Halk Sağlığı Açısından Temel Biyoistatistik İlke ve Kavramlar


Dostlar
,

Sevgili AÜTF Asistanlarımız ve öğrencilerimiz..

“Halk Sağlığı Açısından Temel Biyoistatistik İlke ve Kavramlar”

Başlıklı 149 yansıdan oluşan varsıl bir dosyayı kullanımınıza güncelleyerek (15 yansı daha ekleyerek) sunuyoruz..

Hem lisans hem de lisansüstü öğrencilerimiz yararlanabilir.

Lütfen tıklar mısınız??

Biyoistatistik_Kavram_ve_Ilkeler

Sevgi ve saygı ile.
06.01.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Op. Dr. Mehmet ALTINOK : “SOMA ve BEN…”


Dostlar
,

Melektaşımız Op. Dr. Mehmet ALTINOK ağabeyimizden bir öykü aldık… Mehmet ağabek tıbbiyeden 1971 biz 1977 mezunuyuz.
Önceki yıllarda Ankara Etimesgut Onkoloji Hatanesi Onkolojik Cerrahi bölümünden emekli oldu Mehmet ağabey. Ankara’da yıllardır,
aynı hastaneden Radyasyon Onkolojisi uzmanı Dr. Ali Rıza Üçer ile
Tıp Kurumu‘nu yönetiyorlar. NÜSED‘de birlikte çalıştık Dr. Altınok ile..

“SOMA ve BEN…”

Bu duygudaşlık (empati) yüklü güzelim iletiyi aşağıda paylaşıyoruz.. 1970’ler Türkiye’sinden ibretlik kesitler..

Kendisine de tıbbi bir teşekkür yollayarak “Betz hücrelerine sağlık” diyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
06.01.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

======================================

Soma ve Ben

Dr. Mehmet  Altınok

İlk görev yaptığım yer olarak Soma yaşamımda önemlidir.
Kasım 2014’de ” Ölüm Vardiyası” adlı bir kitap geçti elime. Tilki Kitap Yayınları arasında çıkan bu kitapta 37 yazarın Soma üzerine öyküsü
bir araya getirilmiş. Kitap basıldığında ILO’nun 176 numaralı
“Madenlerde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi” henüz imzalanmamıştı.
Bir hafta önce  imzalandığını TV’den öğrendik, tabii  ne kadar güvenilir olduğunu bilemiyoruz.

Soma, benim ilk tayin olduğum yerdir. Ankara Ü. Tıp Fakültesi’ni 1971 Temmuz ayında bitirdim. Üniversitede  uzman cerrah olmak için sınavlara girmiştim. Sonuçların ilanı üç ay kadar gecikince, akademik kuruldaki arkadaşım beni uyardı. “İstenmiyorsun, seni almayacaklar, vazgeç,” dedi.

Kendime iş  aramaya karar verdim. Herhangi bir hastanede hemen
işe başlamak istiyordum. Böylece hata payım azalacaktı. Çevremde danışabileceğim doktorlar olmalıydı. Üniversitede istenmeyen adam olan ben, Sağlık Bakanlığı’na bir destekle gitmeliydim. Genel müdürlük ve Bakanlık Müsteşarlığı yapmış olan baba dostu Rahmi Bey amca ile Bakanlık tayin şubesine gittik. Karadenizli olduğunu sandığım genel müdür yardımcısı, nereyi istediğimi sordu. Her yer olabilirdi. Sivas’ta
bir arkadaşım olduğundan, Sivas olabilir, dedim. Vesikalık fotoğrafımda bıyığım iri göründüğünden, birden “Sivas olmaz, siz solcular orada toplanacaksınız değil mi?” diye beni tersledikten sonra, “Seni batıya, Soma’ya göndereceğim,” dedi. Rahmi Bey amca ile bakıştık ve
bana Soma’nın nerede olduğunu anlattı.

Benim için sorun değildi, hemen kabul ettim.Tayin işlemine başlar başlamaz kalınca bıyıklı fotoğrafımı yüzüme fırlatarak, “Bana bıyıksız bir fotoğrafını getir, hemen tayinini yapayım.” dedi. Yere düşen zarftaki  vesikalık fotoğrafları Rahmi Bey amca ile toplarken, içinde bulunduğumuz hali ve susma zorunluğumuzu hiç unutmadım. O tarihte  fotoğrafçılıkta henüz şip şak işi pek yoktu. Hiç vakit yitirmeden bıyığımı kesip fotoğraf çektirerek hemen alıp getirmeliydim. Doğruca  fotoğrafçıma gittim. Derdimi anlattım. Bıyıklarımı beyaz bir boya ile kapatarak tab ettiği fotoğrafımı bana uzattı. Üst dudağımın üzerinde beyaz bıyık varmış gibi bir fotoğraf sayesinde tayinim Soma’ya çıktı. Elimde tayin yazım, devlet terbiyesini öğrenmiş olarak eve döndüm. Evde harita üzerinde Soma’yı çalıştık ve nasıl gidileceğini öğrendim.

***

Trenden Soma istasyonunda indim. Eşyam azdı. Hastanenin yerini öğrendiktan sonra, o civarda bir otele yerleştim. Sonra çıkıp bir kahvede çay içtim. Tren istasyonundan dosdoğru yukarı yüründüğünde  Soma’nın merkezine varılıyordu. Sol taraftaki termik santralinin yoğun duman saçan bacaları ile insan ve araç hareketliliği hemen dikkati çekiyordu. İş ve çalışma görüntüsü idi bu. İşçi sınıfı herhalde burada olmalı, diye mırıldandım. Böyle bir merkeze gönderildiğim için
kendimi şanslı saymalıydım.

Soma’da yaptığım kısa bir turdan sonra tayin yazımla birlikte SSK’nın 50 yataklı Soma Hastanesi’ne doğru yola çıktım. Hastanenin önü kalabalıktı. Anlayamadığım bir hareketlilik idi bu. Önce seyrettim, oradaki polislere yeni tayin olarak gelen doktor olduğumu söyledim. Beni yavaşça içeri aldılar. Başhekim ile tanıştırıldım. Kalabalık ve hareketlilik vardı. Hastane koridorunda yerde battaniyeler üzerinde yatan insanların birçoğu yanık içindeydi.. Doktor, ebe, hemşire ve personel yanıklara pomat sürüyor, sarıyor, tetanos aşısı ve ağrı iğnesi yapıyordu. İşleri yoğundu. Başhekim bana maden ocağında yangın ve çökme olduğunu, yaralıların geceden
bu yana taşındığını; hastaların taburcu edilerek yalnızca yaralı işçilerin kabul edildiğini, koridordaki yanıklı hastaların, gelenlerin en hafif grubu olduğunu, bunların yanında durumu ağır olanların hiç de az olmadığını anlattı. Bir yandan hastane yönetiminin dikkatli çabası sürerken, Soma kaymakamı ile emniyet müdürü geldi. Polisler geldi. Kazaya uğrayan işçilerin yakını ile arkadaşları ve sendikacılar megafonda, işçilere yeterince bakılmadığı, yaralıların ölüme terk edildiğini söyleyerek içeriye girip onları görmek istediklerini söyleyerek gürültü çıkarmaya çalışıyordu. Megafondaki ses bir ara, Sendikalarının başkanı Çakırefe’nin geldiğini, doktorlara hadlerini bildireceğini, söyleyip grubu  kışkırtıyordu. İçeride de kaymakam, dışarıda olan bitenler karşısında acaba başhekimle doktorlara silah dağıtsak mı, diye çevresiyle konuşuyordu. Arada emniyet müdürü de katılıyordu söze. Ben de onların yanında idim ve sürüp giden saçmalığı kavramıştım. İşçiler yakınlarını görmek, onların ihtiyaçlarını öğrenmek istiyordu. Hastane personeli de yaralılara yardım etmek için içeriye kimsenin girmesini istemiyordu.

