak Türkiye topraklarıyla yetinmeyeceğini ilan etti. Stratejik Derinlik politikası gereği Saraybosna’dan Endonezya’ya kadar varına yoğuna selam gönderilen Müslüman ülkeler, şimdi Suriye ve Irak topraklarından başlayarak göz dikilen ülkeler oldu.

“Eski” devlet, çağdaşlaşmayı hedeflemişti ve bu nedenle Batı’daki demokratik kurumları ülkeye getirme çabasındaydı. İkinci Mahmut’tan, özellikle Tanzimat’tan beri böyleydi. Yeni devleti kurmaya niyetlenenlerin özellikle 2012’den beri böyle bir çabasına tanık olan oldu mu? Onlar aksine kumanda ettikleri bütün kurumlara “Geriye dön! Marş marş!” komutunu verdiler. Bazı safdiller, bunu emperyalizmle mücadele zannetseler ve bu yorum iktidarın işine gelse de,

  • hedef Ortadoğu ve Körfez’dekilere benzer gerici bir kabile yönetimi kurmaktır.

İktidar mensuplarının bu geriye gidişte dayandıkları kuvvet, Türkiye’nin kırsalıdır. Bu “kır” artık yalnız köylerde ve taşra kentlerinde değil, büyük kentlerin varoşlarına yığılmış ancak kırsal kültürü terk edememiş, az eğitimli ve maalesef az kazançlı yığınlar ve onların dilinden anlayan açıkgözlerdir.

Bir torba kömür ve birkaç kilo makarna ile durumu anlatmak pek basit olur. İktidar son 15 yıldır kendisi için pek verimli bir strateji ile bu kitlenin iplerini eline geçirmiştir. Seçmenlerin yaklaşık yarısının hâlâ desteğini elinde tutuyor. İşte bu kitle, kendisini iktidarda sanıyor ve rejim değişikliği konusundaki gelişmelere şimdilik duyarsız kalıyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin AKP’nin eline geçinceye kadarki yaklaşık 90 yıllık öyküsü de derslerle dolu olmalıdır. Çağdaşlaşma ve laiklik iyidir, ancak bunların karın doyurucu da olması gerekirdi. Gelecek yazımda “Deveyi Yardan Uçuran…” yazımda bu konuyu irdelemeye çalışacağım.

Bir açıklama : “Osman Bolulu İçin” başlıklı yazımda şöyle bir cümle vardı: “Bolulu’nun Türkiye’nin geldiği bu beklenmedik durum karşısında kahır içinde öldüğü bir gerçektir. Sami Nabi Özerdim’in, Kenan Evren rejiminin yürürlükte olduğu bir dönemde “Artık yaşamanın bir anlamı yok!” dediğini hatırlıyorum. Nitekim Yalnızlık ve kahır içinde öldü. Bugünkü rejimin de birçok aydının ömrünü kısalttığını sanırım.”

Evlatları bu cümleden Bolulu’nun rahatsızlığı dönemde kendileri tarafından yalnız bırakıldığı anlamını çıkarmışlar.  Oysa paragraftan da anlaşılacağı gibi yalnızlık Sami Nabi Özerdim için kullanılmıştır. Bunda bile O’nun yalnızlığı ailesine değil, Kenan Evren rejimine bağlanmıştır. Kahır içinde ölmek ise bağımsızlığı, çağdaşlaşmayı ve toplumsal adaleti yaşamasının anlamı haline getiren her aydının, günümüzde gelinen yer açısından taşıdığı bir duygudur. Cümlede de anlatıldığı gibi “kahretmek” onların yüce umutlarıyla ilgilidir. Hangimiz kahretmiyoruz ki? Osman Bolulu da umutlarıyla yaşamış bir devrimciydi. Yazıdaki hiçbir ifade ailesiyle ilgili değildir. (Ayvalık, 8 Ağustos 2017)
===================================
Dostlar,

Sayın Zeki Sarıhan oldukça önemli bir irdeleme yapmakta bu yazısıyla.
Yazı içeriğine biz de bütünüyle katılıyoruz.
Ancak, 21. yy’ın şafağında AKP = RTE‘nin gönlünde yatan şeriat düzenini Türkiye’de “Anadolu Federe İslam Cumhuriyeti” adı altında değilse bile “niteliğinde” kurmak için tarihsel konjonktür elverişli değil. Bu bağlamda bir makalemiz web sitemizde yayınlanmıştı :

Ne var ki, Türkiye Aydınlanmacıları elbette bu tarihsel diyalektik saptama – beklentiye bel bağlayacak değillerdir!

Tersine, söz konusu tarihsel – konjonktürel -diyalektik gerçekliğin – beklentinin enerjisini ve rüzgarını da ardımıza alarak; asla umutsuzluk ve yılgınlığa düşmeden Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün görkemli yapıtı ve kutsal armağanı Cumhuriyetimizi savunacak ve bu kuşatmayı da savuşturacağız.. 94. yaşını sürdüren Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana kaçıncı saldırı bu AKP = RTE kuşatması; tarihsel bellek ve bilincimizde kazılıdır.

İç ve dış koşullar herkesi terbiye eder. Jeopolitik yasalar AKP = RTE’yi de gereken rotaya sokacaktır.

Stratejik diyalektik ya da diyalektiğin şaşmaz stratejisi kimseyi istisna tutmaz.

Ölümün, hastalanmanın ya da yılgınlığa kapılarak tasfiye olmanın zamanı değil!

