Ahmet SALTIK hakkında

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet SALTIK’ın kısa özgeçmişi 1953’te Elazığ'da doğdu. İlk ve ortaokulu Gaziantep'te okudu, Van Lisesini 1971’de, (birincilikle) bitirdi. NATO bursuyla (birincilikle) İngiltere’de dil eğitimi aldı (1971). Aynı yıl Hacettepe Tıp Fakültesi'ne girdi. 1976'da Londra Tıp Fakültesi’nde staj yaptı. 1977'de İstanbul Tıp Fakültesini bitirerek tıp doktoru oldu. Keban'da 1 yıl SSK hekimliği ve yeraltı maden işletmesi hekimliği yaptı. 1978'de Hacettepe Tıp Fakültesi'nde Halk Sağlığı dalında uzmanlık eğitimine başladı ve 1981'de İstanbul Tıp Fakültesinde uzman doktor oldu. 1981-82 arasında Elazığ Lepra (Cüzzam) Hastanesi Başhekimliği yaptı. 1982’de Elazığ ve Kocaeli Sağlık Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu. 1986'da ABD / Texas School of Public Health’te eğitim aldı. 1987'de Elazığ Halk Sağlığı Bölge Laboratuvarı Müdürü oldu. Yerel Fırat Gazetesi’nde 1 yıl, günlük tıbbi ve politik yazılar yazdı. Çimento ve Kağıt Fabrikaları İşyeri Hekimlikleri yaptı. 1988’de Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı'na Yrd. Doçent olarak atandı ve bu Anabilim Dalı'nı kurdu, 16 yıl yönetti. 9 Ekim 1990'da Doçent, 17 Ocak 1996’da profesör oldu. Edirne Tabip Odası yöneticiliği ve 2 dönem Türk Tabipleri Birliği (TTB) Yüksek Onur Kurulu Üyeliği yaptı (1992-96). 2004’ten bu yana Ankara Üniversitesi Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi. 10’u aşkın derneğin kurucusu, yöneticisi ya da üyesi. EĞİTİM-İŞ Sendikası Üyesi. Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Edirne Şubesi başkanı (1996-2000) sonra Onursal Başkanı, ADD Gn. Mrk. Onur Kurulu üyesi, Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Başkan Danışmanı, Genel Başkan Yardımcısı (2004-6)... Halen ADD Bilim - Danışma Kurulu yazmanı (2010-....) Uzmanlık alanında 253 yerli, 47 adet yabancı (toplam 300) bilimsel bildirisi, yayını, kitap bölümleri var. 11 bilimsel tıp dergisinin yayın danışmanı. Cumhuriyet Gazetesi’nde (22 adet), Atatürkçü yayın organlarında 500'ü aşkın makalesi yer aldı. Google'da 5 426 400'ü aşkın (yaklaşık 5,5 milyon!) kez kez site edildi. Kemalizm, Aydınlanma, sağlık hakkı ve politikaları… gibi konularda Türkiye’nin her yerinde, Kıbrıs’ta, Almanya’da, Belçika’da, Avusturya’da (Üniversitelerde 90, Lise ve İlköğretimde 90, askeri birlik ve polis okullarında 12).. toplam 1451 adet -çoğu görsel- konferanslar verdi ve 200’ü aşkın radyo-TV konuşması yaptı (1996 sonrası rakamları). Okuma-yazmayı, tıp eğitimi vermeyi, Türk Halkının hak ettiği eşit ve nitelikli sağlık hizmetlerine erişmesi ve Yüce Atatürk’ün açtığı ışıklı yolda sonsuza dek ilerlemesi için bilimsel akılcılıkla çaba göstermeyi, yaşamının başlıca erekleri ve keyifleri olarak algılıyor. Evli, 1 çocuklu. Saygılarımla. 10.12.2013 / Ankara. Prof. Dr. Ahmet SALTIK Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi profsaltik@gmail.com www.ahmetsaltik.net facebook.com/profsaltik https://twitter.com/profsaltik İ l e t i ş i m : Telefon : 0312 363 8990 (iş) 0312 562 2222 (doğrudan) 0532 661 8498 Belgegeçer : 0312 319 8236 (Anabilim Dalı) ve 0312 562 2222 (kişisel) Posta adresi : Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı AbD, Münzeviler Cad no 87, Akdere Mamak / ANKARA

Yılmaz Özdil: Tape kronolojisi


Dostlar,

Yılmaz Özdil giderek ustalaşıyor…
Bu denli mi usta mizah olur ??
Üstelik tarihe de not düşerken…

  • Yapyeni bir Tarih yazımı olabilir mi??