Kapı kilitli idi. İşçilerin kilidi kırıp içeri girmeleri hiç de zor değildi.. Başhekimden yakınlık gördüğüm için ona yanaşıp bu konudaki önerimi anlattım. “Aile temsilcisi beş kişiyi önce içeri alalım, durumu anlatalım, onlar da gördükleriyle dışarıyı ikna eder ve ikili sıra ile tek istikamette herkes içeri girer ve sonra dışarı çıkarak dağılır..” dedim.
“Böylelikle  yaratılan karmaşa da sona erecektir.”

Bu önerim  yerinde görüldü ve verilen görevi üstlendim. Hemen kapıda duran nöbetçi ile dışarıda sakin olarak gördüğümüz beş kişiyi içeri davet ettim. Yaralıları gezdirdim, sükûnet ve temizliğin önemini anlattım. Heyecanla dışarı çıktıklarında, içerideki hummalı yaşamı coşkuyla arkadaşlarına anlattılar. Biraz sonra hastane önündekiler ikili sıra halinde kapı önüne dizildi. Beş kişinin direktifi ile alt kat ve üst kat sessizce, duygulu şekilde ziyaret edildi. Kapıdan çıkarken yaralılara
şifa, doktorlara güç diliyorlardı. Toplam yarım saatte sessizlik sağlandı. Sonra herkes evine çekildi. Sendika başkanı Çakırefe ve megafoncu içeri bile girmedi. Kaymakam ve emniyet müdürü sonradan hastaneyi terk etti.

Sade ve gerçekçi bu önerimle hem içerideki hem dışarıdakilerin sempati ve güvenini kazanmıştım. Başhekim odasında otururken birçok dost edindim. Bu arada evrakımı verip işe başlamıştım bile.
***

Soma SSK Hastanesinde, 1971 yılının kasım ayında işe başladım. Otel ile aylık olarak anlaşmıştım. Üçüncü katta üç adet tek yataklı oda vardı. Birisi bana aitti. Kapılarımız koridora açılıyordu. Koridorda bir soba duruyordu. Kış günleri oda kapımız açık tutulmalıydı. Penceremiz Soma açık hava sinemasına bakıyordu. Geceleri sinema seyretmek kolaydı. Sorun, bir filmin sadece üç gece  oynuyor olmasıydı.
***

Madencilerden zamanla birer ikişer taburcu olanların yanı sıra, durumu kritik olup kaybedilenler de oldu. ILO 176’yı bekleyişleri sürüyordu.

Madencilerle, onların ortamında görüşülmeli fikri beni heyecanlandırmaya başlamıştı. Hastanede odamda poliklinik yapıyordum. Karadenizli, yaşlı ve dünya tatlısı bir erkek sekreterim vardı. Bana yardımcı oluyordu. O kadar ki,
bir olumsuzluk çıktığında başım ağrımasın diye hemen gelip bana bildiriyordu. Sonra emekli oldu, gidip Trabzon’da bahçıvanlığa başladı. Ardından gelen bir hemşire arkadaşın varlığı da işimi epeyi hafifletmişti. Pratisyen, uzman, başhekim ve eczacı arkadaşların hemen hepsi  yaşamımın tamamlayıcısı idiler. Onları sevgiyle anıyorum.

***

Hafta sonları eczacı arkadaşlar ve  İzmir’e dönen reprezantlarla
ya da trenle yaptığımız İzmir gezisi doğrusu bana soluk aldırıyordu. Bazen İzmir’de amcamlara uğruyor, bazen de askerliğini İzmir- Hatay’da bir askeri hastanede yapan Ergin (AS: Atasü) ağabeyin yanına giderek farklı bir çevre gözlemiyle içim rahatlıyordu. Birkaç ayda bir Ankara’ya da kısa geziler yapıyordum.
***

Hastane ve otel gidiş gelişlerine, hastanede nöbet tutma da eklenmişti. Nöbet odamız geniş ve güzeldi, ayrıca banyo yapmam da rahatlatıyordu beni. Daha çok nöbet tutmam diğer doktorlarca da isteniyordu. Nöbetler ayrıca daha çok hasta görmemi ve gelişmemi de sağlıyordu. Ayrıca nöbetlerde hastane çalışanlarını daha yakından tanıma olanağını buluyordum.
İşte böyle bir nöbette hastanenin ambulans şoförü Adem’i de tanımıştım. Görevini ikiletmeden yapan bu adamın imam olması da ayrıca ilgimi çekiyordu. Güler yüzlü ve herkes tarafından sevgiyle konuşulan bu adamı çok seveceğimi, zamanla yakın dostum olacağını doğrusu başta  hiç düşünmemiştim. O’na
ilk sorum, imamlığının gerçek olup olmadığı şeklinde idi.

İmamdı, ancak din adamlarının birçoğunda gördüğümüz
ikiyüzlülük (takiyye) ve bencillik O’nu, hayırsever başka bir işte çalışması gerektiği duygusuna inandırmış ve bu yüzden ambulans şoförlüğünü seçmişti. Yardım etme duygusu Adem’i yönetiyordu adeta.. Adem Abim oldu. Zaten herkesin Adem Abisi idi. Hastanede kırık, üzüntülü gördüğü bayan personeli, hemşireleri eşi ile tanıştırır, evine davet ederdi. Aile içi dostluk yapısı Adem ve eşini ayrıca önemli kılıyordu. Zamanla ben de Adem’in evine gidip gelen, o evde yemek yiyebilen, yaz aylarında ek iş olarak tütün ekiminde ve toplanmasında çalışan Adem’in çevresinde olanlardan biri haline geldim. Çocukları arkadaşım ve dostum oldu. Küçük kız Ayşe, tütün tarlasında uyurken saçları tütün balyası üzerinde birbirine öylesine yapışmıştı ki, bunu makasla üç numara kesmek bana düşmüştü. Tütün toplamada eldiven şarttı. Çünkü kara, yapışkan ve tutkal gibi bir sıvı hemen elinize yapışıyordu.

Adem, tüfeği ile avcılık için beni dağlarda da gezdirmişti.
Artık çok yakınımdı. O da beni sevmişti. Özellikle ilk günümdeki maden işçilerine yardımım,  o günden beri ilgisini çekmişti. Maden işçileri sendikacıları ile çığırtkanlarına duyduğum kızgınlığı da paylaştım onunla. Bu konuda beni destekledi. O da destekledi. Konuşmalarımızda sık sık yurt dışı yayın yapan Bizim Radyo’yu dinlediğini, söylemlerini beğendiğini söylemişti. Bana da bir gün dinletmişti. Çevremde ne kadar büyük güç olduğunu böylece hissetmiştim.

Adem koşuyor, ben çalışıyor, dostluğumuz pekişiyordu.
Soma’da güvenilen kişileri öğrenmek istiyordum. Bunu Adem’e açtım. O da beni, şekerci Zühtü Ağabey ve gömlekçi Bayram Ağabeyle tanıştırdı.

Çevrem genişliyor, dostlarım çoğalıyordu. Bu mutlulukla otelde, gece penceremden yine açık hava sineması izlerken düşen bir ateş parçası ile yorganımda avuç içi kadar bir yanık deliğim oluşmuştu. Ankara’dan getirdiğim kitapları tekrar hızlıca okumaya karar verdim. Her kitap bana örgütlenmenin önemini gösteriyordu. Özellikle Dr. Hikmet Kıvılcımlı örgütlenmeyi parti olarak anlatıyordu. İzmir’de Ergin ağabeye duygularımı anlattım. O tarihlerde toplumda var olan sinerjiyi görmek, hissetmek olanaklı diye düşünüyordum. Ne eksikti acaba? Birçok kişi ile bu bilinç ve duygu uyumunu konuşuyordum. Ta ki o dönemde illegal yayın olan Şafak dergisinin bir sayısında, adım açık açık yazılarak ” Dr. Mehmet Altınok Soma’da devrimci çalışmalarını sürdürüyor..” haberini okuyana dek. Çok kızmıştım. Öğrenme durumundan yönetme durumuna geçirmişti beni. Doğru değildi bu.

