Emre Kongar “Diktatöre milli irade ve anayasa dersleri” ve çağrışımlarımız..

Diktatöre milli irade ve anayasa dersleri

Prof. Emre Kongar

Bütün diktatörler baskı rejimlerini sözde “Millî İrade” kavramına dayarlar!
Unutmayalım, Sovyetler Birliği çökmeden önce Komünist Parti, güya serbest seçimlerde,
daima %90’dan çokoy alırdı.
***
Türkiye “Millî İrade” kavramı ile, İsmet İnönü sayesinde, ülke Çok Partili Rejim’e geçtiğinde tanıştı.
Demokrat Parti, “Millî İrade” sayesinde iktidara geldi; ama ne yazık ki,
Demokrasi’yi hazmedemedi…

Demokratik bir rejimde, bir iktidarın, başta ifade, muhalefet ve basın özgürlükleri olmak kaydıyla, bütün temel hak ve özgürlüklere uygun davranması gerektiğini kulak arkası etti:
Demokrat Parti ve onun çizgisini izleyen sağ iktidarlar hiçbir zaman kendileri gibi düşünmeyenlerin temel hak ve özgürlüklerine inanmadılar;
demokrasiyi yalnızca kendileri için istediler:

Seçilmiş olmayı, her istediklerini yapabilmek, özellikle de ifade, muhalefet ve
basın özgürlüklerini sınırlamak ve kısıtlamak için yeterli saydılar ve sürekli olarak
Demokrasiyi yozlaştırdılar.

Sağ iktidarların bu eksiği, 1961 Anayasası’nın getirdiği kuvvetler ayrımı, yargı bağımsızlığı ve Anayasa Mahkemesi gibi güvencelerle giderilmek istendi ise de, yine sağ iktidarlar ve
1961 Anayasası’nı beğenmeyen askerlerin ittifakı ile bu Anayasa, 1971’de hacamat edildi
(AS: 35 maddesi değiştirildi “..bu Anayasa bol geldi..” anlamında sözler ettiği için..)
80’de ise tümüyle devreden çıkarıldı.
***
1980 darbesi bir kâbus gibi ülkenin üzerine çöktüğünde, Aziz Nesin’in öncülük ettiği bir grup aydın, sonradan “Aydınlar Dilekçesi” adı ile anılacak bir metin hazırladı ve
bunu dönemin “Seçilmiş Diktatörü” Kenan Evren’e verdi.

Evrensel değerlere göre hazırlandığı için her zaman geçerliliğini koruyan ve koruyacak olan
bu metin, özellikle bugünlerde yeniden gündeme getirilmeyi hak ediyor.

Bakın sağ iktidarlar tarafından saptırılan “Millî İrade” kavramını nasıl tanımlamışız bu metinde:

  • “Milli irade ancak, toplumun bütün kesimlerinin özgürce örgütlenebildiği düzenlerde anlam ifade eder.
    Kimsenin siyasal kanı ve felsefi düşüncesinden ötürü suçlanmadığı, hiçbir yurttaşın
    dinsel inançlarından dolayı kınanmadığı ülkelerde milli irade en üstün güçtür.

    Bu üstün gücün meşruluğu, temel hak ve özgürlüklere karşı takındığı tavra bağlıdır.
    Çoğunluk iradesinin özgürce belirlenmesini engelleyen koşullar demokrasiye aykırıdır.
    Bunun gibi, çoğunluk iradesini bahane ederek temel hakları yok etmek de demokrasi ile bağdaşmaz.
    Tarihsel gelişim süreci içinde demokratik anayasaların amacı, kişi hak ve özgürlüklerini
    güvence altına almaktır.

    Bireyi devlet karşısında güçsüzleştiren düzenlemeler, hangi ad altında getirilirse getirilsin, demokrasiden uzaklaşma anlamına gelir.
    Bu durumda, demokratik yaşamın kaynağı olması gereken Anayasa,
    demokrasinin engeli olur.
    ***
    Bu “Millî İrade” ve “Anayasa” anlayışı, yalnızca bugüne değil, yeni anayasa dayatmaları bağlamında, yarına da ışık tutmaktadır!

