Tiyatron, düşleyebildiğin kadardır…

Ahmet Cemal

Tiyatron, düşleyebildiğin kadardır…

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

27 Mart 2017 Pazartesi.. Yıllar, yıllar önceydi.

Günlerden -ya da gecelerden birinde kadim dostum Tomris Uyar, önüme bir kâğıt parçası bırakıp gitti. Kâğıtta, Meksikalı şair Octavio Paz’ın kaleminden çıkma tek bir dize yazılıydı.
Düşlerine layık olmasını bil …”
Akıp giden zaman, bir yüzeye kül tanesi kadar gösterişsiz konuveren pek çok gerçek değer gibi, Paz’ın bu dizesini de hayatımın sütunlarından birine dönüştürdü.
Dizedeki “düşlerine” sözcüğü, salt zihinsel düzlemde biçimlenen olguların habercisi olmaktan çıkıp, en somut gerçeklerin de taşıyıcılığını üstlendi.
Ve bu gerçeklerin en ön sırasında elbette o sanat diye adlandırılan ve -neyseki-
en bilinemeyecek ve tanımlanamayacak olan” olgu da vardı.

Sanata ilişkin ‘en bilinemeyen’…
Bugün, düşünme eylemi bölümünün odak noktasını “sanat üzerine düşünme” uğraşının, dolayısıyla da tiyatro üzerine düşünmenin oluşturduğu bir tinselliğin ardından ve sanatın birleştirici şemsiyesinden olabildiğince yararlanmak yerine kendini umarsız bir parçalanmışlığın sellerine gittikçe kaptıran bir dünyada tiyatronun anlamı üzerinde düşünürken, bu anlamın insanoğlunun düş kurma yetisi ile ne kadar yoğun bir bağlam oluşturduğunu bir kez daha düşünmek zorundayız.
Yeni bir Dünya Tiyatro Gününü anlamlandırma/ değerlendirme çabalarına yönelirken,
geride kalan bir yılda bütün bir insanlık olarak terörden, ayrımcılığın her türlüsünden ne ölçüde uzak düşler üretebildiğimiz sorusunu yeterince önemsememek, gafletlerin en koyusuna düşmek anlamına gelebilir.

  • İnsanca düşlerin gerçekleştirilmesi
    bağlamında sanatın en güçlü araçlardan biri olduğu kesindir.

    Ancak bu güçlü aracın gereken “malzemeden”, başka deyişle düşlerden oluşma “hammaddeden” yoksun kaldığında yeterince etkinlik kazanamayacağı da kesindir.
    O halde ne olabilir bu bağlamda yapılması gereken?
    Yapılması gereken, layık olunabilecek kadar insanca düşlerin üretimine bir an bile ara vermemektir. Bu arada gelecek bağlamında da genç sanatçı kuşaklarını insanca düşler yoksunluğu diye bir sıkıntıdan olabildiğince uzak tutmaktır. Peki, biz bunu yapabiliyor muyuz?
    Yani biz, bu ülkenin gençlerine layık olabilecekleri hangi düşlerin kapılarını açabiliyoruz?
    ==================================
    Dostlar,

    Dünya Tiyatrolar Günü‘nde olsun, kadim bir yaşamsal gerçeklik olan Tiyatronun ve onun saygın emekçilerinin “Tiyatro Günü” nü kutlamak ve paha biçilmez değerdeki emeklerinin önünde saygıyla eğilmek istiyoruz..

    Anımsayalım, antik çağlardan bizlere armağan kalan en değerli ve görkemli yapıtların başında amfi-tiyatrolar gelmektedir. Aspendos, Efes.. bunların başında geliyor.. Antik Yunan kentlerinin hemen hepsinde tiyatro olması ortak özellikleridir..

Efes

İnsanlar buralarda toplanır, temsiller sergiler, yöneticilere iletilerini oyunla verirlerdi.
Bu çok etkili bir yoldu. Günümüzde de geçerli olan gerçek odur ki, en etkili eğitim – öğretim yöntemlerinin başında Tiyatro gelmektedir. Her düzeyde okullarda rol oynama, drama etkinlikleri, mini tiyatro kesitleri son derece verimli eğitim – öğretim aracı olarak kullanılmaktadır.

Tiyatro yaşamdır, tiyatro muhalefettir, tiyatro toplumun nefes alma borusudur.
Tiyatro yöneticilerin halkın istemlerini – eleştirilerini doğrudan öğrenecekleri son derece işlevsel canlı kurumlardır. Bu işlevler demokratik bir toplum ve düzen için vazgeçilmezdir.
Tiyatroları yaşatmak demokrasiyi yaşatmakla eşdeğerdir. Bu amaçla Kültür Bakanlıklarınca
ve yerel yönetimlerce desteklenmeleri zorunlu bir kamusal görevdir.
Tiyatroların bağımsızlıkları ve özerklikleri için öncelikle akçal (mali) güç ve destek gereklidir.
Tiyatrolara mekân (bina, sahne), donanım, ulaşım, vergi vb. parasal kolaylıklar sağlanmalıdır.

Devlet Tiyatroları ve Belediye tiyatroları mutlaka yaşamalı, yaşatılmalıdır.
Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro bölümünde akademik kadronun OHAL KHK’si ile tasfiye edilmesi ve bölümün çökme noktasına sürüklenmesi asla kabul edilemez, derhal düzeltilmelidir.