Sevgi ve saygı ile. 068 Ağustos 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

AYDINLANMAYA KARŞI YENİ HAMLELER

AYDINLANMAYA KARŞI YENİ HAMLELER

Prof. Dr. OĞUZ OYAN

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Bonapartizm ile AKP rejimi ne ölçüde benzeşir?
Bilindiği gibi Bonapartizm, 19. yüzyılda Fransız burjuvazisinin de desteğini alan Louis Bonaparte’ın (kendini imparator ilan ettikten sonraki adıyla III. Napolyon’un) bir sivil darbeyle 1851’de İkinci Cumhuriyeti sona erdirerek ve işçi sınıfının 1848 sonrasındaki devrimci dinamizmini baskılayarak kurduğu rejimin adıdır. Ülkenin plebisitler ve kararnamelerle yönetildiği, anayasanın ve hukukun yönetici sınıf lehine eğilip büküldüğü bu despotik rejimin çeşitli tezahür biçimleri 20. yüzyılda da görülecektir.

6 Eylül 2016 tarihli soL Portal yazımızda bu konuya şöyle değinmiştik:

Kapitalist birikim rejiminin ve sınıf mücadelelerinin aldığı şekiller, geri gidişleri, zikzakları, kapitalist dönemin erken despotizm örneklerini gündeme getirecektir. İşçi sınıfı ve toplumun ilerici unsurlarının kendi hakları için örgütlendiği dönemlerden (örneğin 19. yüzyılın 2. çeyreğinden) itibaren (AS: başlayarak) bunu baskılamanın hukuki, idari, askeri normları üretilmeye başlanacaktır. Bonapartizm, tam da buna karşılık vermek üzere somut tarihsel koşullarda sistem tarafından üretilmiş bir sistemik despotik yönetim tarzıdır. (…) Büyük burjuvazi, kendisine/birikim rejimine yönelebilecek genel tehditlerden korunabilmek adına, burjuva parlamenter sistemin aşındırılmasına (kendi dolaysız temsilcilerinin yer aldığı parlamentonun nominalleştirilmesine, düzenlemelerin parlamentoyu dışlayan cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle yapılmasına), kendisine veya bir fraksiyonuna karşı iktidarca zor unsurlarının kullanılmasına rıza gösterebilecek, oluşan diktatörlüğe omuz verebilecektir.”

Bonapartizm, bir anlamda, kapitalizmin hakim sınıfının kendi ürünü de olan demokrasinin yükünden erken dönemlerden itibaren (AS: başlayarak) kurtulma girişimidir. Ama bu erken dönemlerle de sınırlı kalmamıştır. “20. yüzyılın 2. çeyreğinde bile dünya, parlamentonun dışlanma koşulları bakımından Bonapartizmin de izlerini taşıyan Avrupa faşizmlerinin doğuşuna ve dünyayı insanlık tarihinin en büyük kıyımlarına sürüklemesine sahne olacaktır.” (6 Eylül 2016 tarihli aynı yazıdan). Her durumda, kapitalizmin belirli bir gelişme dönemine denk düşen despotik bir yönetim tarzı olduğu söylenebilir; ama bonapartizmin, özel olarak bir aydınlanma karşıtı despotizm uygulaması olduğu söylenemez.
***
AKP rejimi, kuvvetler birliğine yönelişi ve kullandığı otoriterlik araçları bakımından bu tarihi uygulamanın izini sürer. Bunda bir şaşırtıcılık yoktur; iktidara demokratik olmayan yollarla el koyma veya demokratik olmayan yollarla iktidarda kalma biçimleri ile uygulanan baskı araçları özünde benzeşirler ve birçok başka dikta örnekleri de kendi nüanslarını koruyarak bu tür yöntem ve araçları kullanmışlardır.

  • AKP’nin sivil darbeler silsilesiyle inşa ettiği tek adam rejimi,
  • Meclis’in yasa yapma tekelini ikameye yönelen Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin sıklığı,
  • 15 Temmuz 2016 sonrası OHAL Kararnameleriyle bunun daha da pekişmesi,
  • Anayasa ve yasalar dışına çıkışların denetimsiz kalması,
  • yürütmenin yargıyı da tam denetimine alarak kuvvetler birliğinin tamamlanması,
  • referandumlarla rejimi dönüştürme biçimi, kapitalist sistemin güncel evresine (neoliberal birikim tarzına) gayretkeş bir uyum ve sermayenin önceliklerinin karar süreçlerinde de öncelik alması gibi olgusal gelişmeler  bakımlarından bonapartist bir rejim inşası olarak tanımlanmaya uygun özellikler sunar. Buna karşılık, Ortaçağ değerlerine ve dinci yapılanmalara yöneliş bakımlarından çok daha geri hatta anakronik (zamanıyla uyumsuz) özellikler taşır. Hâkim sermaye çevrelerinin, sömürü ilişkilerinin devamının sağlanması ve özellikle çalışan sınıfların ekonomik/toplumsal hak arama mücadelelerinin sınırlandırılması bakımından
  • dinsel ideolojiyi bir uyuşturma ve baskılama aracı olarak kullanmaları AKP ile başlamış bir olgu değildir kuşkusuz. Ancak AKP bunun ötesine geçmekte, Cumhuriyetin modern bir kapitalist gelişme için gerçekleştirdiği tüm aydınlanma devrimlerini tersyüz ederek, kendi belirlediği dini temeller üzerinde yeni bir otokratik yapı inşa etmeye yönelmektedir. Bu, kapitalizm öncesinin ilişki biçimlerine ve değerlerine (ama kapitalizm tarafından dönüştürülmüş biçimleriyle) bir geriye dönüştür. İşte sermayenin hâkim kesimlerinin mutabık olmadıkları esas durum da budur.

