SAMANI BİLE DIŞARIDAN ALANLARA…

‘MİLLİ VE YERLİ’ DEYİP, SAMANI BİLE DIŞARIDAN ALANLARA KAPAK OLSUN

Cemil DENK
E. Hava Albay

CHP’nin 94. Kuruluş Yıldönümü nedeniyle CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu
parti meclisi toplantısının açılışında konuştu:

Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın,
“Her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldım” sözlerine ilişkin olarak,
“Biz milliyetçiliğimizi Kıbrıs’ın Beşparmak Dağları’na yazdık.
Ege adalarına sahip çıkamayacaksın,
Süleyman Şah Türbesi’ni kaçıracaksın.
Üstüne sıkılmadan ‘Her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldım’ diyeceksin,
Sonra ‘Milliyetçiyim’ diyeceksin. Sevsinler senin milliyetçiliğini” dedi.
———-
Uyguladığı yanlış siyasetle, Kullandığı, – saman – dâhil her türlü malı yabancılardan alan
bir kişinin, gerekli gereksiz söylediği “Milli ve Yerli” sözünden sonra;
ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNDEN de söz edelim:

ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ;

Başka milletlerin bağımsızlığına saygılı, saldırganlığa ve yayılmacılığa karşıdır.
ATATÜRK milliyetçiliği ümmetçiliğe karşıdır.
Soy sop,(IRK) inanç ayrımcılığına da karşıdır.
Çağdaş ve lâik bir milliyetçiliktir.

ATATÜRK:

“… BİZ ÖYLE MİLLİYETÇİLERİZ Kİ, BİZİMLE İŞ BİRLİĞİ YAPAN BÜTÜN MİLLETLERE HÜRMET EDER VE SAYGI DUYARIZ.

… Bizim milliyetperverliğimiz her hâlde BENCİL ve gururlu bir milliyetperverlik değildir.

… Bilelim ki MİLLÎ BENLİĞİNİ BULAMAYAN MİLLETLER BAŞKA MİLLETLERİN AVIDIR.” demektedir.

Kendi milletinin onurunu her şeyin üzerinde tutan ATATÜRK,

“ NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!” diyerek, kendi milleti ile övündüğünü dile getirmiştir. Bu özdeyiş ırkçılığın değil, millet sevgisinin ifadesidir.
********
Cemil DENK, E. Albay
ATATÜRK’ÜN ve BİRİLERİNİN, Din’e, Laiklik’e ve Kadına BAKIŞI” konusunda
9 KİTAP yazmış araştırmacı-yazar
0 532 217 88 11 / e-ileti : denk.cemil@gmail.com, 12 Eylül 2017

 

HUKUK ETİĞİ..

HUKUK ETİĞİ..

Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsünde yürüttüğümüz Sağlık Hukuku tezli yüksek lisans programında, seçimlik olarak HUKUK ETİĞİ dersi de aldık Hukuk Fakültesinden.

Sayın Prof. Dr. Gülriz Uygur dersin sorumlusu idi ve kendisinden çok şey öğrendik.

Dersin bitirme ödevi HUKUK ETİĞİ odaklı bir sunum yapılmasıydı.
Bu ödevimizi hazırladık ve öbür öğrenciler önünden hocamıza sunduk.

Bu hazırlığı web sitemizde paylaşmanın çok yerinde olacağını düşünüyoruz.
Türkiye’nin adaletsizlikten kıvrandığı, hatta boğulduğu günümüzde özellikle.

Lütfen tıklar mısınız : Hukuk_Etigi

Yararlı olmasını, insanları ADALET ve Adil olma üzerinde düşündürmesi dileğiyle..

Sevgi ve saygı ile. 13 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Ermeni Soykırım Yalanı ve Sabancı Üniversitesi

Ermeni Soykırım Yalanı ve
Sabancı Üniversitesi

Haluk DURAL
Millî Merkez Genel Sekreteri
08.09.2017

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Soykırım savunucusu Alman Lepsiushaus’un, Sabancı Üniversitesi’nin organizasyonuyla 14-17 Eylül 2017 tarihleri arasında Berlin Avrupa Akademisi ve Lepsiushaus Potsdam adreslerinde “Past in the Present: European Approaches to the Armenian Genocide – Ermeni Soykırımı için Avrupa Yaklaşımları” konu başlıklı çalıştay gerçekleştirilecektir. Çalıştayın ev sahiplerinden birisi Sabancı Üniversitesi olup katılımcılar arasında ise Koç, Bilgi, ​Kemerburgaz (Altınbaş), ​Ankara Sosyal Bilimler Üniversiteleri var. Koç Üniversitesi bir açıklama yaparak çalıştaya katılacak olan akademisyenin işine 6 ay önce son verdiklerini bildirmiş, Sabancı Üniversitesinin ise “Biz ev sahibi değiliz” açıklamasına rağmen davetiyelerde açılış ve kapanış konuşmasını yapacak olan Hülya Akad isimli şahıs Sabancı Ü. akademisyeni olup, ayrıca panelin konuşmacılarındandır. Sabancı Üniversitesi çalıştayın bilimsel bir çalışma olduğunu, akademisyenlerinin çalışmalarının kısıtlanamayacağını, istedikleri çalıştaya katılabileceklerini bildirmiştir. Ancak çalıştaya sadece “soykırım var” diyenleri çağırmakta, karşı görüşü savunanların başvuruları kabul edilmemektedir.