Selam olsun sanata, selam olsun tiyatroya, selam olsun tiyatro emekçilerine ve sanata – sanatçı emeğine değer veren insanlara, siyasetçilere…

Sevgi ve saygı ile. 27 Mart 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Dr. Nevzat Eren 16. Ulusal Halk Sağlığı Sempozyumu gerçekleşti: Sistem Sorunu Olarak Aşı

Dr. Nevzat Eren 16. Ulusal Halk Sağlığı Sempozyumu gerçekleşti: Sistem Sorunu Olarak Aşı

(AS: Bizim kapsamlı irdelememiz yazının altındadır..)
16’ıncısı düzenlenen Dr. Nevzat Eren Ulusal Halk Sağlığı Sempozyumu, “Bir Sistem Sorunu Olarak Aşı” başlığıyla Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde gerçekleşti.

25 Mart 2017, http://haber.sol.org.tr/toplum/dr-nevzat-eren-ulusal-halk-sagligi-sempozyumu-gerceklesti-bir-sistem-sorunu-olarak-asi-190401
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Halk Sağlığı Kolu ve Ankara Tabip Odası (ATO) tarafından 16’ıncısı düzenlenen Dr. Nevzat Eren Ulusal Halk Sağlığı Sempozyumu,
“Bir Sistem Sorunu Olarak Aşı” başlığıyla Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde gerçekleşti.

Prof. Dr. Nevzat Eren’in eşi Gönül Hatay Eren ve Prof. Dr. Necati Dedeoğlu tarafından yapılan iki açılış konuşması ile başlayan sempozyum (AS: Kurultay), sağlık emekçileri ve öğrencileri tarafından izlendi. İlk oturum ATO Genel Sekreteri Dr. Mine Önal’ın başkanlığında yapıldı.

Prof. Korkut BORATAV: SAĞLIK SORUNU SİSTEM SORUNUDUR

“Türkiye’nin 24 Ocak 1980 Sonrası ve Öncesi İktisadi Yapısının Karşılaştırılması” başlıklı bir konuşma yapan Korkut Boratav, sağlık sorunlarının bir sistem sorunu olarak ele alınması gerektiğinin altını çizerek sözlerine başladı. Sağlıkta neoliberal dönem öncesi ve sonrası olarak bir ayrımın yapılması gerektiğini belirten Boratav, daha önce elde edilen kazanımların çok büyük mücadelelere ve dünyanın yüzünün sola dönük olmasına bağlı olduğunu vurguladı.
12 Eylül darbesinin Türkiye’nin sola yönelmesinin önüne kalıcı bir engel olarak çıkarıldığını
ve bu tablonun sağlık sorunlarından bağımsız olmadığının altını çizerek sözlerini tamamladı.

Daha sonra Prof. Dr. Feride Aksu Tanık, “Türkiye’de Aşı Üretiminin Kısa Tarihçesi ve Aşı Üretiminin Dinamikleri” başlıklı bir konuşma yaptı. Konuşmasında aşının gelişim öyküsü ile Türkiye’nin siyasal ve iktisadi ortamı arasında bağ kuran Tanık, aşıların git gide uluslararası tekellerin ve onların yerli işbirlikçilerinin insafına terk edildiğini ve sağlığın piyasalaştığı dönemlerde aşının büyük bir pazar haline gelmeye başladığını belirtti.

KÜBA’NIN BAŞARISI

İkinci oturum Prof. Dr. Erhan Nalçacı’nın başkanlığında gerçekleşti. “Küba’da Toplumsal Yapı ve Sağlık” konulu bir konuşma yapan Doç. Dr. İlker Belek, sosyalist devrimlerin kamulaştırma, eğitim ve sağlık atılımları ile yaşama geçtiğini ve Küba’nın bugünkü başarılarının bu atılımlara bağlı olduğunu belirtti. 1976 Anayasası ile sağlık hizmetinin Küba’da eşit ve parasız bir şekilde sunulmasının devlet güvencesi altına alındığını söyleyen Belek, Küba’nın kendi gelir diliminde ya da kendisiyle aynı coğrafyadaki ülkeler arasında 1. olduğunu ve bunun ağır ABD ablukasına karşın yaşama geçen çok büyük bir başarı olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Ardından Dr. Akif Akalın “Küba’da Aşı Üretiminin Tarihçesi” başlıklı bir konuşma yaptı. Konuşmasında, devrim öncesi dönem ile devrim sonrası dönemi karşılaştıran Akalın, Küba’da devrimden sonra kurulan pek çok kurumun ve bilimsel merkezin biyoteknoloji üretimi konusunda çok aşama kaydettiğini vurguladı. Bunların yanında Küba’da toplumun sağlık hizmetlerine katılımının çok önemsendiği ve Küba’nın bugün bütün zorluklara ve ablukaya karşın 68 ülkeye 50 biyoteknoloji ürünü ihraç ettiği belirtildi. Akalın, Küba’nın sağlık alanındaki başarılarının Fidel Castro’dan ayrı düşünülemeyeceğini söyleyerek sözlerini tamamladı.

YOKSULLAR AŞISIZ KALABİLİYOR

Üçüncü oturum Prof. Dr. Levent Akın başkanlığında yapıldı. Aşı konusunda Türkiye’deki yasal düzenlemeler, aşının izlediği yollar ve sorumlu yetkili kurullar hakkında genel bilgiler içeren bir konuşma yapan Akın, ardından sözü “Aile Hekimliğinde Güncel Aşılama Verileri Gerçeği Ne Kadar Yansıtıyor?” başlıklı sunumu için Dr. Mehtap Türkay’a bıraktı. Türkay, Türkiye’de aşılamanın tarihçesinden söz ederek başladı ve Sağlık Bakanlığı verilerine göre  aşılama oranlarında Türkiye’nin pek çok gelişmiş ülke ile aynı düzeyde olduğunu vurguladı. Ancak bu verilerin, doğru aşılama yöntemlerinin uygulanmaması nedeniyle aslında bilimsel açıdan doğru olmadığı belirtilirken, pek çok yoksulun hiç aşılanmayabildiği vurgulandı. “Sağlıkta Dönüşüm” projesi ve performans sistemi nedeniyle aşılanmayan çocukların da aşılanmış gibi gösterilebildiğini belirten Türkay, bunun yanında pek çok çocuğun da kayıtsız olduğu için aşılanamadığını söyledi.