AKP’nin evrim kuramının okutulmasını ders programlarından çıkarması ve İmam Hatip Liselerinin yaygınlaştırılması için nüfus ölçütlerinin iyice esnetilmesi gibi konularda attığı son adımlar, AKP’nin ısrarlı İslamizasyon projesinin sermayenin kabul sınırlarını aştığına dair yeni işaretlerdir. Bağnazlık derecesinin yükselmesi, toplumsal tepkileri de yükseltmekte, toplumu ayrıştırmakta ve toplum parçalarını birbirinden uzaklaştırmaktadır. Bu, yalnızca toplumun yönetilmesi bakımından değil, giderek sermayenin denetimindeki toplu çalışma mekânlarının yönetilmesi bakımından da sorun doğurucudur. Ayrıca, sermayenin nitelikli üst ve ara eleman talepleriyle uyumlu bir eğitim sistemi modeline tamamen aykırıdır. Sermaye sınıfının, İslamizasyonun ölçüsünün kaçtığına dair kaygıları artmaktadır.

Ama kaygıları bununla sınırlı değildir. Oluşmakta olan tek adam rejimi, kapitalizmin kutsallarına da dokunmaktadır: Bunlardan birincisi özel mülkiyet hakkıdır. AKP’nin eski siyasi ve ekonomik ortağı Cemaatçi yapıyla ters düşmesi ve bunun bir silahlı darbeye kadar uzanması sonrasında, bu yapıya yakın olduğu düşünülen sermaye çevrelerinin mülkiyet haklarına el konulması (her ne kadar bir yağmalama biçimini alan sermaye transferlerine de yol açmış olsa da) ciddi bir tedirginlik kaynağıdır. Üstelik,

  • Doğan grubu gibi tam iktidar yanlısı olmayan medya gruplarına karşı, hatta ülkenin en büyük sermaye grubu olan Koç Holding‘e karşı vergi/ekonomik denetim silahları kullanılarak düzenlenen sindirme/yola getirme saldırıları bu kaygıları büyütmektedir.
  • İkinci kutsal, kapitalist hukuk rejimidir.

Bu rejimin genel olarak sermayenin çıkarlarını gözetmesi beklenir ama sermaye şirketleri arasındaki uyuşmazlıklarda da tarafsız kalabilmesi istenir; ayrıca yargı sisteminin iktidardan bağımsız olması da, siyasi iktidarın temsil ettiği büyük güç yığılmasına karşı bir güvencedir.  Bunlar sağlanamadığı taktirde sistemin tanımladığı “adalet” kavramından uzaklaşılacaktır. Bu, yerli sermaye kadar onun yabancı ortaklarını veya bağımsız yabancı yatırımcıları da kaygılandırmaktadır. Dolayısıyla, iktidarın yargıyı tam kontrolüne (AS: denetimine) aldığı yeni yapının, bundan doğrudan çıkar sağlayan dar bir yandaş sermaye grubu dışında genel bir kabul görmesi beklenemez.

Kaygıların bir diğeri, egemen siyasal İslamcı gücün hegemonyasını kurma biçiminin çatışmacı olması ve iktidarını siyasi yollarla terk etmeme eğilimidir. Bu sadece kapitalist birikim tarzının çok temel bir gereksinimi olan ‘siyasi istikrarı’ tehdit etmemekte, aynı zamanda bir
iç savaş  potansiyelini içinde barındırmaktadır. Geçen haftaya damgasını vuran bir AKP yetkilisinin

  • “her eve (yani ‘her AKP’li eve’) bir makineli tüfek ve 1000 mermi gerek” çıkışının AKP liderliğince eleştiri konusu bile yapılmamasının da gösterdiği gibi, kaygı dozu tüm toplum katmanları bakımından yükselmektedir. İktidar partisinin ve liderinin sorumsuz, öngörüsüz, hata üstüne hata yapan, bunların siyasi bedelini ödemediği gibi bunlardan ders de almayan dış politika zikzakları da, toplumun geniş kesimleri için olduğu kadar, hatta ondan da fazla burjuvazinin kaygılarını yükseltmektedir; çünkü dış istikrarsızlıklar giderek içteki istikrarsızlara eklenmekte ve Suriye’nin 6 yıl önce -eğer AKP doğru yerde dursaydı- önlenebilir olan parçalanması, bugün tüm bölgeye sıçrayabilecek bir savaşı tahrik etmektedir.

Kuşkusuz AKP rejiminin yerleşme sürecinde sermayenin 2007’ye kadar tam kadro, 2007-2013 arasında çoğunluk desteğinin önemli bir rolü olmuştur. Ama sermayenin çeşitli katmanlarının 2013’ten sonra daha temkinli ve mesafeli bir tavır sergilediğini ve kayıtsız şartsız desteğin giderek bir yandaş sermaye grubuna doğru daraldığını, bu daralmada yukarıda sayılan etkenlerin rolü olduğunu gözardı etmemek gerekir. Kuşkusuz buradan sermaye lehine “demokrasi kahramanlığı” gibi fanteziler çıkarmaya savrulmadan. (Bu konuda bkz. 29 Eylül 2015 tarihli “Sermayenin “demokrasi mücadelesi” başlıklı soL Portal yazımız).