Akademisyenlik onuru soysuzluğa indirgenmiş…

Gerçekleri araştırmak için bilimsel amaçlı çalışmalar yapmak, doğruları ortaya çıkartmak, halka doğru bilgi aktararak onurlu bir hizmet vermesi gereken akademisyenler, olmayan bir soykırımı peşinen kabul ederek, soysuzluk ve ihanete adım atmış olurlar. Üniversitelerde bilim üretmekle görevli bir akademisyen, çalıştığı konu hakkında her şeyden önce en temel bilgileri öğrenmeli, bu bilgileri yapacağı araştırmalarla geliştirip, pekiştirdikten sonra yargıya varmalıdır. Ermeni Soykırımı olduğunu peşinen kabul eden soysuzların öncelikle öğrenmesi gereken gerçekler şunlardır:

1- Soykırım kelimesi “soy” ve “kırım” kelimelerinin birleştirilmesiyle türetilmiş yeni bir kelimedir. 1950 yılından önceki konuşulan ve yazılan Türkçe’de “soykırım” diye bir kelime yoktur.
2- 1948 tarihinden önce gerek İngilizce ve gerekse diğer dillerde de “soykırım” anlamında bir sözcük yoktur. Soykırımın İngilizce karşılığı “Genocide” olup, Polonyalı Av. Rafael Lemkin’in önerisiyle bu kelime de Yunanca “Genos” (soy) ve Latince “Cide” (Latince Caedo kelimesinden türemiş, Öldüren anlamında bir sonek) kelimelerinin birleştirilmesiyle türetilmiş bir kelimedir.
3- İkinci Dünya savaşında Almanlar; Almanya’daki ve işgal ettikleri ülkelerdeki milyonlarca komünist, sosyalist, çingene, Yahudi, bedensel ve zihinsel sakatlar (AS: engelliler denmeli), Polonyalılar ve Rusları toplama kamplarında, gaz odalarında hunharca öldürmüşlerdir. Bu kadar toplu katliam yapan Almanlar savaş sonrası toplanan Nürnberg Mahkemelerinde “soykırım” suçundan değil insanlık dışı muamele, işkence, toplu öldürme, katliam, vb. eylemleri içeren “insanlığa karşı suçlar” ile suçlanıp yargılanmış ve cezalandırılmışlardır.

Diğer bir deyişle, Roma hukukundan bu yana evrensel hukukun esaslarından olan “suç ve cezanın kanunîliği” ilkesi “nullum crimen sine lege, nulla poena sine lege praevia” uyarınca 1948 tarihinden önce devletlerin ulusal hukukunda ve uluslararası hukukta “soykırım” diye bir suç tanımlanmadığından Almanlar soykırım suçundan yargılanamamışlardır.

4- Almanların işledikleri suçların niteliği nedeniyle, Birleşmiş Milletler tarafından “Uluslararası Soykırım Suçlarını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi”[[1]] hazırlanarak 9 Aralık 1948 tarihli 260/A sayılı Genel Kurul kararıyla onaylanıp, üye devletlerin imza, kabul veya katılımına açılmış ve 12 Ocak 1951 tarihinde anılan sözleşmenin 13. maddesine uygun şekilde yürürlüğe girmiştir.

Soykırım suçunun tanımı

Bu Sözleşme’nin 2. maddesine göre soykırım suçları[[2]];

“Bir ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel grubun tümünü veya bir kısmını, sırf o gruba mensup bulundukları için (İngilizce: as such) yok etmek amacıyla;

     –   bir gruba mensup olanları öldürmek,
     –   gruba mensup olanlara ciddi bedenî veya aklî zararlar vermek,
     –   grubun tümünü veya bir kısmını bilfiil (fizikî olarak) yok etmek amacını güden yaşam koşullarını bilinçli olarak gruba zorla uygulamak,
     –   grup içinde doğumları önlemeye yönelik önlemleri dayatmak,
     –   grubun çocuklarını başka bir gruba zorla sevketmek.” 

şeklinde tanımlanmaktadır. Altı çizilmesi gereken husus, bir eylemin veya suçun soykırımı olarak nitelendirilebilmesi için, bir gruba mensup insanları sırf o gruba mensup oldukları için öldürme, yoketme kastının (saikinin) olması gerekir. Dip Not[[i]]

Suçların bireyselliği

Sözleşmenin 4. maddesi, soykırım suçlarının kişiler tarafından işlendiğini hükme bağlaması açısından önemlidir. Hiçbir devlet, millet veya ırk topluca veya kurumsal olarak soykırım yapmakla suçlanamaz. Bu Sözleşme’nin 4. maddesine göre[[3]];

“Soykırımı teşvik eden veya 3. maddede sayılan eylemleri yapan; kurumsal sorumlu yöneticiler, devlet memurları veya bireyler cezalandırılacaktır.”