O sıralarda madende işçi olarak çalışan Şinasi ile tanıştım. Hastane nöbetlerime gelir- gider olmaya başlamıştı. İzmir’den Ergin Ağabey de Soma’ya gelip gitmeye başlamıştı. Şinasi bekârdı ve bekâr gecekondu evinde beni çay içmeye davet etti. Adem’le gittik. Madende işçiler arası huzursuzluğun varlığını konuştuk. Sendikacılardan rahatsız olanlar çoğalıyordu. Ben de ilk günkü rahatsızlığımı anlatarak ne yapılabileceğini düşünmelerini istedim. Akla ilk geliveren sendikacıları değiştirmekti tabii. Ancak bu nasıl olabilirdi? Adem’e baktım, “deneyelim” dedi. Şinasi hazırdı. Zühtü Ağabey ve Bayram Ağabey, “Doğru ama önce gücü artırmak gerekir.” dediler.
“Madende ne düşünülüyor, bilmiyoruz.” dediler.

Ben, öğrenciliğimde sağlık işkolu sendikası kurulması için çalışmıştım. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Hür Per Sen‘i kurmuştuk Orhan ile. Hacettepe’de de sağlık işkolunda
bir sendika kurulmuştu. Benim ve Orhan’ın bütün öğrencilik dönemimiz bu iki sendikanın birleştirilmesi için çalışmakla geçmişti. Zaman zaman her iki üniversitedeki olumsuzluklara karşı eylemimiz sürmekte idi.

Karşı örgütlenme olanaklı ise yapalım, dedik Soma’da. Adem bir dakika, dedi. İmam-dinci kesim ile ilişkilerim var onların
ne düşündüğünü bilelim, dedi. Eski grubu ile görüştü. Onlardan gelen cevap, sendikacıların değişmesi yönünde idi. Coştuk. Destek halkası giderek büyüyordu. Çakırefe’ye başkaldıran biri daha çıktı ortaya. O da grup kurmaya uğraşıyor ve çevrede adı çokça geçiyordu. Şinasi görüşme istedi, Adem olur, dedi. Zühtü Ağabey ve Bayram Ağabey temkinli davranın, dediler. Karar verdik, onunla görüşeceğiz. Şinasi randevu verdi. Evinde  ve hastanede olmazdı. Bir kahvede buluştuk. Çakırefe’nin aleyhinde konuştu. Birlikte deviririz O’nu teminatını verdi, gücünü anlatmaya çalıştı. Hadi, dedik.

Seçim günü ben Adem’in evinde idim. Konuşmalar oldu.
Bizim takım Çakırefe’yi topa tutmuştu. Keyiflendim.
Adem de öyle. Eşinin gözlerinin içi pırıl pırıldı.

Akşama doğru Adem eve sinirli geldi. Hırçındı. Bir ufak rakı getirmişti. Küçük bir çilingir sofrası hazırladı. İçmeye başladık. Ben merakla bekliyorum başımıza gelenleri. Seçimler ertesi gündü. Muhalefet olarak sonradan bize gelen adam satmıştı bizi. Ekibi ile Çakırefe listesine geçmişti. Bizim için önemli bir bozgundu bu. Ben çok şaşkındım. Adem’in yüzü çökmüş gibi duruyordu. İş yapmak ve  kaybetmekten çok satılmışlığa kızgınlığı idi bu. Birer daha içtik, olmadı. Otele döndüm.

Ertesi gün seçimlerde tabii ki Çakırefe kahramanca seçildi. Ekibi ile eğlenmeye gitti İzmir’e. Soma ve biz hüzünlü kaldık.
Yılların Zühtü ve Bayram Ağabeyleri haklı çıkmıştı. İlk iş onlara gittim. Sakin olun, dediler. Zamanı öğütlediler.
Adem de geldi, yüzü düzelmişti, yine eski Adem’di.
İş, çalışma devam etti. Fırtına sonu sessizlik vardı. Aranıyordum. Şinasi’deki olumsuzluk çoktu. İzin aldı, memleketine döndü. Oradan bir daha geri gelmedi. Aradan aylar geçti. Yaz geldi. Temmuz ayında kardeşim evlendi. Düğün için İstanbul’a gittim. Fazla kalmadan Soma’ya döndüm. Ankara’da sıkıyönetim azmıştı. İzlemeye çalışıyordum. Ağustos ayının
ilk günü işe gelmiştim. Öğleye doğru başhekimlikten çağrıldım. İçeri girdiğimde iki kişi oturuyordu. Gelin, dediler. Bir iskemleye iliştim. Kimliklerini gösterdiler. Polis olduklarını öğrendim. Hakkınızda tutuklama kararı var, dediler. Neden?dedim. Biz yalnızca sizi götürmeye geldik, dediler. Tamam, dedim, birlikte çıktık.

Kapıdan polislerle birlikte sakin olarak çıkınca birden durakladık. Çünkü, hastanenin bahçesi dışında silahlı jandarmalar ayağa kalkmış toplanıyordu. Meğer teslim olmadan önce bir çatışma çıkarabileceğime göre vaziyet almışlar…
Oteldeki odamda da arama yaptılar. Kitaplarımı toplayıp götürdüler. Beni bir arabaya bindirip önce Manisa emniyetine, oradan da İzmir sıkıyönetimine teslim ettiler. Sıkıntılar ve Ankara sıkıyönetimi sonrası Mamak Cezaevi bir numaralı koğuşta arkadaşım Raif’in ranzasının üst kısmında buldum kendimi.

İkinci duruşmada tahliye oldum. Soma hep aklımda. SSK’den tazminat alacağım vardı. Saçlarım traşlı Soma’ya döndüm.
Ben geldim demek istiyorum ama nasıl? Müstafi yapıldığım için işsizim. Kimi nasıl görmeliyim? Adem’in kızı hastanede işe başlamıştı. Önce O’na gittim. Tazminat işimi hallettik.
Evde buluşalım dedi, ayrıldık.

Adem’in evine gittim. Eşi bekliyordu beni. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Adem ölmüştü. Kızı bana söyleyememişti. Durdum, birden kapanarak hıçkırığa ortak oldum. Bilemediğim bir zaman geçti. Susuştuk. Bakıştık. Olayı anlattılar. Adem arabası ile giderken hemzemin geçitte tam ortada durmuş. Tren de onu
en az elli metre sürüklemiş. Adem’i tanınmaz halde çıkarmışlar arabadan. Zühtü Ağabeyle Bayram Ağabey, Adem’in arabasının önünde ve arkasında birer araba olduğunu, sıkıştırıldığına inandıklarını söylediler. Ayrıldım oradan ve Soma’dan.
Soma SSK hastanesinde tutuklanan doktor hikâyesi abartıları ile devam ediyor hâlâ.

Adem artık yok. Eşi, iki kızı Gülizar ve Ayşe, oğlu Mehmet benim dostlarım olarak hep var oldular. Şekerci Zühtü Ağabeyi de kaybettik eceliyle. Gömlekçi Bayram işi bırakarak kızının yanına İzmir’e göçtü.

Ben de bir ay işsiz bekledim, derken Sağlık Bakanlığı sınavı sonuçlandı, Ankara Hastanesinde cerrahi asistanlığına başladım. Dikili’de yazlığıma giderken zaman zaman Soma’ya uğruyorum. Adem’in oturduğu evi Somalılar aralarında para toplayarak satın alıp Adem’in eşine vermiş. Çocuklarına iş bulunmuş ve hayatlarının sürdürülmesine yardımcı olunmuş. Şimdi çocuklar büyüdü, torunlar ve yeni Adem’ler dönemi başlıyor.

Buna inanıyorum, çünkü  görüyorum. Maden ocaklarında
kim  bilir daha kaç göçük- yangın oldu? Yuva köylüleri zeytin ağaçlarına sahip çıkıyor. Yani hayatın gerçeği bütün hızı ile yaşanmaya devam ediyor.

Adem büyük, Soma büyük!