Sonsöz  : Kestirmeciliği ve indirgemeciliği aşan analizlere olan gereksinim büyümektedir.
(SOL PORTAL 2017-26, 27.6.2017)
==========================================
Dostlar,

AKP = RTE’nin 13 CİDDİ HATA KORİDORU

Sayın Prof. Oğuz Oyan ekonomi uzmanıdır. Gerçekten derinlikli çözümlemeleri çok öğreticidir. Üstelik Prof. Oyan oldukça arı (sade) bir dille anlatımını daha da etkin kılıyor. Bu yazısını Haziran sonunda bize de ulaştı sağolsun Oğuz hocamız. Biraz tutalım.. istedik. AKP = RTE‘nin politikalarına benzer sertlikle değil, sabır ve olgunlukla, yapılanların sakıncalarını sıralayarak ve seçenekler sunarak yaklaşımı benimsediğimiz biliniyor. Ne var ki, AKP = RTE, toplumla çatışmacı dayatmacı politikasını ısrarla sürdürüyor ve artık tüm veriler, gelişmeler bu yöntemin bilinçli olduğunu kanıtlıyor. Temmuz içinde ve Ağustos başında yaşanan gelişmeler ne yazık ki ek kanıtlar.. Oğuz hocanın yazısı zaten kapsamlı, biz de çok uzatmadan “13 hata” sıralayalım :

  1. Müftü – imamlara dinsel nikah olanağı sağlayarak laik – seküler rejimi temelinden zorlama
  2. Öğretim programı (Müfredat deniyor yanlışlıkla) yapılan kabul edilemez değişiklikler.. CİHAT = DİN SAVAŞI eğitiminin konması, EVRİM’in çıkarılması, Atatürk’ün iyice azaltılması… Yüz kızartıcı suçlara bulaşan gerici – dinci – yobaz vakıflara MEB’nın eğitimi adeta devretmesi.. Tüm okulların imam-hatipleştirilme dayatması..
  3. Atatürk’e karşı suçların artması ve AKP = RTE’nin beklenen tepkiyi vermemesi
  4. “Yeni devlet kuruyor R.T. Erdoğan..” gibisinden saçmalayan AKP yöneticilerine tepkinin karnından konuşma düzeyini aşmaması ve asla içtenlikli olmayışı
  5. Büyük ADALET YÜRÜYÜŞÜ ve MİTİNGİ ardından 10 maddelik çok haklı ve geniş tabanlı istemlere dönük AKP = RTE’nin hiçbir adım atmayışı..
  6. Suriye’de düşülen vahim hatadan sonra benzer çıkmaz politikanın Katar’da izlenmesi
  7. Ekonomide derinleşen yıkıma karşı hala yeter duyarlıkla yaklaşılmaması, hezeyanlar
  8. Kabine değişikliği ile FETÖ övgüleri – sözleri… çok açık kişilerin Bakan yapılması, yükseltilmesi, FETÖ’nün AKP içindeki siyasal ayağına inatla dokunul(a)maması..
  9. Tarım ve hayvancılık politikalarında ciddi yanlışların sürdürülmesi; yerli üreticinin dışalım (ithalat) sopasıyla terbiye edilmeye çalışılması..
  10. Büyükelçilikler dahil kamu personeli alımlarında hala yaraşırlığı (liyakatı) gözetmeyip yandaş atamaları sürdürme..
  11. AKP = RTE’nin şiddet söylemiyle toplumsal ayrışmayı sorumsuzca tırmandırarak sürdürmesi
  12. Dış politikada, içeriye dönük akıl dışı çatışma zeminine sürüklenilmesi..
  13. YAŞ’ta yaşananlar, Kıbrıs’ta kabul edilemez geri adımlar ve Yunan’a verilen 18 ada-adacık!

Liste daha da uzatılabilir ama temel “13 hata koridorunu” bir kez daha not düşelim..
AKP içinde aklı başında politikacılar ülkemizin umududur.
Erdoğan mutlaka ve acilen frenlenmek zorundadır.. ve zaman hızla akmaktadır..
Şu dakikalarda Beşikdüzü’nde konuşuyor (8.8.17; 15:53) Erdoğan ve bıktırıcı ezberlerinden başka yeni hiç bir şey yok! Ucuz ajitasyona devam.. Ayrıştırıcı ve aşağılayıcı, suçlayıcı ve ötekileştirici ve argo.. Ya be ya… ve gırtlağını yırtarcasına!? Niçin, neye yarayacak? Bir Cumhurbaşkanı ama parti genel başkanı kimliği öyle baskın ki! Mutlaka anamuhalefet CHP
genel başkanı Kılıçdaroğlu’na çatılacak.. “Düşman yaratmadan” olmuyor galiba! Az eğitimli oy tabanını pekiştirme, birarada tutma adına ateşle oynama değil de ne bu yapılanlar??
Çok yazık çok.. üstelik tehlikeli..

Nereye dek hey Lordum, ne-re-ye dek!?
Artık uyanmalıyız bu gaflet – dalalet uykusundan.

Yarın çoooo geç olabilir diye kaygılananlar artık AKP’nin az eğitimli ve çıkar bağımlısı + suça bulaşmış sekter kesimleri dışında kalan tüm toplum katmanları. Umarız bu olgu gözden kaçmaz.

Sevgi ve saygı ile. 08 Ağustos 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Yeliz KORAY : Seveyim yeni devletinizi!

Seveyim yeni devletinizi!

Yeliz KORAYYeliz KORAY
yelizkoray41@gmail.com
Kocaeli KOZ Gazetesi, 7.8.17

Yıl 2011, son dönemlerde artan terör olayları ve şehit haberleri nedeniyle 30 Ağustos resepsiyonu iptal edildi.
Çünkü.. 47 gün önce Diyarbakır’da 13 askerimiz şehit olmuştu.
Aynı yıl, 29 Ekim resepsiyon ve törenleri Van depremi nedeniyle iptal edildi.
Çünkü.. 6 gün önce depremde 700’e yakın vatandaşımız hayatını kaybetmişti.