Yani “Türkiye Ermeni Soykırımını tanısın” talebinin ve bu tür söylemlerin hiçbir hukuki değeri yoktur. BM Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesinin en önemli maddesi, bu suçla ilgili yetkili mahkemenin tanımlandığı kısımdır.

Yetkili mahkeme

Bu Sözleşme’nin 6. maddesine göre[[4]];

“Soykırımı işlemekle suçlanan kişileri yargılama yetkisi bulunan organ ise, suçun işlendiği ülke Devletinin yetkili mahkemesi veya Tarafların kabul etmesi halinde bir uluslararası ceza mahkemesidir.”

Bu 6. madde çerçevesinde, bugüne kadar Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı iddiasıyla, yetkili bir Türk mahkemesinde, hakkında soykırım davası açılmış ve/veya hükmolunmuş hiçbir Türk vatandaşı yoktur. Çünkü Ermeni iddiaları, Sözleşmenin yürürlüğe girdiği 1951 yılından önceki bir tarihe, 1915 yılına aittir ve o tarihte “soykırım” diye bir suç olmadığından bu olayı Sözleşme kapsamına sokmak imkânsızdır.

Soykırım suçları ile ilgili Sözleşme geriye doğru işletilemez

Soykırım suçunu tanımlayan uluslararası Sözleşme, yürürlüğe girdiği 12 Ocak 1951 tarihinden sonra meydana gelebilecek ve Sözleşmenin 2. ve 3. maddelerinde sayılan suçlara uygun eylemleri “Soykırım” olarak tanımlamış olup, bu uluslararası Sözleşmeye göre ancak, Sözleşmenin yürürlük tarihinden sonra işlenen soykırım suçları cezalandırabilir. Yani bu Sözleşme GERİYE DOĞRU işletilemez (mâkabline şamil değildir).

Soykırım Sözleşmesini yürürlük tarihinden önceye, Ermeni iddialarını kapsayacak şekilde genişletmek amacıyla ABD yetkililerinin teşviki ve Ermeni diasporasının girişimiyle ABD’de bir Türk Ermeni Barıştırma Komisyonu (Turkish Armenian Reconciliatıon Commission – TARC) kurulmuş ve 2003 yılına kadar yaklaşık iki yıl görev yapan bu grup için New York’taki “International Center for Transitional Justice” kurumunun adı açıklanmayan hukuk danışmanlarına yaptırılan “Soykırımı Sözleşmesinin 20. yüzyıl başlarında vuku bulan olaylara uygulanıp uygulanamayacağı” hakkındaki hukukî inceleme, Sözleşmenin geriye doğru yürütülemeyeceği sonucuna varmıştır[[5]].

Ayrıca, 27 Ocak 1980 tarihinde yürürlüğe giren, 23 Mayıs 1969 tarihli Viyana Anlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin (Vienna Convention on The Law of Treaties) 28. maddesi[[6]];

“Sözleşmelerin (devletler arasındaki ikili veya çok taraflı antlaşmaların-H. Dural), tersine bir hüküm bulunmadıkça, o Sözleşme yürürlüğe girdiği tarihten önce vuku bulan eylemlere veya Sözleşme yürürlüğe girmeden önce sona ermiş durumlara UYGULANAMAYACAĞINI” belirtir.

Yukarıda açıklamaya çalıştığım üzere, BM Soykırım Sözleşmesi, yetkili mahkeme tanımı ve geriye doğru işletilememe nedeniyle, uluslararası hukuktaki EN SAĞLAM PLATFORMDUR. Bunun en önemli kanıtı ise, ABD liderliğindeki batılı emperyalist devletlerin girişimleriyle, bugüne kadar sadece çeşitli ülkelerin parlamentolarından “Ermeni Soykırımını Tanıma” kararlarının alınmış olması ve herhangi bir Türk vatandaşı aleyhine “soykırım” suçlaması ile ceza davası açılamamış olmasıdır.

Sonuç olarak;

Osmanlı ordusu I. Dünya Savaşı sırasında 5 ayrı cephede savaşırken, hem de 1915 yılında Çanakkale’de emperyalist İngiliz ve Fransız ortak saldırılarına karşı ölüm kalım savaşı verilirken, özellikle Doğu Anadolu bölgemizdeki Osmanlı vatandaşı Ermeniler devlete isyan etmişler, işgalci Çarlık Rusya’sına karşı savaşan ordumuzu arkadan vurmuşlardır. Bununla da kalmamışlar, Rus ordusuna asker olmuşlar, kendi yörelerinde, köylerinde yaşayan Türkleri ve Müslümanları katletmişleridir.