=============================================

Evet dostlar,

Prof. Emre Kongar üstadımız, Kürsüde ders verircesine ya da bir bilimsel metin (Kitap, makale) yazarcasına demokrasi ve özgürlükler kuramı ile diktatörlük bağlamını çok özlüce ve
ustaca işlemiş.

Dileyelim, Türkiye’de de yazının muhatapları gerekli iletiyi alsınlar..

Tayyip bey, gündemden düşmek istemiyor.. Ne pahasına olursa olsun gündemi elinde tutmak ve kendi belirlemek istiyor. 37 yurttaşımızın yaşamına mal olan (ayrıca 100+ yaralı!) korkunç olaydan ve istifayı gerektiren çok ağır sorumluluktan da sıyrılıyorlar “hamdolsun“. (!).

Hemen ardından “terör” tanımını genişletmeyi gündeme getirdi.. Vahşettir bu öneri!
Türk Ceza Yasasında ve Terörle Mücadele Yasasında yer alan tanımların neresi yetersiz??
Bu yasalarla TSK’nın emekli Genelkurmay Başkanı, muvazzaf orgeneralleri bile
“terörist” yaftası ile hapishanelere tıkılmadı mı??

Ağzını açan, “terör örgütüne destek – terörü teşvik” suçlaması ile hapse atılmıyor mu??
Son olarak İstanbul’dan 3 akademisyen, Tayyip beyin hedef gösteren konuşmasının ardından tutuklanmadı mı?? Nerede kaldı ifade özgürlüğü?? Bu 3 akademisyenin görüşlerini
kesinlikle paylaşmıyoruz ancak, yaklaşık 250 yıl önce kadim Voltaire‘nin vurguladığı üzere;

– Görüşlerinizi paylaşmıyorum ama onları dile getirme özgürlüğünüz – hakkınız uğruna
canımı bile verebilirim..

İşte Fransa’yı Fransa yapan, Büyük 1789 Devrimini hazırlayan bu özgürlükçü kavrayıştır.

Bu 3 yurttaşımız, serbest bırakılmalı ve eğer yargılanmayı gerektiren bir durum varsa tutuksuz yargılanmalıdırlar. Demokrasi, en aykırı görüşlere bile tahammül göstermeyi ve özgürce
ifade edilmelerini güvencelemeyi gerektirir.
Tayyip bey, bilinçaltındaki baskıcı özlemeleri gemleyememekte, dışavurmaktadır.

Ayrıca, 24 Temmuz’dan bu yana TSK ve polisin PKK’ya karşı verdiği yurtsever, özverili ve
çok başarılı savaşımın (mücadelenin) 300’ü aşan şehidini de istismar ederek “muazzam bir başarıdan” söz etmek ve kalkıp bu başarıyı ancak Kurtuluş Savaşı veya Çanakkale Zaferi ile karşılaştırılabilir ilan ederek kendine pay çıkarmak, akıllara seza bir faciadır. Erdoğan,
öyle anlaşılıyor ki, son zamanlardaki çok olumsuz gelişmelerden ciddi travma almıştır ve zedelenen egosunu onarma gereksinimlidir.
PKK’ya AÇILIM İHANETİ ile göz yummak değil midir bu PKK kalkışmasının ve bunca şehidin ve yıkımın??
Uydu politikalarla Suriye’de iç savaşa körüklemek değil midir turizm ve Rusya’ya dışsatımda, ortadoğuyla (komşularla) ticarette çöküşün nedeni ve
Suruç – Reyhanlı – Sultanahmet ve 3 kez Başkentteki katliamların nedeni??
Bunların sorunluları, ne yaparlarsa yapsınlar yargıda hesabını vereceklerdir;
büyük panik ve telaş bundandır ama boşunadır.. Hesap mutlaka görülecektir..

Bu çok ağır suçun yasal ve politik hesabını vermek gerekirken bir de olağanüstü pişkinlikle muazzam başarı edebiyatı ile halkı yönlendirmeye çalışmak, ancak kendine özgü AKP –
R.T. Erdoğan mantığı ve kişiliği ile olanaklı olsa gerektir!