AŞIYI KABUL ETMEMEK, ÖZGÜRLÜK OLABİLİR Mİ?

Ardından Dr. Olgu Nur Dereci ve Emine Topçu tarafından “Aşıyı Kabul Etmeme Özgürlüğü Kabul Edilebilir mi?” başlıklı bir konuşma yapıldı. Emine Topçu, aşı reddinin bir sistem sorunu olduğunu vurgulayarak sözlerine başladı ve bu konuda ortaya atılan pek çok hurafenin tabloyu daha da kötüleştirdiğini vurguladı. Aşının otizme yol açtığı iddiasını taşıyan ve daha sonra yalan olduğu ortaya çıkan bir makale ile aşı reddinin gündeme geldiğini ve tüm dünyada yayıldığını belirten Topçu, dinci gericiliğin burada çok önemli bir rol oynadığını belirtti.
Aşı redinin  bireysel özgürlükler alanında görülemeyeceğinin vurgulandığı konuşma, Dr. Olgu Nur Dereci tarafından yapılan ve sağlık çalışanlarının konumunu anlatan bir sunum ile sürdü. Anayasa Mahkemesi’nin aşıya zorlamanın hak ihlali olduğu kararının vb. uygulamaların hekim/hasta karşıtlığını körüklemeye ve toplumun çıkarlarının birey çıkarlarının karşısında olduğu inanışını yaygınlaştırmaya yaradığının altını çizen Dereci’nin ardından yeniden sözü alan Topçu, aşı reddinin bu düzen içinde kaçınılmaz bir sonuç olduğunu belirtti ve aşının bir meta olmaktan çıktığı, sağlığın piyasa olmadığı yeni bir düzen kurulması gerektiğini söyleyerek sözlerini sonlandırdı.
=============================
Dostlar,

Halk Sağlığı bilimleri emekçisi” merhum ağabeyimiz – hocamız – mücadele önderimiz,
dava arkadaşımız Prof. Dr. Nevzat Eren’in sevgin (aziz) anısına 16. sı düzenlenen bu önemli bilimsel toplantıyı web sitemizden duyurmuştuk..
(http://ahmetsaltik.net/2017/03/22/dr-nevzat-eren-ulusal-halk-sagligi-sempozyumu-16-25-mart-2017/)
Kurultayı sabahtan akşama dikkatle izledik, çok yararlandık. Biz de 2 kez söz alarak katkı sunduk. Özelikle, bizim de mezunu olduğumuz Mülkiye’nin (Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fak.) duayen iktisat hocası Prof. Korkut Boratav’ın 24 Ocak 1980 öncesi ve sonrası Türkiye’nin iktisadi yönlendirilmesini karşılaştırması, Kurultaya gerçek bir zemin ve çerçeve sağladı. Boratav hoca, kedisinin de 12 Eylül 1980 darbesiyle üniversiteden atıldığını, 5 yıl kadar sonra haklarını alabildiğini, şimdiki tablonun daha ağır ve açıkça hukuk dışı olduğunu belirtti. Hukuk savaşımının gecikmeli de olsa başarılacağını vurguladı. Türkiye’de Cumhuriyetçi blokun gerici – dinci bloktan daha güçlü olduğunu, önemli olanın Cumhuriyetçilerin örgütlü birlikteliği olduğunun altını çizdi. 16 Nisan halkoylaması dayatmasının da böylelikle savuşturulabileceğini özellikle belirtti. Arada, kendisiyle iki Mülkiyeli olarak ayrıca sohbet etme olanağı bulduk.

Anayasa Mahkemesi’nin, Anayasanın  13. ve 17. maddeyi gerekçe göstererek zorla aşı yapılamayacağına 148. maddeye göre yapılan 2 bireysel başvuru nedeniyle hükmetmesinin üzerinden 2 yıla yaklaşan zaman geçmesine karşın Sağlık Bakanlığının neden Yüksek Mahkemenin gerekçesi doğrultusunda tek maddelik bir yasal ekleme yapmamasının kabul edilemeyeceğini biz vurguladık. Kararın hukuka uygun olmadığını, halk / kamu sağlığı açısından ciddi sakıncalar doğurabileceğini, dar normatif – pozitivist bakışın hatalı sonucu olduğunu gerekçeleriyle açıkladık. Örn. Anayasa md. 56 ve 90 açıkça gözardı edilmişti..

  • Sağlık Bakanlığını hızla 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Yasasına bir madde ekleyerek,
    yasal norm yokluğuna dayalı” Anayasa Mahkemesi kararının gereğini yerine getirmeye çağırdık, çağırıyoruz. Tersine davranışın kabul edilemeyeceğini ve gecikmenin gerekçesini anlayamadığımızı, bu yönetim – siyaset etiği sorunun – ciddi kusurunun kabul edilemeyeceğini, ağır kamusal sorumluluk, salgınlar ve ölümler doğurabileceğini… ısrarla vurguladık, bir kez daha vurguluyoruz!