Sözde Ermeni Soykırımı iddialarını peşinen kabul eden soysuz akademisyenler ve bunlara akademik özgürlük adı altında destek veren Sabancı ve diğer üniversitelerin yöneticileri özellikle ve öncelikle Kaynak Yayınlarından kitap olarak basılan; 1915 yılında Ermeni isyanlarını örgütleyen Taşnak Partisi‘nin başkanı ve 1918’de Erivan’da kurulan Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ohannes Kaçaznuni’nin 1923 yılında partisinin Bükreş’te toplanan kongresine sunduğu “Taşnak Partisi’nin Yapacağı Birşey Yok” başlıklı raporu okumalı, Ermenilerin Osmanlı Devletine neden isyan ettiklerini,

  • ne kadar büyük insanlık dışı katliamlar yaptıklarını anlattığı itirafları okumalıdırlar.

Sözde Ermeni Soykırımı iddialarını peşinen kabul eden soysuz akademisyenler ve bunlara akademik özgürlük adı altında destek veren Sabancı ve diğer üniversitelerin yöneticileri Soykırım suçlarıyla ilgili yukarıda anılan Soykırım Suçlarını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesini[[7]] ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İkinci Daire, Perinçek–İsviçre Davası Kararı 17 Aralık 2013, (Başvuru no: 71510/08) ve mahkeme safahatı ile ilgili belgeleri okumalı ve öğrenmelidirler.

[[1]] : Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide, entry into force 12 January 1951, in accordance with article XIII
[[2]] : Article 2
In the present Convention, genocide means any of the following acts committed with intend to destroy, in whole or in part, a national, ethnical, racial or religious group, as such:
(a) Killing members of the group;
(b) Causing serious bodily or mental harm to members of the group;
(c) Deliberately inflicting on the group conditions of life calculated to bring about its physical destruction in whole or in part;
(d) Imposing measures intended to prevent births within the group;
e) Forcibly transferring children of the group to another group.
[[3]] : Article 4
Persons committing genocide or any of the other acts enumerated in article III shall be punished, whether they are constitutionally responsible rulers, public officials or private individuals.
[[4]] : Article 6:
Persons charged with genocide or any of the other acts enumerated in article III shall be tried by a competent tribunal of the State in the territory of which the act was committed, or by such international penal tribunal as may have jurisdiction with respect to those Contracting Parties which shall have accepted its jurisdiction.
[[5]] : http://www.armenian-genocide.org/files/ICTJ_Memorandum.pdf
International law generally prohibits the retroactive application of treaties unless a different intention appears from the treaty or is otherwise established. The Genocide Convention contains no provision mandating its retroactive application. To the contrary, the text of the Convention strongly suggests that it was intended to impose prospective obligations only on the States party to it. Therefore, no legal, financial or territorial claim arising out of the Events could successfully be made against any individual or state under the Convention.
[[6]] : Vienna Convention on The Law of Treaties, Signed at Vienna 23 May 1969, Entry into force: 27 January 1980
Article 28 : Non-retroactivity of treaties
Unless a different intention appears from the treaty or is otherwise established, its provisions do not bind a party in relation to any act or fact which took place or any situation which ceased to exist before the date of the entry into force of the treaty with respect to that party.
[[7]] : Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide  http://www.ohchr.org/EN/ProfessionalInterest/Pages/CrimeOfGenocide.aspx

Son Not   :
[[i]] : Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İkinci Daire, Perinçek–İsviçre Davası Kararı 17 Aralık 2013, (Başvuru no: 71510/08). Doğu Perinçek lehine oy çokluğu ile karar veren heyetin iki hakimin verdikleri karşı oyun gerekçesinin 23. paragrafında “Soykırımın inkârı (AS: inkârı yanlış çeviri; reddi denmesi gerek!) suçunun unsurları, actus reus  (suçun maddi unsuru) açısından olduğu gibi mens rea (suçun manevi unsuru) açısından da kanıtlanmıştır. Actus reus bakımından, başvuran (Doğu Perinçek) “uluslararası yalan” olarak nitelediği Ermeni soykırımını aleni olarak inkâr (AS: reddetmiş!) etmiş, Ermeni halkını Türk Devletine saldırmakla itham etmiş” diyerek Doğu Perinçek’i suçlu bulmuşlardır.

Karşı oy kararı için Emekli Büyükelçi Pulat Tacar’ın değerlendirmeleri:

  • Actus reus, ceza hukukunda öldürme eyleminin yani fiilin bizatihi kendisidir. Ancak her öldürme fiili aynı derecede değerlendirilemez, zira kaza sonucu öldürme, önceden tasarlayarak öldürme, tahrik nedeni ile öldürme, meşru müdafaa nedeniyle öldürme vb. çeşitli öldürme eylemleri vardır. Bunlar ceza hukukunda ayrı ayrı cezalandırılır.

Halbuki, soykırım özel kasıt (dolus specialis, İngilizce as such) ile öldürmektir. Yani “Bir ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel grubun tümünü veya bir kısmını, sırf o gruba mensup bulundukları için (as such) yok etmek amacıyla” öldürmektir. Dolus specialis 1948 Sözleşmesinde yazılı fiillerin (suçların), bir gruba mensup insanlara, sırf o gruba mensup, oldukları gerekçesi ile işlenmesidir. İçinde ırkçılık taşımaktadır.