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu‘nun,

  • Terör örgütü PKK’ya yardım ve yataklık yapan asıl sizsiniz!
    içerikli haykırışları, tarihe gerekli notu düşmüştür..
    *****
    Tayyip bey, Azerbaycan heyetiyle görüşmede “fiilen Başkan” gibidir. Başbakan ortada yoktur. Varılan anlaşmaları teknik düzeyde ayrıntılarıyla açıklayan ve Bakanlarla imzalayan,
    12. CB Erdoğandır.. Başbakan’ın yetki gaspı artarak ve yerleştirilerek sürdürülmektedir. Anayasada olmayan yetkileri sorumsuz Cumhurbaşkanı fiilen (de facto) kullanmakta ve
    Güçler Ayrılığına dayalı parlamanter rejimi bilerek ve isteyerek başkalaştırmaktadır.
    Bu açıkça Anayasayı çiğneme (ihlal) suçudur. Çünkü hiç kimse kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz!
  • “..Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” 
    (Anayasa md. 6/son)Göz yuman ve suça katılanlar da birlikte sorumludurlar… Başta Başbakan ve ilgili Bakanlar..
    *****
    Erdoğan, şu üniversite diplomasını, eğer varsa, neden göğsünü gere gere ortaya koymuyor??
    Marmara Üniversitesi neden “kişisel veridir” diye kamuoyunu yakından ilgilendiren bu soruyu yanıtlamaktan kaçıyor?? Çok mu baskı altında?
    YSK neden resmen sormuyor ve gereğini yapmıyor??
    TBMM, Yargıtay C. Başsavcılığı, birkaç yiğit savcı, Türkiye Barolar Birliği,
    muhalefet partileri??Sular giderek ısınıyor ve AKP – RTE kaçınılmaz sona sürükleniyor..

    Kulaklarımızda Ludwig van Beethoven’in ünlü 5. Senfonisinin perküsyonları uğulduyor..

Sevgi ve saygı ile.
18 Mart 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Ulusal Eğitim Derneği Konferansı : KÖY ENSTİTÜLERİ SİSTEMİ

Ulusal Eğitim Derneği Konferansı :

KÖY ENSTİTÜLERİ SİSTEMİ

Untitled-1 (8)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

19 Mart 2016, Cumartesi, saat 14:00

Necatibey Cad. 13 /13, Sıhhiye / Ankara

Dostlarımızın ilgi ve bilgisine…

Nefis belgesel yansılardan oluşan bir sunuyu paylaşmak istiyoruz..
İnsanın içi ürperiyor baktıkça, dün – günümüz arasında zamanın sarkacında salınırken..

Lütfen izler ve paylaşır mısınız???

Nadir_Eyinen_KOYENSTITULERI

Bir de, 24 Kasım 2015 günü Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesinde
bizim Köy Enstitüleri hakkında yaptığımız sunumun erişkesini (linkini)vermek isteriz :

24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLAMASI :
KURULUŞUNUN 75. YILINDA KÖY ENSTİTÜLERİ

Koy_Enstitüleri_75.yil_Saglik_Egitimi_Fak._21Kasim2015

http://ahmetsaltik.net/2015/11/26/24-kasim-ogretmenler-gunu-kutlamasi-kurulusunun-75-yilinda-koy-enstituleri/ 

Sevgi ve saygı ile.
18 Mart 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ÇANAKKALE’YE MUSTAFA KEMAL’İN GÖZLERİYLE BAKMAK

ÇANAKKALE’YE MUSTAFA KEMAL’İN GÖZLERİYLE BAKMAK:

(-Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum!)