Ankara, Aralık 201

İsparta Şehir Hastanesi…


İsparta Şehir Hastanesi…


Dostlar,

İsparta’dan dostumuz, İsparta ADD Şubesi’nin kurucusu ve 14 yıl kesintisiz başkanı,
özverili ve yürekli dava arkadaşımız Sayın Mahmut ÖZYÜREK ülkesi için uğraşlarını yılmadan sürdürüyor.. ADD yönetiminden ne yazık ki, Genel Merkez işlemiyle alınan
Sn. Özyürek, son zamanlarda Ulusal Eğitim Derneği İsparta Şubesi Başkanı
bir Aydınlanmacı öğretmen.. (ADD Genel Merkezince yönetimden alınmasını yargıya taşıdı,
birkaç dava açtı, 1-2’sini kazandı, öbürleri sürüyor..) Diler ve umarız ki tüm davaları kazansın
ve ADD İsparta Şubesi Başkanlığı görevine şanıyla dönsün..

(Bu arada şimdiki “hukukçu” genel başkan hanımefendinin bize de ambargo uyguladığını,
hiçbir yazımıza ADD webinde, dergilerinde yer verilmediğini, etkinliklerden haberdar edilmediğimizi, dilekçelerimize yanıt verilmediğini… çeyrek yüzyıllık ADD emekçisi ve
eski Genel Başkan Yardımcısı olarak yok sayıldığımızı… kendilerinin yerine de utanarak
not düşmek isteriz..)

Sayın Özyürek aşağıdaki yazısında, AKP’nin kökü dışarıda (IMF – DB – AB – ABD dayatmalı) büyük rant aktarma projelerinden olan ŞEHİR HASTANELERİNE değinmekte..

Bu sitede konuyu biz de epey işledik.. Tarikatlar koalisyonu AKP, tarihsel misyonunu sürdürüyor.. Yerli – yabancı sermayeye ulusal kaynakları peş keş çekme görevini sürdürüyor.. (Bkz. Prof. Erinç Yeldan, Cumhuriyet, 12.01.2005).

Bu gün TBMM komisyonunda 9 AKP vekilinin muazzam yolsuzluklara bulaşarak istifa etmek zorunda kalan / istifa ettirilen 4 eski bakanı yıkayıp – aklayıp paklaması gibi..
Bakalım TBMM genel kurulu ne yapacak??
Yolsa siz umutlu musunuz afsunlanmış AKP grubundan ??

Bu yağma – talan AKP iktidardan indirilmedikçe durdurulamaz..
Öte yandan süregelen her “servis” de AKP’yi tüketiyor.. Çok kalmadı bizce..
Haziran 2015 seçimlerinde bu halk gerkeni yapacaktır umar ve dileriz..

Sayın Özyürek’e bu yazıya emeği için teşekkür ederek aşağıda paylaşıyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
05.01.2015

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

===============================================

İsparta Şehir Hastanesi…


Mahmut ÖZYÜREK

“Yaşamın en dolaysız hakikatini anlamak isteyen kişi, onun yabancılaşmış biçimini incelemek, bireysel varoluşu en gizli, en gözden ırak noktalarında bile belirleyen nesnel güçleri araştırmak zorundadır.”  Theodor W Adorno*

Kaybedeceğimi bile bile “Isparta Şehir Hastanesi”

Akfen Holding tarafından kamu-özel sektör işbirliği (PPP) modeli ile755 yatak kapasiteli Isparta Şehir Hastanesi’nin proje tanıtımı 09 ve 10 Ekim 2014’de yapıldı.

Proje tanıtım toplantısına, Akfen Holding üst düzey yöneticilerinin yanı sıra Isparta Valisi, Kumu kurum ve kuruluşları, özel sektör, Sivil toplum Örgütleri, Meslek Odaları ve
basın kuruluşlarının temsilcileri katıldı.

Akfen Holding üst düzey yöneticilerinin verdiği bilgiye göre, özelleştirilerek kapatılan
Sümer Halı Fabrikasına ait ve bedelsiz olarak Akfen Holdinge tahsis edilen 198 bin m2 alana yapılacak olan Isparta Şehir Hastanesinin İnşaat süresi iki yıl olacak.

Akfen Holding; projenin tasarım, finansman, inşaatı, donanım tedariği de dâhil olmak üzere işletmeye hazır duruma getirilmesi karşılığı olarak 25 yıl süre ile hastaneyi işletecek. Başka bir anlatımla, devlet hem bu binanın (hastanenin) kiracısı hem de hizmet satın alıcısı olacak.
Yani kendi binasında kiracı, hizmetinde taşeron Sağlık Bakanlığı’nın “devlet hastanesini”
Akfen Holding yönetecek.

Akfen Holding’e biraz daha yakından bakalım.

Başında Hamdi Akın’ın olduğu Akfen Holding’in özellikle AKP hükümetleri döneminde gösterdiği hızlı gelişme dikkat çekiyor. İhsan Doğramacı’nın sahibi olduğu Bilkent Holding’le ortak kurulan TAV (Tepe-Akfen Ventures) ile çok sayıda havalimanı işletmesini alan Akfen, liman özelleştirmelerinin de değişmez ismi oldu.

Akfen aynı zamanda, Irak işgaliyle semiren ve ABD ordusuna hizmet için yanıp tutuşan şirketlerin başında geliyor. Akfen’e ait tanıtımlarda okuyana, işbirlikçiğin ve onursuzluğun bu kadarı da olmaz, dedirten şu ifadeler kullanılıyor: “Akfen İnşaat Irak’ta Amerikan Askerlerine hizmet vermekte olup, Kellogg, Brown & Root firması ile yapmış olduğu sözleşmeye dayanarak; atık arıtma, çelik konstrüksiyon işleri yapmakta, yemekhane, çamaşırhane işletmekte ve yüksek kalite internet teknolojisi kullanımını sağlamaktadır. Firmamız, Amerikan Ordusunun Askeri Kamplarına tam destek vermek ve büyük ölçekli Hükümet Projelerinde yer almak, deneyimlerini daha geniş bir yelpazede sunmak arzusundadır.

İşgal güçleri Irakta sömürü amacıyla yıkım-yağma-ölüm saçacak, yüzbinlerce insanı katledecek, AKFEN HOLDİNG bu katliama “yeşil dolarlar kazanmak” adına sınırsız destek sağlayacak, hizmet sunmak için yanıp tutuşacak… Bizde Isparta “Şehir Hastanesi’nin ölü soyucusu Akfen Holding tarafından inşa edilecek olmasını alkışlayacağız öylemi?

Akfen Holding konusunda bu kısa açıklamadan sonra konumuza dönelim ve soralım.

Peki, nedir bu  Kamu Özel Ortaklığı? Kamu-Özel Ortaklığı, uluslararası alanda bilinen adıyla PPP (Public Private Partnership), bir finansman modelidir. Devletin sunacağı mal ve hizmetlerin, yapım işlerinin bütçe yetersizliği nedeniyle ertelenmesinin veya yapılamamasının önüne geçmek amacıyla kullanılmaktadır.

Kamu Özel Ortaklığı’nın fikir babası emperyalizmin kurnaz mimarlarından biri olan Milton Friedman’dır.  Friedman,  Emperyalist sistemin tıkandığı, geniş halk yığınlarının sömürüye karşı başkaldırdığı 70’li yıllarda, “kitleler uyanmadan” sömürü çarkının yürütebilmesinin “inceliklerini” ortaya koyduğu modelin adıdır  “Kamu Özel Ortaklığı”

Friedman’ın ortaya atıp olgunlaştırdığı bu yok etme projesinin ilk laboratuarı ise 11 Eylül 1973’te faşist ve kanlı darbe ile Salvador Allende’yi katleden Şili diktatörlüğü oldu.
Friedman, Askeri Diktatör Pinochet’nin danışmanı olarak ilk elden uygulamayı denetledi.

Şili diktatörlüğünde test edilen “Kamu Özel Ortaklığı” projesine, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (DB) ve Avrupa Birliği(AB)  Uluslararası kaynak desteği sağladılar.
İşte Türkiye’deki Sağlıkta Dönüşüm Programı, “Kamu Özel Ortaklığı”  projesi RTE’nin
“8 yıllık rüyası”  değil, bir IMF, DB ve AB projesidir..