Yıl 2012, yine 30 Ağustos..
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün kulağındaki rahatsızlık nedeniyle resepsiyon iptal edildi.
Çünkü.. kulağı ağrıyordu! Bu kez 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlamaları iptal edildi. Çünkü.. 8 gün önce Reyhanlı’da terör saldırısı nedeniyle 52 vatandaşımız hayatını kaybetmişti.

Bir yıl sonra, yine 19 Mayıs.. Tüm kutlamalar iptal edildi.
Çünkü.. 6 gün önce Soma’da 301 işçi ‘yaşam kabini’ olmadığı için hayatını kaybetmişti.

Yıl 2014.. 29 Ekim resepsiyonu iptal edildi.
Çünkü.. 1 gün önce Ermenek’teki maden faciasında 18 işçi hayatını kaybetmişti.

Yıl 2015.. 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamaları iptal edildi.
Çünkü.. 41 gün önce Suruç’ta 32 vatandaş, 39 gün önce Ceylanpınar’da 2 polis, 16 gün önce Siirt’te 8 askerimiz şehit olmuştu.

Yıl 2016.. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı şehit düşen askerler nedeniyle iptal edildi. Çünkü.. 29 gün önce Bingöl’de 7 polis, 20 gün önce Diyarbakır’da 5 polis-12 vatandaş, 14 gün önce Diyarbakır’da 5 polis, 1 çocuk, 2 sivil, 13 gün önce Van’da 2 polis, 10 gün önce Gaziantep’te 52 vatandaşımız, 4 gün önce de Şırnak’ta 11 polisimiz şehit olmuştu.

Aynı yıl.. Yine 30 Ağustos, “Halk travma geçirdi” diye Zafer Bayramı kutlamaları iptal edildi. Çünkü.. 41 gün önce FETÖ darbe girişiminde 249 vatandaşımız şehit olmuştu. 

Günümüz..
23 Nisan kötü hava koşulları nedeniyle,
19 Mayıs güvenlik gerekçesiyle..
30 Ağustos güvenlik gerekçesiyle..
29 Ekim’e Allah kerim.. 

Bu terör endişesi, şehit acıları yalnızca milli bayramları mı buluyor
diyordum ki… 
“Halk travma geçirdi” diyerek 30 Ağustos’u iptal eden Milli Savunma Bakanı Fikri Işıktravmaya düğün arası verdi, 15 Temmuz’dan 38 gün sonra kızını evlendirdi. Milletvekili, bakan, TBMM başkanı tüm ahali oradaydı.
Güvenlik endişesi yoktu, herkes mutluydu!

Aynı gerekçelerle 23 Nisan ve 30 Ağustos’u iptal edenler bu kez Cumhurbaşkanının kızı Sümeyye’nin düğününe katıldı. 14 gün önce Gaziantep’te 3 şehit, 2 gün önce Sarıkamış’ta 16 şehit, 1 gün önce Çukurca’da 8 şehidimiz vardı.
Şehit acısına düğün arası verildi. Genel Kurmay Başkanı, Bakanlar, vekiller.. tüm ahali oradaydı. Herkes mutluydu…

Atatürk Havalimanı’na saldıran teröristler 44 vatandaşımızı şehit etti.
Acımız büyüktü ama kısa sürdü, yasımıza açılış arası verildi.
2 gün sonra Osman Gazi Köprüsü coşkuyla açıldı. Bakanlar köprünün önünde sırıtarak poz verdi.  Konfetiler havada uçuştu, herkes mutluydu.

Aktütün’de teröristler karakola baskın yaptı. 17 askerimiz şehit oldu. Sadece 17 eve değil hepimizin yüreğine ateş düşmüştü ama 3 gün sonra sünnet arası verdik.
Çünkü AKP Kilis Milletvekilinin oğlu sünnet oluyordu. Bakanlar, milletvekilleri tüm ahali oradaydı. Stadyumda halaylar çekildi, zılgıtlar yankılandı.Herkes mutluydu. 

Güvenlik gerekçesiyle 29 Ekim’i yasaklayan İçişleri Bakanı Muammer Güler Mardin’de, 19 Mayıs’ı kutlamayan Gençlik ve Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç da Ankara’da gerekçelerine düğün arası verdiler. Eşleriyle birlikte halay çekip “3 çocuk yapın”dediler. Herkes mutluydu..
***
Velhasıl, bu kez “Hiçbir ülke yoktur ki kendi zaferini mağlubiyet saysın”
diyordum ki, birisi ağzındaki baklayı çıkardı.
“Beğenin beğenmeyin yeni bir devlet kuruyoruz!”
İşte böyle dürüst olun canımı yiyin.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti yıkılıp yeni bir devlet kurulmasın diye kazanılan zaferlerle sizin ne işiniz olur?
Ama kısa bir hatırlatma yapayım da hevesiniz kursağınızda kalmasın :

  • Siz “1 şehit için yaygara koparıyorsunuz” diyen birinin arkasından,
    biz ise 1 şehit için Menemen’i yakan bir adamın arkasından gidiyoruz.
    Sonra yine “kandırıldık” demeyin!
    =====================================
    Dostlar,

Sayın Yeliz Koray yetenekli ve yürekli bir gazeteci – yazar.
Kocaeli KOZ Gazetesinde yazıyor..
16 Temmuz 2017 günü, ölçüsüz sömürülen 15 Temmuz darbe girişimi nedeniyle “Yerim Sizin Destanınızı” başlıklı makalesi nedeniyle savcılıkta ifadesi alınmış ve güvenlik önlemleri ile serbest bırakılmıştı.