Sorunu daha önce de işlemiştik :
http://ahmetsaltik.net/2016/10/30/ttb-zorunlu-asi-sorunu-yeniden/

Ayrıca bu bağlamda hazırladığımız kapsamlı bir dosyayı da paylaşalım (24 sayfa, 598 KB) :
Anayasa_Mahkemesi_ASI_karari_irdelemesi_AHMET_SALTIK

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı, AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Deniz Baykal: Alnını karışlarım…

Deniz Baykal: Alnını karışlarım…

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Antalya Milletvekili Deniz Baykal, referanduma ilişkin, “‘Hayır’ diyen hayır diyecek. Ben ‘Hayır’ diyorum. Bana ‘terörist’ diyecek olanın da alnını karışlarım. Hayır demeyi bir korkutmaca haline getirmek isteyenlere izin vermeyiz. Hayır demek vatanseverliğin gereğidir” dedi.

26 Mart 2017, http://haber.sol.org.tr/toplum/deniz-baykal-alnini-karislarim-190490 

Cumhuriyet Halk Partisi eski Genel Başkanı ve Antalya Milletvekili Deniz Baykal, 16 Nisan Referandumuna sayılı günler kala Yenimahalle Nazım Hikmet Kongre ve Sanat Merkezi’nde, Aydınlık bir Türkiye için ‘Hayır’ çağrısında bulundu.

Baykal, “Bu anayasa, Birleşmiş Milletlere üye 200 ülkesinin hiçbirinde yok. Hayatta, dünyada yok. Tarihimizde de yok. Cumhuriyet öncesinde de yok. Savaşı Meclis yönetmiş. Şimdi birileri çıkmış içinden çıktığı Meclis’i beğenmemiş. Dudak bükmüş. Onunla olmuyor değil seninle olmuyor seninle. Günümüzde kural kanundur ferman değildir.

  • Ferman çağı geçti. 80 milyon adına karar veremez bir kişi” dedi.

“Sayın cumhurbaşkanı üzülmesin. Bu anayasa tek adam anayasasıdır. Hiç lamı cimi yok.
Tek adam anayasasıdır” diyen Baykal, “Cumhurbaşkanı diyor ki; ‘Tek adam anayasası derseniz Atatürk‘e hakaret ederseniz.’ Bak, bak, bak. Atatürk’e tek adamdı diyecek. Atatürk tek adamlığı elini tersiyle itmiş. Başbakanlığı da kaldıralım her şey sizde olsun diyenlere Atatürk, ‘Şaşarım bunu bana teklif edenlere’ demiş. Hayır Atatürk’e hakaret etmeyiz. Atatürk tek adamlığı reddeden adamdır. Meclis’i kuran, yücelten adamdır. Bunun aksini söyleyenler Meclis’i içine hazmedememiş olanlardır” açıklamasında bulundu.

Baykal, “‘Hayır’ diyen hayır diyecek. Ben ‘Hayır’ diyorum. Bana ‘terörist’ diyecek olanın da alnını karışlarım. Hayır demeyi bir korkutmaca haline getirmek isteyenlere izin vermeyiz.

  • Hayır demek vatanseverliğin gereğidir” dedi..
    ==========================================
    Dostlar,

    Usta ve çok birikimli, yetenekli politikacı, CHP’nin önceki genel başkanı Sn. Doç. Dr. Deniz Baykal, Türkiye’ye dayatılan bir deli gömleğinden farksız olan anayasa değişikliği halkoylaması kapsamında birbirinden etkili, çok başarılı konuşmalar yapıyor.. Bunları izlemek yerinde ve çok yararlı olur.. Manisa konuşması da bunlardan biri.. İzlemek için lütfen tıklar mısınız ??

  • https://www.youtube.com/watch?v=l9Q7nEGYv04 AKP – RTE “evet” çıkarabilmek için vargüçleriyle uğraşıyor ve erik – adil olmayan bir kampanya yürütülüyor.. Daha doğrusu beyin yıkama..
    Bir kez devlet olanakları hukuka – adalete- etiğe… aykırı olarak AKP – RTE lehine kullanılıyor. “HAYIR” girişimleri pervasızca engelleniyor. 15 yıllık tek başına AKP iktidarının ülkenin her birimini bata medya olmak üzere ele geçirmesi, son derece sakıncalı bir eşitsizlik doğuruyor..
    AKP içindeki FETÖ’cü vekiller ve üst düzey yöneticiler bir türlü tasfiye edilmiyor??! 
    TSK’da 150 kadar generale (toplam 360), 2000 albaya (toplam 6000), kamuda görevden atılan 130 bin kamu görevlisine erişen (ele geçiren!) FETÖ, her nasılsa AKP’li üst düzey yöneticiler ve milletvekilleri arasına sız(a)madı öyle mi?? Bu masala kim inanabilir??

    OHAL acımasız bir baskı aracı olarak sürdürülüyor ve akıl dışı bir biçimde OHAL altında Anayasa değişikliğine, halkoylamasına ülke zorlanıyor.. Boğaziçi Üniversitesi’nin aday bile olmamasına karşın, oyların %90’ından çoğunu aldığı halde atanmayan ama RTE tarafından tepeden inme açık hukuksuzlukla getirilen rektörü (?), CHP Genel Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Selin Sayek Böke’nin planlanmış panel konuşmasına “OHAL ortamında siyasileri konuşturmam” diyerek akıllara seza bir gerekçeyle engel oluyor.. Oysa Başbakan Yıldırım “OHAL bizim için, halkımız için değil..” buyurmuşlardı..