Soykırım hukukunda zamanla uygulamaya yönelik bazı nüanslar ortaya çıkmıştır. Bunların başında Uluslararası Adalet Divanının (UAD-Lahey) Bosna Sırbistan kararı gelir (International Court of Justice, Application of The Convention on The Prevention And Punishment of The Crime of Genocide (Croatia V. Serbia), 3 February 2015, Judgement). Mezkur karar 1948 Soykırım Sözleşmesini hazırlayan konferansta uzun müzakereler sonunda kabul edilen “as such” terimine ağırlık vermiş, kararda Latince dolus specialis (özel kasıt) olmadan bir eyleme soykırım denilemeyeceğini vurgulamıştır. Ayrıca bunun ispatına ilişkin çıtayı çok yükseklere çekerek, soykırımı ispatı çok güç olan bir suç niteliği haline getirmiştir. UAD sadece Srebrenitsa’da yapılanları soykırım sayarak, Yugoslavya iç savaşındaki diğer benzer olaylarda dolus specialis’in ispatlanamadığını vurgulamıştır.
=============================================
Dostlar,

Değerli dostumuz Sn. Haluk Dural, nitelikli ve yurtsever bir aydındır. Gerçekte bu 2 nitem (sıfat) birbirinden ayrılamaz da. Yüksek Kimya Müh. ve DPT uzmanıdır. Ancak emek vererek konuları derinlemesine irdelemekte ve planlamacı – mühendis akıl yürütmesi ile son derece sağlıklı / bilimsel sonuçlara varmaktadır doğal olarak. Bu yazısında da olduğu gibi..

Üniversitelerin bütün bölümlerinden Sistematik Felsefe ve Mantık zorunlu ders olmalıdır.

Kendisini az önce bu makalesi nedeniyle aradık ve konuştuk, kutladık ve teşekkür ettik sitemizde yayınlamamıza da izin verdiği için.

Bir önemli sözcüğe, metinde de ayraç içinde not düştüğümüz üzere itirazımız oldu.
O da ”inkâr” sözcüğü. İngilizce metinlerde ”to deny” fiilinden çekerek yer yer ”denial” olarak da kullanılan bu sözcüğün çevirisi, bu AİHM kararı / dosyası bağlamında yanlış yapılıyor.

”İnkâr” sözcüğü, bir gerçekliğin, varoluşun, oluşun, olagelişin, olmuşun.. gerçekte varlığına / gerçek olmasına karşın kabul edilmemesi / görmezden gelinmesi.. anlamına geliyor.

Oysa İsviçre vs. Perinçek davasında geçen anlamıyla doğru çeviri ”inkâr” değil ”red olmalıdır. Kastedilen tam da budur; Ermenilere dönük Osmanlı Devletinin bir soykırım eylemi olmamıştır – yoktur.. Aksine suçlamayı kabul etmiyoruz / reddediyoruz;
oldu da, biz ”inkâr” ediyoruz değil!..

Bu ciddi yanlışı Sn. Dural ile paylaştık, olgunlukla kabul ettiler ve metinlerinde düzeltecekler.
Umarız ilgili öbür kesimler de, –birkaç kez yetkililerine anımsatmamıza karşın– düzeltirler..
Sn. Dural’ın ”Ermeni Tehciri” (Armenian Deportation) konulu yazısını da bekliyoruz, göndereceklerini belirttiler..

Osmanlı Devleti Ermenileri kırıp – geçirdi de, biz hukuksal olarak buna ”soykırım” denemeyeceği kalkanının ardına da saklanmıyoruz.. Hukuk kuralları ve mevzuatı ne derse desin, eylemli olarak (de facto) böylesi bir tek yanlı kırım yok-tur, olmamıştır. Karşılıklı bir kırım (mukatele) söz konusudur ve Osmanlı Devletinin eylemi; Ermeni tebaanın başlattığı kırım – isyan – Rus cephesine geçme gibi savaş suçlarına karşı tepki olup meşru bir savunma – haktır.

Lütfen tıklar mısınız konuya ilişkin kapsamlı bir power point sunumumuzu görmek için :

Ermeni_Soykirimi_Emperyalist_iftira_Altindag_CHP
Sonuç olarak; sıkı bir sentez – analiz mantığı, sorgulama ve eleştirel irdeleme ve matematiksel düşünme yöntemlerini benimseyip uygulamadan bir yerlere varma olanağı yok.. Tüm insanlarımıza bu becerilerin kazandırılması ve yaşam alışkanlıkları olarak benimsetilmesi zorunlu. Üstelik üniversiteye bırakılmadan, erken yaşlardan başlanarak.