Yukarıdaki yazısı da çok etkileyici, sarsıcı..
Bir siyasal parti ve kadroları bu ölçüde mi derin çelişkilere düşer, utanılası durumlara sürüklenir… Ve hiç usanmaz ve utanmazlar mı bu hal-i pür melal durumdan.. Hem kendilerinin hem ülkemizin saygınlığı, onuruyla böylesine oynamak ne talihsizlik!

Ders alınmasını diler, sayın genç yazar Yeliz Koray’ı kutlarız. Yargı, siyaset kurumu da gözdağı yerine demokratik hoşgörü içinde davranmalı, eleştirilerden yararlanmalı.

AKP eski MKYK üyesi Ayhan Oğan’ın CNN Türk’teki sözleri TCK md. 309 kapsamında ağır cezalık suçtur. Sitemizde sorunu işlemiştik : http://ahmetsaltik.net/2017/08/06/rifat-serdaroglu-sarayin-marabalari/

  • Ayhan Oğan’ın zırvalarını şöööle gönülden gelerek, ağızlarını doldurarak Türkiye Cumhuriyeti’ni savunup bu saçmalığın öznesini kınamıyorlar.. Laf ola beri gele, karnından konuşarak adeta.. Eee, bu durumda Oğan “erken öten horoz” mu?
  • Ya da sahibinin sesi mi?? Soruşturma açılıp AKP’den atılacak mı?? Cumhuriyet savcıları, doğrudan TCK md. 309 kapsamındaki bu ağır suç için dava açacak mı? Aç(a)mayacaksa neden??

Sevgi ve saygı ile. 07 Ağustos 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Prof. Dr. Korkut Boratav : Ekonomide durum muhasebesi

Ekonomide durum muhasebesi

Türkiye ekonomisi için kuşbakışı bir “durum muhasebesi” yapalım.

2015 Sonu: Sağlıksız Bir Sentez

AKP döneminin istatistiklerine bakarak 2015 sonunda şu teşhisi yapıyordum: Türkiye ekonomisi hastalıklı bir senteze ulaşmıştır. Teşhis dört vurgulamaya dayanıyordu:

korkut(1) AKP iktidarı boyunca Türkiye ekonomisinin büyüme ivmesi dış kaynak girişlerine bağımlı olmuştur. 2008-2009’un kriz ortamını saymazsak, her yıl ortalama olarak millî gelirin %7,5’i oranında yabancı sermaye girişi gerçekleşmiştir.

(2) Dış kaynak girişlerinin oranı değişmediği halde ekonomi durgunlaşmıştır. AKP iktidarının ilk (2003-2007) ve son (2011-2015) beşer yıllık dönemlerinde ortalama büyüme hızı %7,3’ten %4‘e inmiştir.

(3) Durgunlaşmaya rağmen cari işlem açıklarının millî gelire oranı yükselmiştir: Bu iki dönem ortalaması: %4,8 → %6,6.

(4) Büyüme hızı düşerken artan dış açık oranının nedeni, dış kaynak girişlerinin sermaye birikimini değil, tüketimi beslemesidir. 1998-2002, 2003-2007 ve 2008-2015 dönemlerinde millî gelirin yatırımlara ayrılan payı, benzer ekonomilerin çoğuna göre düşük kalmıştır: Yüzdeler olarak ve aynı sırayla 19,0 → 20,4 → 19,8… Düşük sermaye birikimi, büyüme hızını da aşağı çekmiştir. Aynı üç dönemde özel ve kamusal tüketimin millî gelirdeki ortalama payları, %80,2 → %83,4 → %85,0 olmuştur.  

(5) Bu olgular, yurt içi tasarruf oranlarının aşınması anlamına da gelir. Bu dönemlerde millî gelirde tasarrufların payına bakalım: %18,6 → %15,8 → %13,8…

(6) Özetle, 13 yıllık AKP iktidarı, 2015 sonunda Türkiye ekonomisini sağlıksız bir senteze getirmiş oluyor: Artan dış bağımlılık içinde tüketimi pompalayarak durgunlaşan bir ekonomi…

“Sağlıksız, hastalıklı” sıfatları bana aittir. İstatistiklerden türetilen bu tespitler ve bunların yarattığı sorunlar üzerinde iktisatçılar arasında yaygın görüş birliği vardır; nedenler ise tartışmalıdır. Örneğin “dış kaynak hareketlerine artan bağımlılık ve tasarruf oranındaki düşüklük”, IMF’nin son yıllardaki Türkiye raporlarında hep vurgulanmıştır.

Özetlediğim makro-ekonomik göstergelerin ayrıntılı verilerle zenginleştirilmesi, dış bağımlılığın ciddiyetini ortaya çıkarmaktadır. “Yükselen piyasa ekonomileri”ni inceleyen uluslararası finans çevreleri bu nedenlerle iki yıl önce Türkiye’nin “beş kırılgan ekonomiden biri” olduğunu belirlemişti.

2016’da Bir “Ekonomik Mucize”

Geçen yıl bir “mucize” gerçekleşti ve Türkiye ekonomisinin yukarıda “sağlıksız bir sentez” diye özetlediğim sorunlarının büyük bir bölümü ortadan kalktı. “Ekonomik mucize”, yerli ve yabancı sermayenin, işçilerin, tüketicilerin, hükümetin iktisadî davranışlarının değişmesinden değil, Türkiye İstatistik Kurumu’ndan (TÜİK’ten) kaynaklandı.