Bir insan, bir aile, koca koca devlet yöneticileri bu denli mi rezil olur?
Bu denli mi milletin diline düşer, kepaze olur?
Bunlarda hiç ar – haya yok..
Yüzleri “teneke kaplı” derler halk dilinde..
Bildik “teneke” bile bu denli utanca dayanamaz ve bir bir hepsi dökülür;
sonra da kaçınılmaz biçimde tarihin çöp sepetine süpürülürler..

Aslında bu deliğe süpürülme epey ertelendi de değil mi?
Malum danışman ABD’de “DELİĞE SÜPÜRMEYİN KULLANIN”
buyurmamış mıydı.. (Cüneyt Zapsu; Milliyet, 12.4. 2006;

http://www.milliyet.com.tr/2006/04/12/siyaset/axsiy02.html).

Analaşılan kullanma süresi (miadı) de doldu ama inadım inat?!

Sonra??

Sevgi ve saygı ile.
11 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

================================

Tape kronolojisi 

portresi_Yimaz_Ozdil_yazdi

Yılmaz Özdil

İpin ucunu kaçırdık,
hangi sırayla hangi ses kaydı çıkmıştı diyorsanız…
Buyrun.

 
Villa tapesi          :
Sümeyye Urla’da villa seçiyor, Latif amca’ya telefon ediyor, villaların arasında on metre olsun, perde çekilsin, ikinci kattan bakıldığında havuz görünmesin, dışardaki mutfak okey diyor.

Alo Fatih tapesi                :
Fas’tan Alo Fatih’i arıyor, Devlet Bahçeli haberi yayınladıkları için kalaylıyor, “bu ne rezillik yani böyle” diyor, Alo Fatih “emredersiniz” diyor, Bahçeli’yi altyazıdan bile sildiriyor.

Anket tapesi            :
Alo Fatih, öbür Fatih’le konuşuyor, öbür Fatih “tarafsızlardan filan kaydırayım, BDP’nin oy oranını iki puan yüksek göstereyim” diyor. Alo Fatih ise “MHP’den al BDP’ye koy” diyor. Bilahare… Alo Fatih, Bilal’i arıyor, “MHP’den alıp BDP’ye yamayacağım” diyor, Bilal da “tamam abi” diyor.

Sit’tir tapesi                :
İzmir valisi, sit alanına kurulan villaları yıktırmak istiyor. Latif abi, beyefendi’yi arıyor, valiyi şikâyet ediyor, vali uçuyor.

Kenef tapesi                :
Latif abi, beyefendi’yi arıyor, “yatak odasındaki banyoda bide olsun mu?” diye soruyor, beyefendi “bide ne yav?” diye soruyor, Latif abi “hani tuvaletten kalkıp fıskiyeyle yıkamak için, taharet almak için” diyor, beyefendi de “yok abicim lüzum yok, normal olsun” diyor.

Sarıgül tapesi                :
Alo Fatih’i arıyor, Mustafa Sarıgül haberlerine yer verdiği için fırça kayıyor,
gösterme şunu!” diyor.

Sağlık olsun tapesi                   :
Alo Fatih’i arıyor, 24’üncü sayfada yayınlanan ve sağlık sisteminin kepazelikten
ibaret olduğunu gösteren haberi şikâyet ediyor. O haberi yapan gazeteciler derhal işten kovuluyor. (O haberde yer alan ve kapı kapı dolaştırılan üç yaşındaki bebek,
maalesef ölüyor.)

Derhal kovun tapesi                    :
Alo Fatih’i arıyor, Yaşar Nuri Öztürk’ü şikâyet ediyor, “hani kovacaktınız” diye soruyor, Alo Fatih “size karşı çok mahcubum, çok özür dilerim” diyor,
Yaşar Nuri Öztürk kovuluyor.