 

Prof. Dr. Kemal Arı
9 Eylül Üniversitesi
Cumhuriyet / Devrim Tarihi Uzmanı

Destur, diyesi geliyor insanın.
Bu memlekette Mustafa Kemal’siz Çanakkale Destanı yazmaya yeltenen densizler de var artık!
Bir de Mustafa Kemal’in gözlerinden bakalım isterseniz Çanakkale’ye…
Hay babam, hay!
Birinci Dünya Savaşı başladığında Mustafa Kemal, Sofya’da ateşemiliterdir. Araları iyi olmasa da saraya damat olup hızla ikbal yollarından yukarılara tırmanmış olan Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya bir mektup yazar.
Vatanının bu “hayat-memat” (ölüm-kalım) günlerinde, etkisiz bir görevde kalmayı içine sindirememiş ve cephede görev almak için görevlendirilmesini istemiştir.
Enver Bey, Mustafa Kemal Paşa’yı kırmaz.
Tekirdağ’da yeni kurulan 19. Tümen’e, Tümen Komutanı olarak ataması yapılır.
Ve O, düşer yollara; nefesi Tekirdağı’nda alır.
Ancak ortada ne tümen vardır ne bir şey…
Kâğıt üzerinde henüz kurulmaya çalışılan bir birliktir söz konusu olan. Yeni yeni daha genç Anadolu çocukları asker olarak gelmektedir.
İşte Mustafa Kemal Atatürk, sonradan büyük destanlar yaratacak ve “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” dediği Mehmetçiği, bu tümende eğitecektir.
Ve Çanakkale savaşı başladığında, tümeniyle Arıburnu’na hareket edilir. Kanlı savaşlar; düşmanın önce denizden bombardımanı, ardından karadan çıkarma hareketi ve kahramanca, boğaz boğaza savaşlar
Ve Anafartalar
Elbette Conkbayırı
Düşmanın bir hesabı vardır: Conkbayırı’nı işgal etmek; Türk güçlerini imha etmek ve İstanbul’un yolunu açmak…
Biliyorsunuz; Çanakkale’de ordu komutanı Liman von Sanders adlı bir Alman subayıydı.
Mustafa Kemal, Yarbay (Kaymakam) rütbesiyle sürekli olarak, gerek Liman Paşa’ya
gerekse onun yardımcısı Esat Paşa’ya raporlar sunar.
Ve Liman von Sanders, Türkiye’de Beş Yıl” (Fünf Jahre in Türkei” adlı eserinde,
Mustafa Kemal’den söz ederken; bu “cüretkar” subayın görüşlerinin şaşırtıcı derecede
doğru çıktığını belirtir…
Gelelim Conkbayırı’na…
7 Ağustos 1915 günü, düşman donanması sabahın erken saatlerinden itibaren Conkbayırı sırtlarını döver. Türk tabyaları hallaç pamuğu gibi atılır. Ve Türk bataryaları artık susmuştur.
Bu özgüven içinde filikalara bindirilen İngiliz-Fransız birlikleri, çoğu Uzakdoğu’dan;
örneğin Yeni Zelanda’dan, Avustralya’dan getirilmiş olan birlikler karaya çıkıp;
sırtları tutmuştur.
Türk birliklerine gelince, o kadar büyük kayıplar vermişlerdir ki; Conkbayırı düştü düşecek
bir noktaya gelmiş ve son hatlarda zar zor tutunabilmişlerdir.
Bu bombardımanı anlatırken Mustafa Kemal Paşa, elinde dürbünü, Anafartalar’dan bölgeyi izlemekte ve o denli yoğun patlamalar vardı ki;

– “Bizim bulunduğumuz bölgeye kadar şarapnel parçaları geliyordu. Bizim birliklerden de yaralananlar, hatta ölenler bile oldu.” demektedir.
Sonuç?
Conkbayırı düşmek üzereyken, Liman Paşa “acil” koduyla Mustafa Kemal’i telefonda arayıp;
o zamana kadar gönderdiği raporların ne denli gerçekçi çıktığından söz ederek;
“Çare nedir?” diye sorar. Atatürk’ün yanıtı nettir:
“Bölgedeki bütün emir komutayı bana vermeniz!”
Nasıl olur?
Başlarında generallerin olduğu ordulara, henüz albay olmuş biri nasıl komuta eder?
Ancak Mustafa Kemal; hiçbir yabancı komutanın, kendi vatanını, kendi içinde bulunan muhabbet duygularıyla aynı ölçüde bir hassasiyetle savunamayacağını düşünmektedir.
Telefon kesilmiştir.
Bir süre sonra yeni bir telefon ve

Liman Paşa tüm komutayı Mustafa Kemal Bey’e verir.