    Halkımıza karşı bir beyin yıkama..”  yürütülüyor.. dedik yukarıda..
    Örn. Anayasa değişikliği yasasının (6771 sayılı yasa) 8/4. maddesinde “Kanunları yayımlar.” denmektedir. Sıradan hatta ortalama yurttaşın bu düzenlemenin nasıl bir vahim tuzak olduğunu anlaması beklenebilir mi?? Burada halka kurulan tuzak, “süre belirtilmemesidir”. Oysa yürürlükte olan Anayasanın 89. maddesi şöyle :

  • Madde 89 – Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisince Kabul edilen kanunları
    onbeş gün içinde yayımlar.Süre belirtilmemesinin gözden kaçtığı varsayılabilir mi?? Açıktır ki Cumhurbaşkanı son derece tehlikeli ve sınırı belirsiz bir yetki almaktadır. TBMM’de kabul edilen yasayı Cumhurbaşkanı ne denli sürede yayımlanmak üzere Resmi Gazete’ye yollayacaktır? Hiç yollamazsa yaptırımı nedir? Örn. kendisinin Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisini kullanmak istediği bir konuda TBMM’nin önceden yasa yapması durumunda bu yasayı yayımlamayan Cumhurbaşkanı fiilen TBMM’nin ana işlevi hatta varlık nedeni olan Yasama yetkisini engellemiş hatta gasp etmiş olmayacak mıdır?? Üstelik TBMM’nin Cumhurbaşkanına soru sorma yetkisi de yokken! Ayrıca Cumhurbaşkanının yeniden görüşülmesi için yasayı TBMM’ye geri yollaması durumunda nitelikli çoğunluk aranacak TBMM’nin ısrar edebilmesi için..

    AKP – RTE ve gözü – kulağı kapalı “evet” çiler neden bu ve benzeri çok sayıda tehlikeli tuzaklar içeren düzenlemelerin teknik boyutlarını halka açıklamaz?? Hamaset ile kitleler kandırılarak demokrasi olur mu? Bu dürüstçe mi? Çıplak gerçekleri halkımıza, kuruluş yasasının verdiği görev ve yetki ile açıklayan saygın ve yetkin hukuk profesörü TBB Başkanı gibi uzman hukukçuları bile tehdit edip hedef göstermek hangi uygar demokratik rejimde olanaklıdır??

Bir başka tuzak madde, kamu tüzel kişiliği kurma yetkisinin ancak yasa ile ve TBMM elinde iken (yürürlükteki anayasa md. 123; Kamu tüzelkişiliği, ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur), Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile de bunun olanaklı kılınmasıdır. Cumhurbaşkanı, dilediği kamu kurumunu kuracak, kapatacak, birleştirecek, bölgeler – eyaletler kurabilecek, bakanlıkların sayı ve yetkilerini dilediği gibi düzenleyecek, örneğin çok yakınmacı olduğu Türkiye Barolar Birliği’nin, Türk Tabipleri Birliği’nin…… Anaysa’nın 135. maddesi gereğince kuruluş yasaları ile tanınan kamu tüzel kişiliklerini kaldırarak felç edebilecek, göstermelik kurumlara indirgeyebilecektir.

………………
Gerçekten dünyada örneği olmayan despotik bir anayasa,
otoriter hatta totaliter bir TEK ADAM DEMİR YUMRUĞU dayatılıyor..

Mutlaka “HAYIR” ile geri püskürtmek zorundayız..

Sevgi, saygı ve kaygı ama UMUT ile. 26 Mart 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Birgül Ayman Güler : Referandum ve özerklik

Aydınlık Gazetesi, 22.3.2017

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Özerklik, 40 yıldır adeta dayatma halinde yürütülen bir “Türkiye’yi dönüştürme” siyasetidir. Şimdi, 16 Nisan 2017 sandığında da baş vermiş bulunuyor. Referandum sandığına giren özerklik ruhu, 2 maddeye eklenen ifadelerden sırıtıyor. Bunlardan biri 123., öbürü 106. maddeye, iki küçücük ekleme… Anayasa’nın 123. maddesine yerleştirilen ifade, bugüne kadar TBMM’ne ait olan “kamu tüzelkişiliği kurma yetkisi”ni cumhurbaşkanına da veriyor. Kanun ile yapılan bu iş, yani devlet örgütlenmesini yaratma, kurma, reforma tabi tutma işi, birbirlerinden ayrı olarak kanunla da (TBMM eliyle) kararname ile de (cumhurbaşkanı tarafından) yapılabilecek.

İdare hukuku, ‘bir işlem nasıl kuruluyorsa, aynı usulle kaldırılır’ der (AS: “usulde ve yetkide paralellik ilkesi”; Unumquodque eodem modo quo colligatum est dissolvitur;
Bir şey yapıldığı şekilde çözülür.
). Yani kamu tüzelkişiliği kurma yetkisi, var olanı değiştirme ve ortadan kaldırma yetkisini de içerir. Bu nedenle yetki yalnızca kurma değil, aynı zamanda yok etme yetkisi… Bakanlıklar, valilikler, kaymakamlıklar, elçilikler kendi başlarına birer “kamu tüzelkişisi” değildir; bunların hepsi birlikte “merkezi idare”dir ve tek kimliğe sahip olmak anlamına gelen, tek olan “devlet tüzelkişisi”dir. Merkezde kamu tüzelkişiliği, devlet tüzelkişiliğine bağlanmış, bunlarla ilgilendirilmiş ve ilişkilendirilmiş olarak çalışan kuruluşlardır. Bu dev gövdenin içinde kendisine ‘kamu tüzelkişiliği’ verilenler, idari – mali – akademik olarak özerklik yetkisi verilmiş olan parçalardır. Özerk parçalar hem hukuki hem siyasal olarak kendi içinde yetki devrine ve bölgeselleşme, yerelleşme, piyasalaştırma yönünde yetki göçerimine çok uygun esnekliklere sahiptir.