Nasıl oldu? TÜİK Haziran 2016’dan itibaren (AS: başlayarak) eski millî gelir (GSYH) serilerinin sürdürülmesine, yayımlanmasına son verdi ve 1998-2015 GSYH düzeylerini, öğelerini yeni baştan hesapladı. Yeni veriler, yerli-yabancı iktisat çevrelerinin yukarıda özetlediğim tespitlerini büyük ölçüde geçersiz kıldı. Eski ve yeni istatistikler arasındaki farklar nedir?

Yeni hesaplamalara göre, 2015 millî gelir düzeyi, önceki (eski) serinin %19,7 üzerindedir. AKP’nin iktidarının her yılında millî gelir, eski serinin üzerine çıkarılmıştır. (AS: Yaşasın yandaş TÜİK!) Bu “ayarlama”, 2009 sonrasında hızlanmakta; Türkiye ekonomisinin 2010-2015’te büyüme ortalaması (% olarak) 4,8’den 7.3’e yükseltilmekte; ülkemiz dünya sıralamasında Çin’in hemen ardında 2. konuma yerleşmektedir. (AS: İşte algı yönetimi bu!)

Bu “ayarlama”, harcama kalemlerine de çarpıcı değişiklik getirecektir: TÜİK, yatırım ve yurt-içi tasarruf oranlarını da (kabaca) onar puan yukarı çekmiştir. Bu basit revizyon sayesinde Türkiye ekonomisi, %30 civarında yatırım; %25 oranında tasarruf gerçekleştiren sağlıklı bir özellik kazanmıştır. Böylece, yıllardır dışsal kırılganlıkların temel bir dayanağı olan “düşük sermaye birikimi, yetersiz tasarruflar” arızası, “durgunlaşan ekonomi” tespiti ile birlikte ortadan kalmış oldu. TÜİK’in revizyonları da Türkiye’yi “yükselen piyasa ekonomileri” içinde  Asya ülkelerini andıran dinamik, olgun bir konuma yerleştirdi. Kısacası,

  • İktisatçıların belirlediği “sağlıksız bir sentez”, TÜİK yönetimi tarafından ekonomik bir mucizeye dönüştürülmüştür.

“Mucize” İnandırıcı Bulunmuyor

Peki, bu revizyonun gerekçeleri, dayanakları, yöntemleri nedir? Güvenebilecek miyiz?? TÜİK, yeni hesaplarını yayımlarken kaynaklarını, yöntemini açıklamadı, tartışmaya açmadı. İlk aşamada bir grup iktisatçı, sorularını, kuşkularını bir makalede özetledi; TÜİK’e ve kamuoyuna taşıdı. Yanıt gelmeyince eski ve yeni millî gelir serilerini karşılaştıran bir dizi yazı yayımlandı. Gösterildi ki reel ekonominin öğeleri olan sanayi ve inşaat üretim endeksleri ile istihdam istatistikleri, 2003-2015’e ait eski (önceki) GSYH  serileri ile yakın paralellik taşımıştı. Buna karşılık, aynı değişkenler ile yeni millî gelir verileri arasında büyük boyutlu kopukluklar vardır.

Bu sorular, bulgular kamuya açık bir seminer ile tartışmaya açıldı. Yeni millî gelir hesaplarının tutarsızlıklarını belirleyen bu tespitler ve benzeri eleştiriler TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda TÜİK yetkililerine doğrudan doğruya aktarıldı. Anlaşıldı ki, yeni millî gelir tahminleri, “üretim verilerinden, bunları içeren anketlerden değil, Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığındaki şirket bilgilerinden ve benzeri idarî kayıtlardan” yapılmıştır; ileride de yapılacaktır. Aykut Erdoğdu Plan ve Bütçe Komisyonu’nda sormuş: “Bu bilgiler, hangi yöntemlerle millî gelir kalemlerine taşınmaktadır?” Bu soruya muhatap olan TÜİK Başkan Yardımcısı’nın, “meslek sırrıdır” anlamına gelecek tuhaf bir yanıt verdiğini de öğrendik. İstatistikçilerin ciddi bir meslek etiği vardır; orada “meslek sırrı” kavramına  yer yoktur. Açık-seçik ortaya çıkmıştır ki bu meslekten olmayan kişilerce yönetilen TÜİK, millî gelir revizyonları ile kamuya, topluma değil AKP’ye hizmet etmiştir.

2016-2017’de Büyüme Göstergeleri

Bu açıklamalar göstermiştir ki TÜİK’in millî gelir hesaplarına güvenmemiz mümkün değildir. 2016’dan başlayarak yayımlanan GSYH istatistiklerini eski hesaplarla karşılaştırmak da artık mümkün olmayacak. Bize sunulan bulguları, diğer verilerle karşılaştırmak, denetlemek, tartışmak zorundayız. Aşağıdaki tabloda 2016 ve Ocak-Mart 2017 için bu tür bir tartışma için düzenlendi.

tabloboratav1

Değişkenler, 12 ay öncesinin aynı zaman aralığı ile karşılaştırılıyor ve büyüme oranları böylece hesaplanıyor. Tablonun ilk üç satırı TÜİK’in yeni millî gelir serilerinin enflasyondan arındırılmış (yeni terminoloji ile “hacim endeksli”) tablolarından alınmıştır. 2016’nın tümü ve 2017’nin ilk üç ayı için toplam GSYH’nın ve sanayi, inşaat sektörlerine  ait millî gelirin büyüme hızları veriliyor. 2016 ve 2017 için TÜİK’in millî gelir hesapları ile sunulan bu büyüme oranlarını, sonraki üç satırla kontrol ediyoruz. Hemen ifade edelim ki, bu veriler de TÜİK kaynaklıdır; ancak millî gelir hesaplanırken dikkate alınmamıştır. Satır 4, istihdamdaki değişimi içeriyor: Toplam istihdam 2016’da %2,2, 2017’nin ilk üç ayında ise %1,6 artmış.