Ve Arıburnu’ndan Anafartalara doğru gecenin bir yarısı yola düşer Mustafa Kemal Bey…
O denli hastadır ki,

sıtma nöbetleri ile titremekte – soğuk terler dökmekte,

dere diplerinden gelen insan ölülerinden çıkan ağır koku, Ağustos sıcağıyla bütünleşerek,
içini dışına çıkarmaktadır. Yer yer kusmak zorunda kalır. Gecenin bir yarısı Kemalyeri’ne gelir ve emir komutayı üzerine alır. Kararını vermiştir:
Sabah, erken saatlerde düşmana saldırılacak ve düşman geldiği yere kadar kovalanacaktır.
Türk birlikleri son çizgilerde ancak durabilmişlerdir.
Hatlar birbirine karışmış bir durumdadır. Aralarındaki mesafe yer yer on metreye kadar düşmüştür. Ve Mustafa Kemal Bey, siperleri gezer.
Anılarında anlattığına göre; Anadolu’nun orasından burasından gönderilen daha çocuk yaşındaki bu gençlerin hemen tümü, birazdan şehadet makamına ulaşacaklarını bilmektedirler.
Bu nedenle; Kuranı Kerim okumasını bilen Kuranı Kerim okumakta;
bilmeyenler kelime-i şehadet getirmektedirler.

Eline bir kırbaç alan Mustafa Kemal; siperdeki birliklerin önüne geçer; bir tümseğin üzerine çıkar ve

-“Askerler!” der.
“Birazdan düşmana süngülerimizi saplayacağız. Bu elimdeki kırbacı indirdiğimde;
hep birlikte üzerlerine saldıracağız”…

Düşman siperlerinden yağmur gibi mermiler boşalmaktadır Anafartalar Grubu Kumandanı Mustafa Kemal Bey’in üzerine. Ve o an gelmiştir.
Kırbaç iner…
Ve en öndeki saftaki Türk piyadesi, süngü çekmiş bir vaziyette ölümün üzerine koşmaktadır.
Kanlı boğuşmalar; canhıraş haykırışlar ve ölümün soğuk yüzü… En öndeki saftan tek bir kişi kalmadan şehit olur; ardından gelen hat, şehit olan arkadaşlarının üzerine basarak düşmanın üzerine atılır… Ve ardı ardına saflar erir.
Bu olayı kitaplarında anlatan Mustafa Kemal Bey, şunları defterine not eder:

“İşte Çanakkale’yi kurtaran ruh, bu ruh olmuştur””

Ve bir şarapnel parçası gelir; Mustafa Kemal’in göğsüne çarpar. Annesinin armağan ettiği saat, yaşamını kurtarmıştır. Ne diyordu şair Orhan Veli?

Bu vatan için ne yaptık?
Kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik!

Ey nutuk çekenler; ey kuru lafla gemilerini yüzdürenler; ey Türk Milleti’nin onurunu
ayaklar altına alarak, diplomasi yürüttüklerini sananlar; neredesiniz?
Demokratlığınız da Atatürk’ü eleştirmek üzerine kurulmuştu, değil mi?
Ve siz, Atatürk olmadan Çanakkale filmleri çeken sözde aydınlar; neredesiniz, ses verin!
Az vicdanınız varsa; Çanakkale’ye gidin. Orada bir rüzgâr esiyor…
Kulak verin, içinizdeki millet düşmanlığını bir yana bırakarak.
O rüzgârda, orada canlarını veren kahramanların iniltilerini, haykırışlarını, kelime-i şehadet getirişlerini ve ölüm haykırışlarını duyacaksınız. Ve Mustafa Kemal’in şu emrini:

“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum”…

Ve sizlere sesleniyorum ey Yurtseverler:
Bu emir hala bizler için geçerli değil mi?
Bu güzel ülke, bu yüce millet çocuklarına, yani bizlere ve hepimize “Ölmeyi emrettiği” anda ölmeye hazır değil miyiz?
Ancak kuru kuruya ölmek değil amacımız. Akılla, irfanla, çalışmakla yükseltmek ülkemizi…
Ancak bir gün o ulu ses, kendi çocuklarına yeniden, ölmeyi emrederse,
bu emri dinlemeyecek Türk çocukları var mıdır acaba?