Bu çıkarsamayı doğrulamak için Türkiye’nin AB’ye verdiği taahhütlerden oluşan, adına neden “Ulusal Program” dendiği belli olmayan belgeden okuyalım.  “Sağlık Bakanlığının yeniden yapılandırılması, devlet hastanesi, sigorta hastanesi ve kurum hastanesi ayırımının kaldırılarak tüm hastanelerin tek çatı altında toplanması ve hastanelerin idari ve mali yönden özerk bir yapıya kavuşturulmasına yönelik olarak başlatılan çalışmaların tamamlanması amaçlanmaktadır.“(Ulusal Program, 2002)

Şimdi anlaşıldı sanırım bu “Kamu Özel Ortaklığı”nın kimin rüyası olduğu.

Türkiye’de Kamu Özel Ortaklığı;  21.02.2013 tarihinde kabul edilen,08.03.2013 tarihinde yürürlüğe giren 6428 sayılı “Kamu Özel İş Birliği Modeli ile Tesis Yaptırılması, Yenilenmesi ve Hizmet Alınması” hakkındaki kanuna göre yürütülmektedir.

Ancak“Kamu Özel Ortaklığı”  projesini yalnızca bu yasa ile ele almak bizi yanılgıya götürür. Yasal dayanakları, kuruluş amaçları bakımından  “Kamu Özel Ortaklığı”  projesi,  AB’nin kurnaz mimarlarınca dayatılan, aynı zamanda “bölgeselleşmiş devlet” projesi olan “Kalkınma Ajanslarının” önemli, ayrılmaz ve vazgeçilmez bir parçasıdır.

AB’nin 15 üye Ülkesinde toplam 65 milyon insan, fakirlik sınırında AB’nin 25 üye ülkesinde bugün yaklaşık 20 milyon işsiz, AB’nin 15 Üye Ülkesinde toplam 37 milyon yardıma muhtaç fakir bedensel ve zihinsel engelli, AB’nin 15 üye ülkesinde 3 milyon evsiz insan dururken, İspanya’da 20 bin, İtalya’da 78 bin, Almanya’da 7.789, Belçika’da 3.445, Fransa’da ise 1.200 doktor işsizken AB’nin kurnaz mimarları niçin, Türk halkının sağlığına yatırım yapılması için kredi musluklarını sonuna kadar açar?

Türk halkının sağlığı Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (DB) ve Avrupa Birliği(AB)nin hiç umurunda değil. .Türkiye’de sağlık ciddi, bakir bir rant kapısıdır.

Türkiye’de bir yıl içinde özel-kamu tüm sağlık kuruluşlarına 2010’da 539 milyon başvuru gerçekleşirken, 2011’de bu sayı 72 milyon artarak 611 milyona çıkmış.

2013 yılında kamu hastaneleri kurumuna toplamda günlük ayaktan başvuran hasta sayısının
766 bin, acil servise gelen sayısının ise 232 bin.

Yalnızca 2011 yılında hastanelerde yapılan muayene ve reçetelerden alınan katkı payı
3 milyar 512 milyon TL dolayında.

Katkı paylarına yapılan %23,6 oranındaki artış sonucunda 2012 yılında vatandaşın cebinden
831 milyon 329 bin TL fazladan para çıkmış. Böylece toplanan katkı payı miktarı
4 milyar 344 milyon TL ye ulaşmış.

2014 Ocak-Haziran döneminde sağlık hizmetlerine ulaşma %4.26 zamlandı.
SGK anlaşmalı özel hastanelerde hastadan alınan fark %200’e çıkarıldı.

Türkiye’de sosyal devletin çökertilmesi ile ortaya çıkan bu tablo, dizginsiz bir şekilde azami kar elde etmek hırsıyla dünyanın her yerinde kan döküp, savaş çıkaran emperyalizmin doyumsuz iştahını kabartmaktadır.

Demek ki “Isparta Şehir Hastanesi” Isparta ve bölge halkına sağlık hizmeti sunmak amacı ile değil ;

Birincil olarak; Bölgemizdeki parasız tüm sağlık hizmetinin tasfiyesi, devlete ait sağlık kurumlarının tümüyle özelleştirilerek sağlık alanının yerli ve yabancı büyük sermaye açısından kârlı bir yatırım alanı haline getirilmesi ve böylelikle bütçeden bu kamu hizmetine ayrılan kaynakların da büyük sermayeye farklı biçimler halinde aktarılması amaçlı kurulmaktadır.

İkincil olarak,  sağlık emekçileri(doktor, hemşire ve diğer) iş güvencesinden yoksun, sözleşmeli, esnek çalışmaya uyum sağlamış ucuz işgücü haline getirilecektir.

Konuya biraz daha yakından bakalım.

  1. Akfen Holdinge 198 bin metrekare hazine arazisi (Kapatılan Sümer Halı Fabrikasının arazisi)
    25 yıllığına ücretsiz tahsis edildi.
  2. Akfen Holding yapacağı hastaneyi donatacak, ancak cerrahi branşlardan, morg, restoran işletmesi, hastalara dağıtılan yemekler, hastaneye ulaşım, güvenlik, temizlik, kantin, otel, eczane, radyoloji hizmetleri ve gasil hane vb. hizmetler ihaleyi alan Akfen Holding tarafından verilecektir
  3. Akfen Holdinge 25 yıl boyunca hem bina kirası hem de bu “kamu hizmetleri” karşılığında hizmet bedeli ödenecek. (Burada kısa bir açıklama yapalım. Akfen Holding 25 yılda sabit yatırımlarının 5,5 ila 11,5 kat kadarını devletten “kira” adıyla alacak. Yani Akfen Holding 30 ay içinde veya en geç 60 ay içinde sabit yatırımlarını amorti edecek.) Anlayacağınız devlet 2,5-5 senelik “kira” ücretiyle aslında bu binaları ve donanımları kendisi yapabilirdi.
  4. Akfen Holding hastanenin etrafında yapacağı taksi durağından kreşe kadar tüm ticari alanları da işleterek gelir elde edecek.
  5. Yetmiyor. Akfen Holding, hizmet ve mal alımları dâhil olmak üzere KDV’den, Damga Vergisinden ve harçlardan muaf tutuluyor.
  6. Yetiyor mu? Yetmiyor, Akfen Holdingin bu binaları yapmak için aldığı/alacağı uluslararası kredilere devlet tam Hazine garantisi sağlıyor.
  7. Yetiyor mu? Yetmiyor. Devlet, “Isparta Şehir Hastanelerinin” yüzde 70 doluluk oranıyla çalışacağını, yani “müşteriyi” garanti ediyor. Eğer doluluk %70 in altına düşerse, boş yatak bedelleri Devlet tarafından ödenecek..
  8. Yetiyor mu? Yetmiyor. Akfen Holding hastanede kullanacağı tıbbi teknoloji, ilaç, vb.
    hepsini dışarıdan getirecek. Bu işlem Holding için ayrıca bir “rant” sağlayacaktır.
  9. Yetmiyor. Şehir hastanesi hizmet vermeye başladığında, Rakip olmaması için Isparta
    Devlet Hastanesi ve Eski SSK hastaneleri kapatılacak, tüm bina ve arazileri
    Akfen Holdinge bedelsiz tahsis edilecektir.
    Akfen Holding bu arazileri büyük bir olasılıkla AVM veya 7 yıldızlı otel yapımı için kullanacaktır.

Peki, bu paralar kimin cebinden çıkacak? Bizim ödediğimiz vergilerden sağlanacak.
Neden dünyanın en pahalı benzinini kullandığımızı sanıyorsunuz?

Daha bitmedi. Şehir hastanesi hizmet vermeye başladığında, Isparta halkının sağlık giderleri 4-5 kat artacak. Neden diye soracağınızı biliyorum.  Çünkü: Sistemin gereği olarak Hastane ticarethaneye, hasta ise müşteriye dönüştürülmüştür. Bu durumda daha fazla para kazanma hırsıyla hastalara gereğinden fazla tetkik ve ameliyat dâhil tedavi yöntemleri uygulanacak,  hastalar hastanelerde gereğinden fazla yatırılacak.