Üniter (AS: tekil) yapı ilkesinin kurumsal zemini, temel olarak, kamu değil
devlet tüzelkişiliğidir; onu daraltan her hukuksal adım, özerkliğe alan açar. “Bu yetkinin öyle kullanılacağını nerden biliyorsun?” diyenlere yanıtımız bir sorudan ibaret:
“Ya başka nasıl kullanılacak?”
****
Madde 106’daki ifade, bakanlıkların merkez ve taşra örgütlenmelerinin kuruluş, görev ve yetkilerini düzenleme işini TBMM’den alıp doğrudan ve yalnızca cumhurbaşkanı kararnamesine veriyor. AKP teklifinde bu daha da genişti; 126. maddeye “merkezi idareyi düzenleme yetkisi” diye yazılmıştı. Tepkiler üzerine, Anayasa Komisyonunda bunu kendileri silmek zorunda kaldılar. Ama 106. maddeye koyulmuş “bakanlıkları düzenlemek”ten söz eden cümleye gittiler ve oraya “merkez ve taşra” laflarını eklediler. Böylece, kamu tüzelkişiliği kurma-kaldırma gücü verilen cumhurbaşkanına,
üniter yapının iskeletini oluşturan bakanlık sistemine tek başına ve doğrudan müdahale etme yetkisini de verdiler.
*****
Bunlara göre cumhurbaşkanı, merkezi idare içinde kurumdan kuruma yatay ya da yukarıdan aşağıya dikey yetki devirleri, yetki göçertmeleri yapabilir. Bazı temel devlet görevlerini özerk kamu kurumlarına hasredebilir. Bu kurumları bölgesel ya da yöresel düzlemde kurabilir. Merkezi idare görevlerini de mahalli idarelere gönderebilir. Böylece yıllardır dayatılan, 2005 Kamu Yönetimi Temel Kanunu ile kapsamlı bir saldırganlık haline getirilen, her defasında (AS: kezinde) ülkemizin geri çevirdiği Prens Sabahattinci ademi merkeziyetçilik hülyası, bir kez daha atağa geçirilir. Yürütmede iki başlılığı (cumhurbaşkanı-başbakan ikiliğini) ortadan kaldırıyoruz diyenler, bu hükümle devletin kuruluşu gibi çok daha köklü bir konuda yasamada iki başlılık (TBMM-cumhurbaşkanı) yaratıyorlar.

İyiniyetli olanları görmüyor. Sinsiler ise biliyor ve el ovuşturuyorlar: Devleti kurma ve reforma uğratma yetkisinde iki başlılık, Türkiye’yi güçten düşürmekten başka bir işe yaramaz. Ülkemizin hayrına olan nokta şu: Getirilen metin öyle berbat ki, Türkiye’yi ademi merkeziyetçiliğe, bölgeleşmeye, yerel özerkliğe sürüklemek için dört koldan uğraşan sinsilik, bu metin sayesinde anayasal zırha falan bürünemeyecek. Çünkü bu metin, zırh olamayacak kadar delik deşik!
==========================================
Dostlar,

Değerli akademisyen, siyasetçi, dostumuz Sn. Prof. Dr. Birgül Ayman Güler‘in Yönetimbilim alanındaki uzmanlığı tartışma dışıdır. Ancak 18 maddelik anayasa değişikliği dayatması ile Türkiye’nin ne yönde dönüştürülme istendiği artık çok açık ve nettir.. Tasarım (proje) uluslararasıdır ve Türkiye’de değişiklik metnini yazan(lar)ın belirsizliği (saklanması!?) bundandır. Metin ellerine verilmiştir küresel egemenlerce..
Dolayısıyla, redaksiyonu kötü hatta semantiği hatalı bile olsa, hedefe giden yolda tepe tepe kullanılacaktır. “Öyle” yorumlanacaktır, özlenene hizmet ettiği biçimde. Kafalar
o yönde koşullanmış ve misyona koşulmuştur çünkü (to be inspired of..). Cumhurbaşkanlığı kararnamesini hangi TBMM çoğunluğu bozacaktır?
TBMM’den bu yönde geçen yasayı Cumhurbaşkanı veto edebilecek, bir daha görüşülmek üzere geri gönderebilecek ya da yeni Anayasa değişikliğinin inanılmaz yetkisiyle TBMM’den geçen yasayı Resmi gazetede yayımlamak için –süre belirtilmediğinden– dilediğince bekletip TBMM’nin asli Yasama yetkisini kullanmasını engelleyebilecektir!
Özetle, yürürlükteki Anayasanın 106 ve 123. maddesinde öngörülen değişiklik metni, tüm beceriksiz yazımına karşın,

  • “Getirilen metin öyle berbat ki, Türkiye’yi ademi merkeziyetçiliğe, bölgeleşmeye, yerel özerkliğe sürüklemek için dört koldan uğraşan sinsilik, bu metin sayesinde anayasal zırha falan bürünemeyecek. Çünkü bu metin, zırh olamayacak kadar delik deşik!”

sonuç yargısı yanlış ve geçersizdir; tersi savunulamaz ve iyimserlik kaynağı hiç yapılmaz. “İyiniyetli olanları görmüyor…”  saptaması Prof. Güler’i de içermesin!