2016 bulgusu, GSYH’daki büyüme temposunun gerisindedir; ancak, aradaki fark ortalama emek veriminde ılımlı (%1’in altında) bir ilerlemeye tekabül eder (AS: karşılık gelir) ve kabul edilebilir. Ne var ki, aynı makas, Ocak-Mart 2017’de abartılı boyutta açılmıştır: İstihdam artışı yavaşlamış (%1,6’ya inmiş); ekonominin büyümesi ise hızlanmış, %5’e çıkmıştır. Türkiye ekonomisinin ortalama emek verimi bir yıl içinde olağan-dışı, açıklanması imkânsız bir tempoda artmış görülmektedir. Daha ciddi bir kopukluk, sanayi ve inşaat sektörlerine ait millî gelir (katma değer) ve üretim endeksleri arasındadır.

Sektörlerin millî gelir kalemleri bunların gayri safi üretim değerlerinde içkindir; onlardan türetilir. TÜİK, yeni millî gelir hesaplarından bu nesnel bağlantıyı dikkate almadığı için, 2016’da üretim değeri sadece %1,9 artan sanayi sektörünün millî gelir  öğesi (katma değeri) uçmuş-gitmiş, %4,5 oranında büyümüştür. Ocak-Mart 2017’de sanayide üretim/millî gelir artışları arasındaki kopukluk daha da açılmıştır: %1,7 → %5,3… Bu iki dönemde sanayide gözlenen kopukluk nasıl açıklanabilir? Ara-mal kullanımını düşüren teknolojik bir sıçrama mı? İthal girdilerde veya emek maliyetlerinde olağan-dışı bir ucuzlama mı? Arıyoruz; iktisadî göstergelerini bulamıyoruz.

Gelelim inşaata… Bu sektörün 2017 üretim endeksleri henüz yayımlanmadı. 2016’da inşaat üretim değeri %2 oranında artarken sektörün millî geliri (katma değeri) %7,2 büyümüştür. Üretim/millî gelir kopukluğu sanayi sektörünü dahi aşmıştır. Üstelik, inşaat sektörünün, sanayiye göre daha durağan bir teknoloji içerdiği malumdur.

TÜİK geçmiş yıllarda, millî geliri geleneksel yöntemlerle, yani, sektörlerin üretim verilerini temsil eden anketlerden hareket ederek hesaplarken, sanayi ve inşaat üretim değerleri ile millî gelir öğeleri arasındaki bağlantı çok yakındı. Büyüme tempolarından türetilen esneklik katsayıları 0,9 ile 1,1 arasındaydı. Şimdiki gibi iktisat sağduyusunu zorlayan kopukluklar söz konusu değildi. Daha önce değindiğimiz  2003-2015 karşılaştırmaları  ve tablomuzda içerilen 2016 sonrasına ait bulgular aynı sonucu veriyor:

  • TÜİK’in yeni millî gelir verilerine güvenemiyoruz

bu durumda millî gelir verilerini bir yana bırakalım ve “ekonominin gidişatı” üzerinde birkaç gözlem yapalım… Bu “gidişat”, yukarıdaki “sağlıksız sentez” genellemesinde ısrar ederek algılanabilir. Son iki yılda ne oldu? Temmuz 2016 şoku, dış kaynak girişlerini  azalttı; ekonomiyi inişe sürükledi. Hükümet, kamu maliyesinden beslenen teşvikler, sübvansiyonlar ile telafiye kalkıştı. Bütçe açığı arttı; kamu borç limitlerinin sınırına ulaşıldı; iç talep canlandırıldı. Ne var ki, yirmi yıl boyunca durgun seyreden sermaye birikim oranı nedeniyle, iç talep pompalaması ekonominin büyüme sınırlarına toslamaktadır. Sonuç, bir boyutuyla enflasyondur. Diğer boyutu ile iç talep artışları ülke dışına taşar; ithalat yoluyla dış açığı yukarı çeker. Böylece bu güzergâh içinde de kronik durgunluk sürmekte; dış kırılganlıklar ise artmaktadır.

TÜİK, dolarlı millî gelir düzeyini yukarı çektiğine göre dış kırılganlık göstergeleri hafiflemedi mi? Sadece bir kereliğine… Zira, “yeni” millî gelir düzeyleri dahi kırılganlıkların artma eğilimini durduramayacaktır. “Hastalıklı sentez” süregeliyor; kalıcı görünüyor.

Önümüzdeki hafta bu sürecin ayrıntılarını tartışmak istiyorum.
(sol.org.tr’den alınmıştır, )
==============================
Evet Dostlar,

Yarım yüzyılı aşan İktisat Bilimcisi kıdemi ve hocaların hocası haklı ünü ile Prof. Dr. Korkut Boratav’ın çözümlemesi böyle.. Bizi çoook ürkütüyor bu tablo. Ancak AKP = RTE tersini pompalıyor kamuoyuna. Biz bu dizeleri yazarken Erdoğan Rize’de konuşuyordu ve yine ekonomide düğün – bayram tablosu çiziyordu. Bu görünüm kaygımızı daha da büyütüyor :  

  • Pike!

Sevgi ve saygı ile. 07 Ağustos 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com