Artık devlet Koruyucu sağlık hizmetlerine yatırım yapmayacak. Bu nedenle de artık adını unuttuğumuz Salgın hastalıklar( verem, tifo, tifüs, sıtma, çiçek vb.) yeniden hortlayacak.

Diğer taraftan Şehir hastanesi açıldıktan sonra özel hastaneler ile SGK arasındaki anlaşma
İptal edilecek. SGK Getirisi fazla olmayan klasik bazı branşlar dışındaki, muayene ve tedavi giderlerini özel hastanelere ödemeyecek. Örneğin  (KVC, onkoloji, organ nakilleri vs. )
Böylece ilimizdeki özel hastanelerin birer birer kapılarına kilit vurulacak. Buralarda çalışan sağlık personeli ya işsiz kalacak, ya da en düşük ücreti kabul ederek şehir hastanesinde (bulabilirse) çalışacak. Büyük bir olasılıkla bu açıklama 2015 seçimi sonrası yapılacaktır.

İşin en acı yanı bütün bu planlar ülkemiz insanlarının geleceğini daha sağlıklı kılmak için değil,  İnsanımızın daha fazla hasta olması, ulus ötesi sermayenin ve Türkiye’deki taşeronlarının daha fazla kazanması için yapılıyor. Hâlbuki çok basit ve ucuz tedbirlerle çok daha sağlıklı bir Türkiye oluşturulabilir.

” Her şey daha iyi ve güya ucuz” diyerek yurttaşlarımız “sağlıkta dönüşüm”,
şehir hastaneleri” hapı ile uyutuluyor. Kaba yalanlarla, gerçekler alçakça çarpıtılarak,
soygun ve sömürünün kanlı dişlisi çevriliyor.

Kamu Özel Ortaklığı adı altında “torunlarımızın bile ödeyemeyeceği” katrilyonlarca liralık borçların altına imzalar atılarak sağlığımız uluslararası konsorsiyumlara
kurban ediliyor.

Daha önce Ispartalıların bir kesimi, hatta kimi sözde Atatürkçüleri tarafından
Kalkınma Ajanslarına karşı çıktı”, “Kent Konseylerine de karşı çıktı” diyerek
şiddetle eleştirildiğimi, hatta kınandığımı biliyorum.
“Isparta Şehir Hastanesine” bu karşı çıkışım da eleştirilecek.
Ancak tüm bunlara Özdemir Asaf’ın özlü bir sözü ile yanıt vereyim.

  • Kaybedeceğini bile bile neden mücadele ediyorsun dedi,
    öleceğini bile bile yaşadığını unutmuştu o an… Bozmadım” 

    05.01.2015 Isparta
    Mahmut ÖZYÜREK

 

 

 

 

 

Prof. Ercan: “YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN !” ve bizim RTE’ye diyeceklerimiz..


“YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN !” ve bizim RTE’ye diyeceklerimiz..

 

YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN !

Portresi_gulumseyen

 

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

 

 

Değerli arkadaşlar,
Bu gün 1.1.2015, yeni bir yıla giriyoruz.
1 Ocak aslında, astronomi bakımdan, yani Dünyamızın Güneş sistemi içindeki konumu bakımından, hiçbir özelliği olmayan bir gündür.
Yılbaşı için örneğin gece-gündüz süresinin eşitlendiği (Ekinoks) 21 Mart çok daha anlamlı bir Yıl Başlangıç günü olurdu. Nitekim Sümer-Asya Kültüründe insanlar, Doğanın kış uykusundan uyanışının ve yeni bir yaşam sürecinin, Baharın başlangıcı olarak (Farsça New-Ruz yeni Gün, Türkçe ergen-kün ->Ergenekon) 21 Mart gününü Yıl başı olarak kutlayagelmişlerdi..
Öyle ya da böyle, akıp giden zaman boyutunda kendi konumunu belirlemek isteyen insanoğlu, zamanın “süregenliği” döngüsel (periyodik) olaylara dayanan bir sıralama yöntemiyle
(saat, gün, hafta ay, yıl gibi ölçütler kullanarak) bir bakıma “dijital” hale getirmiştir.
Bu biçimde değişik kültürlerde değişik takvim uygulamaları oluşmuştur;
örneğin bugün değişik takvimlerde şöyle gösteriliyor:

Gregoryan (Güneş, Solar) …………… : 01.01.2015 1 Güneş yılı ≈ 1,03 Ay yılı)
Arap (Ay, Kameri, Lunar) ……………: 10.03 (Rebi-ül-evvel) 1436
Yahudi (Ay)………..: 10.10 (Tevet) 5775
Pers (Güneş)……….: 11.10 (Dey).1393
Çin (geleneksel).….: 78 dönem 31 yıl 11 ay 11 gün

Bu takvimlerin başlangıçları da çok ilginçtir; Perslerin (Güneş) takvimi ve Arapların (Ay / kamerî) takvimi Peygamberin (Gregoryan takvime göre 19.07.0622 tarihinde) Mekke’den Medine’ye göç / hicret gününü başlangıç olarak alır: 01.01 (Muharrem).0001.
Çin Takvimi MÖ. 3 binlerde tüm Han-Çinlilerin atasının doğumunda başlatılmış.Yahudi Takvimi daha da iddialı; Tanrının Dünyayı yarattığı günü (!) başlangıç günü olarak alıyormuş.Papa 13. Gregor zamanında (1580’lerde) düzenlenen ve şu anda hemen tüm Dünyada gelişmiş ülkelerde kullanılan Gregoryan takvimi ise biraz daha mütevazı, Gerçekten yaşayıp yaşamadığı kuşkulu olan İsa’nın doğumunu başlangıç olarak almış. Aslına bakılırsa bütün bu başlangıçlar yanlış; en gülünç olanı da Yahudi Takvimi başlangıcı olarak alınan olay, Tanrının güya Dünya’yı MÖ 3600’lerde (!) yarattığıdır…

Bugün biliyoruz ki, Güneş sistemimiz 4,56 milyar yıldır var ve Evrenin yaşı ise 13,8 milyar yıl.
***
Değerli arkadaşlar,Ben bugün aslında sizlere Takvimleri değil, önümüzdeki yıla ışık tutması açısından geçen yılı Dünyada ve Ülkemizde olan bitenin bir özetini anlatmak istemiştim.
Önce Dünya genelinden söz edeyim…
2014 yılında Dünyamızın insan nüfusu 81 milyon arttı ve 7,3 milyara erişti!
135 milyon doğum ve 54 milyon ölüm gerçekleşti.
Yani kaba doğum hızı binde 19, Kaba ölüm hızı binde 8,
  • Dolayısıyla yıllık küresel nüfus artış hızı binde 11 oldu.
Ölümlerin üçte biri Kalp, altıda biri de Kanser nedeniyle;
AIDS nedeniyle ölenler %3 dolayında.
(AS: 8-9 milyon / yıl dolayında AÇLIK ÖLÜMLERİ’ni asla unutmamalı!)
Dünyamızda ortalama yaş 33.4 yıl; ortalama Ömür ise 66 yıl olarak görülüyor.Nüfus toplamı ~1,5 milyar olan 50 dolayında gelişmiş ülkede ortalama ömür 80 yıl dolayında, geri kalan (az gelişmiş / gelişmekte olan) ülkelerde ise 62 yıl;Türkiye’deki ortalama yaş 31 ve ortalama ömür 61 yıl
(Ortalama ömür, ortalama yaşın 2 katından büyük olamaz).
(AS: TÜİK ortalama değil “ortanca – median” yaşı veriyor.. Yaş dağılımı homojen olmadığından ortanca ortalamaya eşit değil. Dolayısıyla TÜİK’in bu hesabında bize göre önemli hata yok..)