Sevgi ve saygı ile. 26 Mart 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Kılıçdaroğlu : ‘4 milyon Suriyeliye vatandaşlık verecekler’

'4 milyon Suriyeliye vatandaşlık verecekler'

‘4 milyon Suriyeliye vatandaşlık verecekler’

Diyarbakır’da konuşan Kemal Kılıçdaroğlu ‘FETÖ örgütü bizi kandırdı dediler. Peki FETÖ
seni kandırdı da buna sebep olan parlamenter sistem miydi, niye seni kandırıyor? Evet çıkarsa
4 milyon Suriyeliye vatandaşlık verecekler. Hepimiz oturup düşünelim
dedi.

 

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu referandum çalışmaları kapsamında Diyarbakır’da demokratik kitle örgütlerinin temsilcilerine konuştu. 16 Nisan’da yapılacak yeni anayasa referandumu için ‘hayır’ çağrısı yapan CHP lideri ” FETÖ örgütü bizi kandırdı dediler.
Peki FETÖ seni kandırdı da buna sebep olan parlamenter sistem miydi, niye seni kandırıyor? Evet çıkarsa 4 milyon Suriyeliye vatandaşlık verecekler. Hepimiz oturup düşünelim” dedi.

İşte Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarından satırbaşları…

Her şeye rağmen, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçtik. Bütün bunları demokrasi sistemi içinde yaptık. Eksiğimize rağmen, yanlışlarımıza rağmen yapmaya çalıştık. Şimdi önümüze bir tablo koyuyorlar; milli iradeyi 1 kişiye teslim edelim. 80 milyonun aklı yok mu? Düşüncesi yok mu? Farklı görüşler ülkeyi geliştirmez mi? Akıl akıldan üstündür, beşer şaşar. Bir araya gelirsek, oturur konuşursak ne yanlıştır, ne doğrudur buna karar veririz. Ben hatamı görmeyebilirim, ama bir başka vatandaşım bana hatamı hatırlatabilir. “Şimdi bundan vazgeçelim, tek adam rejimine geçelim” diyorlar. Şu soruyu kendimize sormalıyız; bugün işsizlik var mı? Var. Üniversite mezunlarında bu daha da yüksek. Bu işsizliği yaratan demokratik parlamenter sistem mi? Kim yaratıyor bu işsizliği. Başka? Çiftçiyi düşünün, ektiği ürünün karşılığını alamıyor. İki Trakya büyüklüğünde alan, son 15 yıldır ekilmiyor. “İlaç pahalı, gübre pahalı, su pahalı, mazot pahalı, nasıl ekeyim” diyorlar. Çiftçi tarlasını ekmiyorsa bunun sebebi demokratik parlamenter sistem mi? Başka? Taksi esnafı. Eminim her yerde var, burada da var. Emin olun taksi esnafı şunu söylüyor; neredeyse müşteri bulamaz hale geldik. “Kendi sigorta primimi yatıracak kadar para kazanamıyorum” diyor. Bunun sebebi demokratik parlamenter sistem mi?

‘EVET ÇIKARSA 4 MİLYON SURİYELİYE VATANDAŞLIK VERİLECEK’

Tutturdular, “Fethullah Gülen terör örgütü bizi kandırdı” dediler. “Allahımız, milletimiz bizi affetsin” dediler. FETÖ seni kandırdı diyelim, bunun sebebi parlamenter sistem miydi? Gelip Meclis’i mi kandırdılar? Hayır, Meclis onuruyla dimdik durdu. Dolar almış başını gidiyor, frenleyemiyorlar. Kayıt dışı para, kara para Türkiye’ye gelmese dolar uçup gidecek. Dünyanın neresinde kaçak para varsa, uyuşturucu parası varsa Türkiye’ye geliyor. Buna da net hata-noksan diyorlar. 10 milyar dolar gelecek, nereden geldiğini bilmeyecekler. Bu mümkün mü? Buna sebep olan parlamenter sistem mi? Enflasyon çift haneye çıktı, %10’u aştı. Fatura kime çıkıyor? Vatandaşa. Buna sebep olan ne? Parlamenter sistem mi? Hapishaneler tıka basa dolu. Sırayla uyuyorlar. “Sen üç saat uyu, sıra bana geldi, şimdi ben uyuyacağım”. Yaşlı, hasta hiç fark etmeden, Türkiye’nin hapishaneleri tıka basa dolu. Bunun sebebi parlamenter sistem mi? Neden dolu bu hapishaneler? İcra mahkemelerinde dosya koyayacak yer kalmadı. Türkiye’nin yarısı icralık. Vatandaş borcunu ödeyemiyor. Bunun sebebi parlamenter sistem mi? 4 milyon Suriyelimiz var, kendi çocuklarımıza o kadar iş bulduk ki, eleman bulamıyoruz. Öyle bir hava var. 4 milyon Suriye parlamenter sistem yüzünden mi geldi? Şimdi diyorlar ki “Evet çıksın, bunlara vatandaşlık vereceğiz”. Bulamaç adası var, burnumuzun dibinde. ABD belgelerinde de, İngiliz belgelerinde de Türkiye’ye ait. Ama o ada şu anda Türkiye’ye ait değil. İşgal altında.
Bu adanın işgal altında olmasının nedeni parlamenter sistem mi? Bunun nedeni kötü yönetim arkadaşlar, kötü yönetim.