AKP ise çağdışı – yobaz dayatmasını sürdürüyor eğitimde.. İşte bu Anayasaya (md. 137 vd.) ve Türkiye’nin de taraf olduğu Uluslararası İnsan hakları metinlerine, başta AİHS ve İHEB olmak üzere, aykırı ve açıkça gayrımeşru! Bu dayatmayı okullarda uygulayan suç işlemiş olur..
Direnmek ve uygulamamak görev ve haktır, meşrudur.
Öğretmeni, öğrencisi ve velisi ile birlikte direnerek..

Sevgi ve saygı ile. 12 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Kefenli değerler eğitimi

Konuk yazar :

TURAN ESER
TURAN ESER

 

Kefenli değerler eğitimi

“Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür” / Ece Ayhan

Çocuklarımızın geleceğini dini cemaat adı altında örgütlenmiş, holdingleşmiş, vakıflaşmış, siyasallaşmış din tüccarları yazarken, “ben ne yazayım” sorusu tuhaf olabilir. Cemaatçiler, eğitim ve bilim emekçilerinin yerine geçerken, okullar medreseleşirken, devlet dersinde cinci hocalar, kefenli, şeytanlı, ölümlü “değerler hurafesiyle”çocuklarımızı çarparken”“ben ne yazmalıyım” diye düşünecek vaktim de yok!
Elbette eğitimde süregelen dinci ve gerici tahribatları yazacağım.

Tüm çocuklarının haklarını savunmak, doğruları yazmak tarihsel bir sorumluluğumuz var. Elimizi taşın değil, koca bir kayanın altına koymak zorunda olduğumuzun farkındayım. Çünkü ben bir veliyim. Eğitimdeki tehlikeli gidiş karşısında doğru olanı yazmak, laik ve bilimsel eğitimi savunmak için, ulaşabildiğimiz her insanı uyarmak, uyandırmak ve toplumsal farkındalık yaratma zamanı. Zira her sessizlik ve tepkisizlik kaybetmeye ve zayıflamaya sürükler. Seyrederek ve geç kalarak, hep birlikte ve çocuklarımızla acı çekebiliriz.

Çünkü AKP, en tehlikeli oyunu, okul bahçesine kurdu. Hem de çocuklarımızın oyunlarını bozarak. Diyanet baskısıyla İzmir, Bursa ve İstanbul’da bazı okulların kütüphaneleri mescide çevrildi. Sınıflar cemaatlerin propaganda mekânlarına dönüştürüldü.

Kefenli değerler

AKP-Milli Eğitim Bakanlığı cemaat vakıfları ile “Değerler Eğitimi”
verilmesine dair imzaladığı “İşbirliği Protokolü” kapsamında kullandığı kitapçıkta “çocuklarını dini ölçülere uygun evlendirmek”, “ölüm ve ötesi”, “dua ve ibadetin hayatımızdaki yeri” ve “oruç”, gibi kavramlar bir dinin mezhepçi “değerleri” üzerinden anlatılıyor. Soyut kavramları algılamada ve somutlaştırmada sorun yaşayacak çocuk zihinlere neler anlatıyorlar, neler aşılıyorlar diye merak edip detaylı bakınca, karşınıza; “tövbe etmek, “şeytan”, “ahiret”, “iman etmek”, “teenni”, “ebediyet”, “günah”, “nefs” ve “tevekkül” gibi soyut ve dinci hurafeler çıkıyor. İrrasyonel, akıl ve bilim dışı anlatımlarla çocukları zihin dünyası karıştırılıyor.

Çocukların bilinçaltı dünyasına, dünyevi ve insani bilgiler değil, dogmatik, hurafe ve uhrevi bilgiler şırıngalanıyor. Yaşamın güzelliği, yaşam hakkı yerine, en çok da, “ölüm”, “kefen” ve “ahiret” gibi soğuk kavramlarla çocuklarımızın ruhlarını üşütüyorlar ve körpecik zihinlerini donduruyorlar. “Ölüm nimet”, “ölüm uyku ile aynı şey”, “ölüm hayatın yüklerinden kurtulmak” ve
hastalık Allahın hediyesi” olarak anlatılıyor. Oysa pedagojik ve çocukların yüksek çıkarları açısından değerlendirdiğimizde, okul öncesi ve ilköğretim öğrencilerine, bir dinin aşılanması, çocuk yastaki körpecik zihinlere dini olan bu soyut kavramları ve konuları algılamalarını dayatmak arızalı, asimilasyoncu ve çocuk haklarını hukuksal olarak çiğneyen bir yaklaşımdır.

Çocukların bu soyut anlatımları, zihinlerinde somutlaştırmaları sorunlu olabileceğinden, farklı düşüncelerin etkisi altına girebilirler. Üstelik bu anlatımların, “cin” ve “şeytan” dogmalar ve hurafelerle desteklenmesi, çocukların psikolojisi açısından daha da tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Bu dinci ve cemaatçi vakıflar, öğrencilerin ve velilerin dini inançlarının çeşitliğine ya da inanmama haklarına bakmaksızın, hatta çocukların velilerinden izin dahi almadan, okulda ve devlet dersinde tarikat mensuplarınca çocuklara dini seminerler düzenliyorlar. Seminer konularının da evrensel değerlerle, uzaktan ve yakından hiçbir alakası ve ilgisi yok!