2014 yılında doğanlar için ortalama 80 yıllık bir ömür bekleniyor.
Dünyamızın nüfusu böyle (her gün ~220 bin kişi!) artarak devam ederse
(demografik parametreler bakımından Dünya ortalama değerlerine çok yakın olan Türkiye’de günlük nüfus artışı ~2300 kişi) 2050’lerde Dünya nüfusu 10 milyar sınırına,
Türkiye nüfusu da 100 milyon sınırına erişecek demektir…

2014’te tüm Dünyanın toplam ekonomik geliri 90 trilyon Dolara erişti ;
yani kişi başına gelirde Dünya ortalaması (AS: 90 trilyon Dolar / 7,3 milyar nüfus)
35 $ / kişi / gün oldu. Bu rakam Türkiye’de 30 $ / kişi / gün.
(AS: 2014 sonu, 800 milyar Dolar GSMH  / 78 milyon nüfus : 28 Dolar / kişi / gün )
Ancak bu Gelir Dağılımı (AS: üstelik) çok adaletsiz. Öyle ki, Gelir dağılımındaki adaletsizliğin bir ölçütü olan Gini katsayısı Dünya ortalaması ~0,5 dolayında,. Türkiye’de ~0,4 ve gelişmiş ülkelerde 0,3. ( AS : Bu katsayı büyüdükçe gelir dağılımının daha adalersiz olduğu anlamında.)
Dünyadaki GSMH (gayrisafi milli hasıla) (AS: Burada GSMH demek yanlış olur..
GSMH ülkeler için… “Küresel Gelir” uygun terimdir)
toplamının yaklaşık %30’u endüstriyel,
%7’si tarımsal üretimden elde ediliyor; geri kalan %63’ü hizmetler sektöründen.Dünya ülkeleri, ulusal gelirinin ortalama 40’ta 1’ini (%2,5!) askeri harcamalara ayırıyor.
(ABD 20’de birini!) Dünya genelinde (mısır, buğday, patates, pirinç…) tarım ürünleri toplamı yaklaşık ~1 kg/adam.gün, elektrik üretimi ise ~8 kWh/adam.gün oldu.
Buna karşın atmosfere bir yılda kişi başına ortalama 5 ton CO2 salındı.
(ABD de salınım miktarı ~20 ton/Adam.Yıl)
Atmosferde 400 ppm derişim düzeyine dek birikmiş olan CO2 gazının sera etkisiyle Dünyamızın ortalama yüzey sıcaklığı 2014’te 0,02 derece artarak +15 dereceye erişti ve
Deniz düzeyi 3,3 mm daha yükseldi (yani son bir yılda ~1200 milyar ton karasal buzul eridi!)  Dünyamızın son 500 bin yıllık geçmişinde sıcaklık 17 derecenin ve CO2 derişimi de
300 ppm’in üzerine hiç çıkmamıştı.
 Bu arada, son yılda (2014) 81 milyon artan nüfusa karşın ~14 milyon hektar orman kurban edildi. (Yani her gün yaklaşık 20 km x 20 km = 400 km2’lik
bir orman alanı yok ediliyor) 
Anlaşılan o ki, “iklim değişikliği” biçiminde kibarca ifade edilen insan kaynaklı
“Çevre felaketi” maalesef önlenemez gidişini sürdürüyor.Özetle şunu söylemek olanaklı :
  • Dünyamız “kötü” yönetiliyor, özellikle de geri kalmış ülkeler ve bu arada
    Türkiye her bakımdan “çok kötü” yönetiliyor…
    O nedenle sayfalar dolduracak yanlışlıklar ve olumsuzlukları yazmaktan vazgeçiyorum…
Umut edelim ve bu umut doğrultusunda çaba gösterelim ki;
Ülkemiz 2015’te Orta-Doğu bataklığına daha çok saplanmadan,
Laik Cumhuriyeti tasfiye edecek bir Şeriat karanlığına tümden gömülmeden,
Demokratik bir Yönetim değişikliği gerçekleşir
ve Ülkemizin aydınlık yarınlarına güvenimiz artar.Sevgilerimle…æ

=====================================

Dostlar,

Saygıdeğer büyüğümüz Sn. Prof. Dr. D. Ali Ercan’ın 2015 için yazdıkları yukaırda..
Her zamanki gibi çook öğretici ve düşündürücü..
Rakamlarda ve kimi kavramlarda, Sn. Ercan’ın hoşgörüsüyle yer yer görüş ayrılığımız var.  Onları metinde ayraç içinde verdik.

Bu arada TÜİK‘in, tüm elektronik / sayısal kayıt olanaklarına karşın 31 Aralık 2014 günü Türkiye nüfusunu neden ver(e)mediğini anlayamıyoruz.
Oysa her saniye çevrim içi ve gerçek zamanlı (on line – real time) nüfus sayacı önünde!?
Bizlere hala kapalı ama kendilerinin önünde.. Saydam bilmsel yönetim bu mudur??

*****

Ve bizim RTE’ye diyeceklerimiz                     :

Ve 12. CB – Yarıbaşkan Bay RTE‘nin şu sözlerini son derece yersiz – bilim ve akıl dışı ve saçma bulduğumuzu kaydetmeden, bilimsel ve yurttaş sorumluluğumuz kapsamında geçemiyoruz :
- 12. CB – Yarıbaşkan Bay RTE: Bir yaşlı amca bana söylemişti; 1 çocuk garip olur,
2 çocuk rakip olur, 3 çocuk denge olur, 4 çocuk bereket olur, gerisi Allah kerim…
O yaşlı amcanın Tayyip beye latife yaptığı ortada.
Kendisinin 4 çocuğundan 10+ yıldır evli olan 3’ünün 1-2 çocuğu var.
(Bu arada neden 4’te kalmışlar da “gerisis Allah kerim” dememişler??)
Ama Tayyip bey neden bu espriyi anlamaz / anlamazlıktan gelir ve
Türkiye’de Devlet politikası olarak varolmayan bir anti-natalit politikayı “ihanet” ilan eder??

Türkiye’de 1983 tarihli 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ne pro-natalist (nüfusun artırılması yanlısı) ne de anti-natalistittir (nüfusun azaltılması yanlısı).
Türkiye’de erken Cumhuriyet dönemi dışında pro-natalist (nüfusun artırılması yanlısı)
nüfus politikaları güdülmemiştir. Anti-natalistit (nüfusun azaltılması yanlısı) politikaları da.
1965 tarihli 557 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun da, onu güncelleyen
1983 tarihli 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun da
ne pro-natalist ne de anti-natalisttir. Her yasa da bu bağlamda yansız (nötr) kalmıştır.

Dileyene Aile planlaması hizmeti (nüfus planlaması değil!) sunmak heddeflenmiştir,
özellikle 1982 Anayasası’nın 41. maddesi buyruğu nedeniyle.

Ancak AKP iktidarının nüfusu, yasası olmaksızın “artırma” politikaları vardır.
Üstelik Anayasa’nın 41. maddesini apaçık çiğneyerek – görmezden gelerek :

*****

Devletin Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevleri
Ailenin korunması ve çocuk hakları*

Anayasa MADDE 41.– (Değişik: 3.10.2001-4709/17 md.)
Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.

Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilâtı kurar.

(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/4 md.) Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açık-ça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğ-rudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir.
(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/4 md.) Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.
*Bu maddenin kenar başlığı “I. Ailenin korunması” iken, 7/5/2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanunun 4 üncü maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.

*****

Bu durumda, aile planlaması (Nüfus planlaması değil!) hizmetlerini Anayasa gereği topluma hiçbir zorlama olmadan sunmak neden ihanet oluyor Bay RTE’ye göre?

Bay RTE “Nüfus planlaması” ve “Aile planlaması” kavramlarını tanımlayıp
aradaki farkı belirtebilir mi??
“Demografik fırsat penceresi” hakkında doğru ve yeterli bilgi sahibi midir??

Bir Anayasa maddesini uygulamak mı ihanetttir, tersini yapmak mı?
Onu da halkımızın ve tarihin şaşmaz yargısına bırakıyoruz..

Bay RTE, ilk fırsatta yansız – namuslu uzmanlardan temel Demografi politikaları hakkında
eğitim almalıdır. Bu bağlamdaki sözleri – önerileri tümüyle akıl ve bilim dışıdır ve ülkemizin çıkarlarıyla son derece ters, ileride giderimi (telafisi) olanaksız zarar verecek içeriktedir.
Üstelik kendi iktidarlarına da çok handikap yükleyebilecektir.
Hiçbir devlet başkanının, politikacının….. buna hakkı olamaz.