15 yıldır iktidardalar, hangi kanunu çıkarmak istediler de çıkaramadılar. 15 yılda bir karar almak isteyip de alamadıkları bir karar var mı? Hayır, bütün kararları alıyorsunuz. Peki bu işsizlik neden, bu yoksulluk neden, bu dolar neden yükseliyor? Türkiye neden itibarı yerle bir edilmiş ülke konumunda. Neden bütün devletlerle kavga ediyoruz? Hangi gerekçeyle kavga ediyoruz? Suriye ile kavga ettik. Irak ile kavga ettik. Rusya ile kavga ettik. Bulgaristan ile kavga ettik. Mısır ile kavga ettik. Şimdi sıra geldi Avrupa Birliği’ne. Parlamenter sistem mi bu kavgaları çıkardı? Arkadaşlar, diline hakim olamayan devleti iyi yönetemez. Kendi ceplerini düşünüyorlar, vatandaşlarını değil. Getirmişler bir düzenleme, 18 yaşında çocuk milletvekili olacak. Ömür boyu askerlikten muaf olacak. Herhalde Diyarbakırlılar çok memnundur.
Çok sayıda genç var. Hepsi işsiz. Çocuklarınız ne güzel, hem milletvekili olacak hem askere gitmeyecek. Kendi çocukları için gelecek hazırlıyorlar. Sizin çocuklarınız askere gidiyor,
terörle mücadele ediyorlar. Şehit oluyorlar değil mi? “Kılıçdaroğlu gençlere karşı” diyorlar.
Ben gençlere karşı değilim, gençler benim başımın üstünde. Ben bu ülkenin umudu olarak görüyorum bu gençleri. Bu ülkede barışın, kardeşliğin güvencesidir benim gençlerim.

‘HAYIR DEDİĞİMİZ ZAMAN TÜRKİYE’NİN İTİBARI ARTACAK’

Ama gençler arasında ayrım yapılmasını istemem. Ama Ankara’daki beylerin çocukları askere gitmeyecek, ama garibanın çocuğuna “Hadi senin zamanın geldi” diyecekler. Gençler 18 yaşında milletvekili olsun, hiç itirazım yok. Ama hem milletvekili, hem ömür boyu askerlikten muaf, olmaz. Benim çocuğum askere gidiyorsa, onun çocuğu da askere gidecek. Nedir? Eşit yurttaşlık. Değerli arkadaşlar. Düzenleme geliyor. 16 Nisan’da sandığa gideceksiniz. 1 kişiye OHAL uygulama yetkisi vereceksiniz. Başkan seçilecek, istediği zaman OHAL’i ilan edecek. Niye 1 kişiye bu yetkiyi veriyoruz? TBMM yok mu? Var. Şimdiki uygulama nasıl oluyor? MGK’da görüşülür, Bakanlar Kurulu’nda tavsiye edilir. Meclis’e gelir. OHAL ilan edilir veya edilmez. Şimdi bu süreç yok. Bunun dünyada örneği var mı? Yok. Hangi derdimizi çözecek bu. Bir Allah’ın kulu bana açıklasın, “Bir kişiye bu yetkiye veriyoruz, şu derdimizi çözecek”. Tam tersine vatandaşları bölecek, ayrıştıracak. Şimdi, aramızda işçi kardeşlerim de var. Bir kişiye yetki veriyoruz, istiyorsa kıdem tazminatı kaldırabilir. Ekonomik ve sosyal konularda kararname çıkarabilir. Asgari ücreti dondurabilir. Artırmayabilir. İşçilerden ses çıkıyor mu? Sendikalardan ses çıkıyor mu? Biri yarım yamalak “Evet” diyeceğiz dedi. E git sen de taşeron işçisi ol. Hem sendika başkanı olacaksın, altında Mercedes olacak, işçilerin aidatlarıyla gününü gün edeceksin, sonra yağcılık yapacaksın. Yok ya, taşeron işçilik yapsana kardeşim. Onun çektiği ızdırabı yaşa kardeşim. Yaşayacaksın. Yok öyle bir şey. Bu sistemin gelmesi demek tüm işçilerin taşeronlaşması demek. 1 kişiye bu kadar yetki vermek doğru değil arkadaşlar, değil. 1 kişi çıkıp “Ne grevi arkadaşım, sana asgari ücret veriyorum” diyecek. “Geçinemiyorum” dersen,
“Ne demek geçinemiyorum, dışarıda o kadar işsiz var, otur oturduğun yerde” diyecek. Baskıyı kuracaklar arkadaşlar, konuşturmayacaklar. Demokratik parlamenter sistemde siyasi partiler vardır. Vatandaşlar gider oyunu kullanır. Medyanın özgürlüğü vardır. Hapishanelerinde gazeteciler yoktur. Tek adam rejiminde 1 kişi vardır, elinde sopa vardır. 1 kişi aykırı bir düşünce dile getirince kafasına vurur. Evet demenin vebali ağırdır. Kimse çocuklarına hesap veremez. (AYDINLIK, 25.3.2017)
================================
Dostlar,

AKP’nin “evet” kampanyalarından birinde İstanbul’da posterlerde

  • “evet gelirse sıkıyönetim kalkacak” yazıyor..

Ne demeli? Bilinçaltı mı ele veriliyor, yürürlükteki OHAL rejimi sıkıyönetim ile bir mi tutuluyor? Posteri hazırlayan OHAL ve sıkıyönetim farkını bilmiyor mu? Dahası, “evet” çıkarsa OHAL ilanını gerektiren koşullar 20 Temmuz 2016’dan bu yana gideril(e)medi de “evet” sonrası hızla ve derhal ne olacak da giderilecek?? Bu ne biçim bir şantajdır halkımıza, bu nasıl bir kör yandaşlıktır??

Türk halkı bunca düzeysizliği, aşağılanması, saçmalığı hak etmiyor ve 16 Nisan 2017 günü elinin tersiyle “HAYIRRRRR” diye haykıraeak bu ortaoyununa kesin olark son verecektir.

Sevgi ve saygı ile. 25 Mart 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com