Prof. Dr. Kemal Arı, 17.03.2013.

=============================================

Dostlar,

Dostu olmakla övündüğümüz sevgili kardeşimiz Prof. Kemal ARI’nın mükemmel yazısı yukarıda..

Tarihe not düşüyor..
Ve bize anımsatıp soruyor :

“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum”…

Ve sizlere sesleniyorum ey Yurtseverler:
Bu emir hala bizler için geçerli değil mi?

Yanıtınız nedir?
Bu ciddi – kritik sorunun yanıtını verebilir miyiz??

101 yıl sonra, Çanakkale şehitlerinin aziz anısını sonsuz bir şükranla selamlıyoruz.. ve
Prof. Arı’nın sorusuna, gönül dolusu coşku ve kararlılıkla

“EVVVVETTT!”

diyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
18 Mart 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Borçlanan Türkiye

Borçlanan Türkiye

20160227_160331[1]

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

 

 

Değerli arkadaşlar,

TC Merkez Bankası verilerine göre;

2008’de Ulusal Gelirin %39’u borç iken,
2014’te Ulusal Gelirin %50’si borç  olmuş.

2008’de gelir: 281 borç + 461 GSYİH =742 milyar $
2014’te gelir: 402 borç + 396 GSYİH = 798 milyar $

Doların yıllık değer yitimi yaklaşık %1,6 / yıl’dan,
6 yılda (1,016)6=1,10’dur. Nüfus artışımız ise 6 yılda 77,696 / 71,517 = 1,0864 oldu.

Buna göre 2014 yılı net gelirimiz (2008 rakamlarıyla) :

396 / (1,10 x 1,0864) = 338 milyar $’dır.

Bir başka anlatımla, GSYİH 6 yılda 461’den 338’e düşmüş demektir.
338 / 461= 0,733.. yani Yurt içi üretimimiz 6 yılda net % 27 azalmış demektir;
bu yıllık net %5 gerilemek demektir…
İşte bu nedenle Dünyada Ekonomisi en perişan Ülkeler sıralamasında 8. sıradayız..

Borçlar dahil kişi başına gelirimiz ise 2008’de 10375 Dolar iken 2014’te net 10271 / 1,10 = 9337 Dolara gerilemiştir.

Yani ortalama gönenç (refah) yılda %2 geriliyor.
Her yıl artan borç yükümüze karşın gönenç düzeyimiz düşüyor.

Her yıl daha çok dışalım yapıyor (ithal ediyor), daha az üretiyor ve daha az dışsatım yapıyoruz (ihraç ediyoruz).
Ya da ticaret mantığı ile, dışarıdan mal ve hizmetleri olduğundan pahalıya satın alıp,
yurt içi mal ve hizmeti olduğundan ucuza satıyoruz!

1.1.2016’da kişi başına ortalama 5 bin Dolar borcumuz var;
bu yetmiyor, üstüne üstlük 3 milyon göçmen alıyoruz Suriye’den….
2016 sonunda  kişi başına 6 bin Dolar borçlu olursak şaşırmayalım..
Bu işler, Avrupa’dan dilenilen 3-5 milyar Euro ile düzelecek işler değil.
Aklı başında hesap bilen, yurtsever yöneticiler gerekli…

Bütün bu rakamlar ortada dururken, konuşulmazken RTE
“Başkanlık, Anayasa” falan filanla gündemi ayarlıyor ve 80 milyon insan 7 gün 24 saat
O’nun ayarladığı bu gündemle, hava civa işlerle meşgul ediliyor.