Özetle; MEB ve cemaatlerin işbirliğine dayalı “Değerler Eğitimi” bir mezhebin körpecik beyinleri yıkayan dinci ve ideolojik eğitimdir.

Oysa evrensel insani değerler bir mezhebin, bir dinin ya da bir ideolojinin dayatmalarına göre belirlenemez.

Evrensel değerler eğitimi mümkün

Siyasal İslamcılar, evrensel değerleri kapalıdır. Hatta laikliği bile, “din düşmanı”olarak anlatırlar. Evrensel değerler, farklı ama bir arada yaşayarak, eşitlik temelinde toplumsal birliğin ve düzenin işleyişini sağlamaya yarar.

Cemaatlere teslim edilen “Değerler Eğitimi”, yurttaşlık bilinci ve yurttaşlık hakkı, sosyal, özgür ve özgüven sahibi bireyin varlığını içermiyor. Temel insan, çocuk ve doğa haklarına saygılı olmak dillerinde yok. Olursa kulluk rejimi inşası sekteye uğrayacak. Demokrasi, laiklik, eşitlik, özgürlük, barış ve emeğin hakkı gibi evrensel değerlere, devlet ve cemaat ulemasının dersinde yer verilmiyor. Çünkü özlemleri teokrasi ve tek adamlık rejim!

MEB’in “Değerler Eğitimi” ayrımcılık, nefret söylemi ve şiddetten uzak durmak, bilimsel eğitim ile eleştirel düşünme, düşüncenin ifade edilmesi ve düşünce özgürlüğüne saygı duymak gibi, bilimsel ve evrensel değerler eğitimine mesafelidir. Evrensel değerleri ve laikliği savunmak, bir din ya da inanca mensup olanların, kendi dini değerlerini öğrenmelerine karşı değildir. Her din ve inanç mensupları dini değerlerini öğrenme ve öğretme hakkına sahiptir. Kişisel tercih ve özel yaşam alanına ait olan dini “değerlerin” öğrenileceği yer ise okul dışı alandır. Bu bir devlet dersi ve kamusal din hizmeti olamaz. Bu ailenin kendi çocuklarına vermesi gereken özel dini alandır.

  • 19. Milli Eğitim Şûrası ve tek din, tek mezhep” üzerinden tüm topluma dayatılan zorunlu ya da seçmesi zorunlu din dersleri referans alınarak,
    kindar ve dindar nesiller” yetiştirmek için, dinselleştirilmiş “Değerler Eğitimi” verildiğini biliyoruz.

AKP’nin, toplumsal fay hatlarını, etnik, dinsel, cinsiyet ve sınıfsal temelde tetikleyen kutuplaştırma stratejisini, okul bahçesine taşıması endişe vericidir. Okulda çocukların arasına ayrımcılık tohumu eken bu uygulama herkesi rahatsız ediyor. Okul bahçesine kurulan bu dinci ve gerici oyunu, ancak

– öğretmenler,
– veliler ve
– öğrenciler birlikte bozabilir.

Çünkü çocuklarımızın ile ülkenin geleceği, laiklik, demokrasi, adalet ve parasız, kamucu ve bilimsel eğitim talebi, hepimizi ortaklaştıracak ve kucaklaştıracak tek zemindir.
=====================================
Dostlar,

Türkiye gündeminin en yakıcı ve ivedi sorunu budur!

– öğretmenler,
– veliler ve
– öğrenciler birlikte direnerek

bu lanetli oyunu bozmak zorundayız..

Sonuç olarak; sıkı bir sentez – analiz mantığı, sorgulama ve eleştirel irdeleme ve
matematiksel düşünme yöntemlerini benimseyip uygulamadan bir yerlere varma olanağı yok.. Tüm insanlarımıza bu becerilerin kazandırılması ve yaşam alışkanlıkları olarak benimsetilmesi zorunlu. Üstelik üniversiteye bırakılmadan, erken yaşlardan başlanarak.

AKP ise çağdışı – yobaz dayatmasını sürdürüyor eğitimde.. İşte bu Anayasaya (md. 137 vd.) ve Türkiye’nin de taraf olduğu Uluslararası İnsan hakları metinlerine, başta AİHS ve İHEB olmak üzere, aykırı ve açıkça gayrımeşru!

Bu dayatmayı okullarda uygulayan suç işlemiş olur..
Direnmek ve uygulamamak görev ve haktır, meşrudur.

Öğretmeni, öğrencisi ve velisi ile birlikte direnerek..

Sevgi ve saygı ile. 12 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

CUMHURİYET Gazetesi Davasında Savunmalardan Alıntılar..

CUMHURİYET Gazetesi Davasında Savunmalardan Alıntılar..