Sitemizde bu bağlamda pek çok dosya vardır. Onlara bakılmalıdır.
AÜTF Dönem 2 “Dünyada ve Türkiye’de Demografi Politikaları” ders yansılarına da..

Günümüzde Dünyanın ve Türkiye’nin ilki değilse bile en başta gelen sorunlarından biri,
gereksiz – hızlı – akıl dışı ve tehlikeli nüfus artışıdır.

Herkes bu acı – yalın – stratejik küresel gerçeği bir an olsun aklından çıkarmamalıdır.

Geldiğimiz kritik yer, “HER AİLEYE 1 ÇOCUK” tur..

Tersi; ülkemizi kalabalık – niteliksiz ve 2. Abdülhamit’in deyimiyle bir “sürüye” dönüştürür.
Yoksulluk – yoksunluk – biat / sadaka kültürü tutsağı oy deposu milyonlar…
Yoksa istenen tam da bu mudur??

Sevgi-saygı ve derin kaygı ile,
05.01.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Ataol BEHRAMOĞLU : UMUT YILI

UMUT YILI

ataolbehramoglu

Ataol BEHRAMOĞLU
03.01.2015, Cumhuriyet

Yeni bir yıla genellikle umutlu bir başlangıç yapılır…
Daha iyi bir yaşam için önceden alınmış kararların uygulamasına geçilir…
Gelecek günlerin ne getireceği bilinemese de, umut için nedenler vardır ya da bize öyle gelir…
Yaradılıştan kötümserleri ya da kötümser olmak için ciddi nedenleri bulunanları
bu genellemenin dışında tutuyorum…

***

Bireysel yaşamlar için geçerli olabilecek bu gibi genellemeler,
konu toplumsal sorunlar olduğunda zora girer…
Çünkü burada güvenilir değerlendirme ölçütü, kişisel yaşamlar için olması gerekenden
çok daha fazla, bu sorunları irdeleyip anlamaya çalışırken ne ölçüde bilgisel donanıma
sahip olduğumuzdur…
Bizimki gibi temel eğitimde ciddi açıkları bulunan ve “enformasyon kirlenmesi”nin
son sınırlarda olduğu ülkelerde, büyük çoğunluk bu alanda da sağlam bilgilerden
çok dedikodularla, duygularıyla, mizaç özellikleriyle hareket eder…
Gelelim yazının başlığının da çağrıştırabileceği asıl konuya…

***

İlk günleri yaşanmakta olan 2015 nasıl bir yıl olacak?
Ben, bu “yeni” yılın, 2015’in bir umut yılı olacağını, olması gerektiğini düşünüyorum
Bunu söylerken hem duygularıma ve sezgilerime, hem bilgilerime dayanıyorum…
2015 yalnızca bir umut yılı da değil; özgüven, silkiniş ve ayağa kalkış dönemi olacak…
Bunu içimin derinlerinde hissediyorum…
Neden mi?
Ak Saray denilen mekânda birkaç gün önce yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısından
bir görüntü, demek istediğimi yalın biçimde anlatıyor…

***

Toplantı masasının başında, göstermelik olarak sarkıtıldığı besbelli iki bayrak arasında, cumhurbaşkanı sıfatı taşıyan asık yüzlü kişi oturmakta.
Sağında, oldukça uzağında başbakan sıfatı taşıyan kişi…
Masa başındakinin zorlama olduğu besbelli kaskatı duruşunun tersine,
bu ikincinin, her an kaçacakmış gibi eğreti, tedirgin bir oturuşu var…
Sanki oraya zorla oturtulmuş, ilk uygun zamanda tüymeyi bekliyor…
Solda, cumhurbaşkanı sıfatını taşıyanın yine epeyce uzağında,
en yüksek rütbelinin oturmakta olduğu görülüyor.
Oturuşundan ve yüzündeki anlamdan ne düşündüğünü kestirmek kolay değil.
Fakat sanki hem orada, hem o toplantının dışında.
Duruşundan ve yüzdeki anlatımdan, tedirginlik ve sıkıntı okunuyor…
Başbakan kadar kıpırdak olmasa da, o da sanki tası tarağı toplayıp bu sıkıntılı ortamdan kurtulmak için gün sayıyor ya da içinden ya sabır çekiyor….
Masa başındakinin arkasında, esas duruşta sopa gibi dikilmekte olan bir başka üniformalı…
Onun arkasında da ortamın kasvetine uygun olarak griye ya da benzer bir renge boyanmış bomboş bir duvar…
Bu duvarda, bu gibi toplantılarda, Cumhuriyetin kurucusu ve simgesi güzel insanın
(AS: ATATÜRK‘ün!) ışıl ışıl bir portresi olurdu…
Şimdi yok. İyi ki de yok. Çünkü bu kasvete hiç mi hiç yakışmazdı…
Bu kasvetli ortamın kendisinin de güzelim ülkemize yakışmadığı gibi…

***

İçimin derinlerinde hissettiğimi söylediğim şeye geliyorum…
Ülkemizin dinamizmini, yaratıcı enerjisini, büyük ve derin kültürünü, çağdaşlığa ulaşma yolunda verilen nice özverili çabayı hiç mi hiç yansıtmayan bu iç karartıcı fotoğrafın
parça parça edilip layık olduğu yere atılacağından en ufak bir kuşkum yok…
Kim mi yapacak bunu?
Duygularımdan ya da sezgilerimden çok, bilgilerimin sonucu olan yanıtım şöyle:

Emekleri yağmalanan, yaşamları karartılan milyonlarca işçi…
Doğayla birlikte kimlikleri de yok edilmekte olan milyonlarca köylü…
Ezilen, horlanan milyonlarca kadın…
İşsiz, umutsuz milyonlarca genç…
Yerli, daha da çok yabancı sermayeye kurban edilen milyonlarca esnaf…
Her toplumsal tabakadan, her yaştan, laik yaşamı,
Aydınlanma değerlerini
benimseyip içselleştirmiş milyonlarca insan…
Yalana, hırsızlığa, arsızlığa karşı giderek yükselmekte olan toplumsal nefret

***

Söz konusu kasvetin dağılması an meselesidir…
İnanın…
Toplumbilim emrediyor bunu…

===========================================

Dostlar,

Çok değerli şair – yazar – aydınlanmacı – bilim insanı
Sayın Prof. Dr. Ataol Behramoğlu’nun nefis yazısını sunduk yukarıda..

İçerik olarak da bütünüyle katıldığımızı belirtmek istiyoruz..

*****

Emekleri yağmalanan, yaşamları karartılan milyonlarca işçi…
Doğayla birlikte kimlikleri de yok edilmekte olan milyonlarca köylü…
Ezilen, horlanan milyonlarca kadın…
İşsiz, umutsuz milyonlarca genç…
Yerli, daha da çok yabancı sermayeye kurban edilen milyonlarca esnaf…
Her toplumsal tabakadan, her yaştan, laik yaşamı,
Aydınlanma değerlerini
benimseyip içselleştirmiş milyonlarca insan…
Yalana, hırsızlığa, arsızlığa karşı giderek yükselmekte olan toplumsal nefret…

******

Bu haramzade bezirgan düzenine son verecek…
Tarihsel – yasal hesabı sorulacak ve Türkiye aşılanmışçasına yoluna devam edecek..

Büyük ATATÜRK ile dava – silah arkadaşı devrimcilerin insanımıza altın tepsi içinde sunduğu AYDINLANMA DEVRİMİ‘nin ölçülmez değerini bu kez iyice kavramış olarak,
onları savunma savaşımı vermiş ve uğruna epey bedel ödemiş olarak..

Ne diyordu ünlü İngiliz tarihçi Arnold Toynbee ??

Arnold_Toynbee_Darwin_tavuk_toplum

 

 

 

 

 

 

 

Sevgi ve saygı ile,
05.01.2015

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net