Vay ki vay…æ

===========================================

Çoooook teşekkürler Ali hocam…

Demek ki temel matematik bilgisiyle bile ülkenin ekonomik perişanlığını su götürmez biçimde sayılarla ortaya koymak olanaklı…

Şimdi bir kez daha anlıyoruz insanlarımızın neden soru sor(a)mayan, akıl yürütemeyen, ezberci, kulaktan dolmacı, epey diplomalı ama cahil…. çok doğuran ve yoksulluğa mahkum edilen…
Kalabalık niteliksiz bir sürüye dönüştürülmesinin, öyle tutulmasının iğrenç politikacılar için
ne denli yaşamsal – stratejik bir zorunluk olduğunu..

Böylelikle bu kitlelerin milyonlarca oyunu devşirecek ve demokrasicilik oynayarak
sözde “milli irade” cambazlığı yapacaklar…

İnsan iradesi nereye dek tutsak alınabilir ki??
Elbet bir sonu olacak ve bu halk da uyanacak..

221 milyar Dolar idi 2002 sonunda AKP iktidar olduğunda toplam borç…
Günümüzde en az 2 katı!
80 yılda biriken borcu 13 yılda 2’ye katladılar..
60 milyar Doları geçen özelleştirme talanına karşın!
Ulusal gelir 230 milyar dolar idi, 2015 sonunda 730 milyar $ dersek, 500 milyar $ artmış görünüyor ki, onun da en az yarısının borçlanma kökenli olduğunu acıyla görüyoruz..

Bir de hiç utanıp -sıkılmadan 2023’te Dünyada ilk 10 ekonomi içine gireceğimiz masalı anlatılıyor.. Matematiksel olarak olanaksız.. Kaç kez yazdık bu sitede hesaplarını yaparak..

Yazıklar olsun…
Siyaset, insanları – toplumları hiç utanmadan böylesine ağır aldatma ve sömürme eyleminin (sanatının!?) adı mı???

Bu denlisini, İl Principe yazarı kadim Nichola Machaiavelli bile eminiz hayal etmemişti!

Sevgi ve saygı ile.
18 Mart 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ÜMİT KOCASAKAL İYİMSERLİĞİ !

 

ÜMİT KOCASAKAL İYİMSERLİĞİ !

28f9e0b0-350e-4fc2-87fb-33be4c7bf964

İstanbul Barosu Başkanı Ümit KOCASAKAL’ı izleyip de iyimser olmamak ne mümkün! Bulunduğu ortama olağanüstü olumlu enerji yayan, kabına sığmayan ve neredeyse yorulmayan bir kişilikten söz ediyoruz.
Bugünlerde ardışık terör saldırılarıyla baskı altında pek çoğumuz! Şu ya da bu şekilde etkilenmeyenimiz yok gibi! Korkmuyoruz deyişimiz bile bir korkunun eseri.
Bombalı saldırı araçlarının plakaları belleğimize işlenmiş gibi! Saldırılması olası yerler de öyle! Bu durum bile terörün amacına ulaştığının belirtisidir!
Ümit Kocasakal dün akşamki konuşmasında terör eylemlerine birkaç tümceyle değindi. Ankara’da ve başka yerlerde patlayan bombalar Türkiye’nin terör örgütüyle masaya oturtulması girişiminden başka bir şey değildir dedi ve bu konuda başkaca bir şey söyleme gereği duymadı!
İki saate yakın süren konferans bittiğinde salonda bulunanların biraz daha sürseydi diye mırıldandıklarını duyar gibi oldum!
Yaptığı millet ve halk tanımı bugüne dek işitilmiş değildi. Millet iradesi adı altında pazarlananın ne milletle ne de halkla ilintisi yoktur diyerek aydınlattı izleyenleri.
Millet, bu coğrafyada geçmişte yaşamışların yanı sıra, şu anda yaşamakta olanları ve gelecekte yaşayacakları kapsayacaktır saptaması önemliydi. Halk ise şu anda yaşayanların oluşturduğu topluluktur Ümit Kocasakal’a göre. Seçimlerde oy verenler ise millet iradesi olmak şöyle dursun halk iradesi bile sayılmaz. Seçime katılıp da farklı partilere oy verenler yok mu?
Seçime katılmayanlar göz ardı edilebilir mi? Ya seçimde oy verip de oyları baraja takılanlar!
Özetle, seçimlere katılanların oluşturduğu sonuç “millet iradesi” ile karıştırılmamalıdır!
Üstelik, bu seçimde A partisine oy verenlerin izleyen seçimde yine aynı tercih içinde olacağının güvencesi var mıdır?
Kocasakal, Yeni Anayasa söylemlerinin ardında yatan düzenbazlıkları hukukçu olmayanların da anlayabileceği şekilde ustalıkla anlattı. Yeni Anayasa yapmak bir yana hiçbir meclis çoğunluğunun anayasamızın değiştirilmesi söz konusu bile olamayacak maddeleri üzerinde
bir çalışma yapma yetkisinin olmadığını; şu anda bu çalışmalara şu ya da bu şekilde katılanların suç işlemekte olduğunu üzerine basa basa vurguladı!
Yazılacak pek çok şey olmakla birlikte, konuşmadaki bir başka önemli bölüm Türkiye’de yaşanan olumsuz sürecin sorumlusuna ilişkindi. Özellikle, Atatürkçü, Cumhuriyetçi kesimdeki ağırlıklı kanı halkın sorumlu olduğu yolundadır. Oysa, halkın tek suçu cahil ve
geri bırakılmış olmasıdır. Bu durum da kesinlikle onun sorumluluğu değildir! Halkı, siyasi tercihlerinden dolayı aşağılamak, “bu halkla bu kadar olur” gibi söylemlere sığınmak
halkı çözümün değil sorunun bir parçasına dönüştürecektir. Bizim amacımız halkı başkalarının kucağına itmek değil kazanmak olmalıdır.
Tam da burada, Kocasakal kendisine özgü “genetiği değiştirilmiş aydın” ve “genetiği değiştirilmiş sosyalist” terimleriyle gerçek suçlunun halk olmadığını, aydın ve sosyalist geçinenler olduğunu söylemekten de geri durmadı!