11 Eylül 2017, Silivri Cezaevi

21:00- Avukat Fikret İlkiz:  Ahali bir dirhem hakiki havadis, bir satır doğru makaleden mahrum bırakılmıştır. Bütün makaleler amacından saptırılmış gerçekler tevkif edilmiş, yalanlar serbest bırakılmıştır. Bütün bu şeraitten daha elim ve vahim olmak üzere; gazete, mecmua, radyo ve televizyonlarda iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta o güzel mesleklerine ihanete başlamışlardır. Şaşırmayan meslek erbabı gazetecilerin işten atılması ise matbuat sahiplerinin çıkarlarıyla siyasetçilerin al gülüm ver gülüm hesaplarına ters düşen yazılarından dolayıdır. Ağır aksak çalışan demokratik-siyasal-sosyal-ekonomik nizam yine bozulmuş; millet fakr-ü zarûret içinde bir kere daha harap ve bitap düşmüştür. İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, meslek ahlakını korumak ve mesleğin onurunu kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, kaleminin ucunda, bilgisayarının tuşlarında ve demokrasi inancında mevcuttur. Bizim için Ahmet Şık olayların tanığıdır. Gazetecidir. O nedenle biz onun da ifade ettiği gibi medyada mahkeme kurmayız. Ama her duruşmadan önce bu belgeleri gönderenler hakkında yapılacak ne var bilmiyoruz.

Gazeteciler mahkemelerin değil olayların tanığıdır. Gazeteciler başka gazetecilerin tanığı olmamalıdırlar. Ama bugün oldular.

Ahmet Şık her dönemin sanığıdır, her dönemin tutuklusudur, her dönem tutuklanandır. Gülen’in gerçek yüzünü ortaya çıkardığında tutuklandı.
Ahmet Şık kimi kızdırdı? Kimi öfkelendirdi? Hangi sırları ortaya döktü acaba diye sorabiliriz.

20:40- Avukat Fikret İlkiz: Bu iddianamenin dili yoktur ama dil çok önemlidir. Bir iddianamenin dili yoksa anlaşma olanağı da tartışma olanağı da yoktur. Örgüte üye olmamakla birlikte gazete, manşet ve yazılarıyla örgüt adına suç işlenebilir mi? Üye olmamakla birlikte yardım edilebilir mi? İddianame bunu sorduyor. Bize göre olamaz ama Türkiye’de oluyor. Manşete kim karar verir, sizi kim işe aldı” gibi sorular soruyorsunuz. Doğru bu iddianame bunu sorduruyor.

Hiçbir basın savcısı terör örgütü üzerine iddianame yazamaz, yazmamalıdır.

Basın özgürlüğünü koruyan uluslararası anlaşmalar vardır ve biz de tarafız. Bu ilkeleri yok sayıyorsunuz. Ama biz var sayıyoruz. Bazı uluslararası kararları sevmiyor olabilirsiniz. AİHM’in Ahmet Şık kararı vardır. Şık’ı sevmiyor olabilirsiniz ama böyle bir karar vardır. Devletin yargıladığı kişi aslında devletin demokratik meşruiyetini ve hatta devletin var olup olmadığını yargılarsa, verilecek en iyi yanıt: Venedik Komisyonu 15 Mart 2016’da “örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” maddesinin kaldırılmasını tavsiye etmiştir. Terk edilmiş bir ceza hukuku anlayışıyla kaleme alınmış bir iddianame, II. Dünya Savaşı’nın sonunda kalmış bir yargılamadır. Türkiye’nin doğal kaynaklarını ve halkı soyup soğana çevirmek isteyenler kendilerini vatansever ilan etmiştir. Soygunları, yolsuzlukları, olup bitenleri araştıran, yazan gazeteciler varidatlarını korumak isteyenlerce ‘vatan haini’ ilan edilmiştir. Matbuat sahipleri, bu gazetecilere ses çıkarmayıp demokrasiden yana saf tutmayı ticari kârlarının artması için bir vesile saymışlardır. Aslında bunlar efkar-ı umumiyeyi uyutmak için gazeteciler üzerinde tahakküm kurmayı kafalarına koymuşladır. Bütün bu şeraitten daha elim ve vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar yazmayı, görmeyi, konuşmayı hatta düşünmeyi yasaklayacak ölçüde ileri gitmiş, bir milleti rezil-i rüsva etmekte hiçbir mahzur görmemiştir. ‘Meslek ahlakının en kıymetli hazine olduğunu’ pek çabuk unutmuşlar; sadece iktidarların iradesine tabi olarak hadisat vicdaniyatından kendilerini pek kolayca mahrum eylemişlerdir. Matbuat sahipleri; matbuatı kendi gücü için kullanmıştır. Bi-netice matbuatın bütün kaleleri cebren ve hile ile zaptedilmiş ve bazı gazeteciler hapiste olabilirler. Bütün yazıişlerine girilmiş; bütün kalemlerine ve bilgisayarlarına el konulmuş; bütün fotoğraf makinaları kontrol altına alınmış…
……………………….
=================================
Teşekkürler Sayın Av. Fikret İlkiz, bu nitelikli savunma için..

Sevgi ve saygı ile. 12 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com