Sayısız başlık altında başka pek çok şey yazılabilir(di) Ümit Kocasakal’ın konuşması için!
Bir yazının sınırlarını aşacağı kesindir konuşmasının tümünün kâğıda dökülmesi.
Kocasakal iyimserliğinin içini doldurarak, yapılacaklar bitmedi diyerek ve özellikle de; Türkiye’de bir iktidar sorununun yanı sıra görmezden gelinmemesi gereken bir
muhalefet sorunu olduğuna vurgu yaparak önemli bir iş yaptı.
Türkiye’nin içinde bulunduğu olumsuz koşullarda Ümit Kocasakal görüşleri,
düşünceleri ve çözüm önerileri önemsenmesi gereken gerçekten milli bir aydındır!

“Türkiye kuruluş ayarlarına dönmelidir!” sözleriyle sonuçlandırdı konuşmasını Kocasakal! Sözü dolandırmadan bu kuruluş ayarlarının Kemalizm olduğunun altını çizerek
çözümü de sunmuş oldu!

Aralarında benim de bulunduğum izleyicilere “iyi ki buradaydım” dedirten bir etkinlikti!

Dr. Ceyhun BALCI
17.03.2016, İzmir

===================================

Dostlar,

Hem İzmir Tabip Odası yönetimindeki meslektaşlarımıza, kadim dostumuz genel sekreter
Uzm. Dr. Mete Güzeland‘a hem de toplantıyı izleyip üşenmeden not alan ve özetleyen yine aynı Oda’nın önceki yöneticilerinden sevgili meslektaşımız Uzm. Dr. Ceyhun Balcı‘ya
teşekkür ediyoruz…

Elbette, İstanbul Barosu’nun çok değerli başkanı, Ceza Hukuku uzmanı
Sayın Doç. Dr. Ümit Kocasakal‘a da şükranlarımızı sunuyoruz..

Uyarıları ciddiye alınız, “yeni anayasa” saçmalığını kesiniz, kendinizi sanık sandalyesinde bulmak istemiyorsanız.. TCK md. 309 çok açık ve zaman aşımı süresi çoook uzun..

Sevgi ve saygı ile.
17 Mart 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com