Yasin El Kadı tapesi                  :
Yasin El Kadı, İstanbul’da trafik kazası yapıyor, otomobilde bulunan Usame “112 Acil”i arar gibi beyefendiyi arıyor, beyefendi hemen ambulans gönderiyor, en yakın hastaneyi tarif ediyor, “O hastane de yabancı değil ama, oraya yakın bizim hastane var.” diyor, ilgilensin diye Bilal’i yolluyor.

Evrak imha tapesi                         :
Damat, bakıyor ki polisler evleri basıyor, evrakları yok etmek için öğütücü makine almaya karar veriyor, şoförü gönderiyor, “yabancı bir marka al, büyük bir şey al,
Çin malı alma” diyor.

Kol saati tapesi               :
“Hayırsever” işadamı Rıza’nın yardımcısı, “adama yedirmemiz lazım, kol saati falan alalım, ne dersin?” diyor, Rıza da “iyi olur” diyor, dedesinin nasihatını anlatıyor, “Orospuyla memurun bahşinini önden vermek lazım” diyor.

Üç-beş kuruş tapesi                     :
Muammer bey, evi basılan oğlunu arıyor, “evde kaç para var oğlum?” diyor, oğlan
“üç-beş kuruş babacım” diyor, Muammer bey ısrar ediyor, “oğlum kaç para var?” diyor, oğlan “bir trilyon civarı” diyor. Muammer bey, oğluna akıl öğretiyor, “benim Rıza’yla danışmanlık ilişkim var diyeceksin, gayriresmi danışmanlık diyeceksin, benim para alışverişim sadece bu diyeceksin, akrabam bunun yanında çalışıyor, onun bana borcu var, bu para o para diyeceksin” diyor.

Peki babacım tapesi                  :
Babası kısık sesle konuşarak, Bilal’i arıyor, “Evleri basıyorlar, paraları sıfırla” diyor.
Bilal “hepsini hallettim, 30 milyon avrocuk kaldı babacım, hava kararınca
onu da halledeceğim inşallah babacım.” diyor.

Vakıf tapesi                      :
Hayırsever işadamı Rıza, Bilal’in vakfına telefon ediyor, hayırlı bağışlarda bulunuyor.

Fenerbahçe tapesi                  :
Babası, Bilal’e telefon ediyor, taktik veriyor, Fenerbahçe başkan adayının
neler söylemesi gerektiğini öğretiyor, yönetime kimlerin girmesi gerektiğini anlatıyor, Bilal hadiseyi bir türlü kavrayamıyor, babası sinirleniyor, “Bilal anlamıyorsun yavv!” diyor.

Diğer türlü zekât tapesi                    :
Alo Fatih, Bilal’e telefon ediyor, vakfın banka hesap numarasını istiyor, bir arkadaşın
bir milyon lira bağışta bulunmak istediğini söylüyor, Bilal soruyor, “zekât mı,
diğer türlü mü?”

Ada tapesi                        :
Bilal, ada alıyor.

Kucağa oturtma tapesi: Bilal, babasını arıyor, Sıtkı bey’in 10 milyon dolar getirdiğini söylüyor, babası sinirleniyor, miktarı az buluyor, sakın alma diyor, ne söz verdiyse
onu getirecek, başkaları getiriyor da O niye getiremiyor diyor, bunlar ne zannediyorlar bu işi yav, merak etme kucağımıza düşecekler diyor.
Çiftlik tapesi: Babası, Bilal’i arıyor; parkedir, mutfaktır, banyodur, çiftliğin detaylarını konuşuyorlar.

Aydın Doğan tapesi                 :
Sadullah bey’i arıyor, hâkimlerin falan ayarlanmasını,
Aydın Doğan’ın mutlaka mahkûm edilmesini istiyor.

Danışman tapesi               :
Danışmanı, ihale verdikleri işadamından rica ediyor, kızının okul parasını ödetiyor.

Ampul tapesi                 :
Elektrik dağıtım işi yapan yandaş işadamı, kaçak elektrik yüzünden zarar ettiğini söylüyor. Üzüldüğü şeye bak Allah aşkına… Yandaş işadamının zararı,
devlet kesesinden tıkır tıkır ödeniyor.

Koç tapesi                  :
Yandaş işadamına telefon ediyor, sanki kendisiyle konuşmamış gibi ihbarda bulunmasını istiyor, kaç para fiyat çekmesi gerektiğini öğretiyor,
Koç’un kazandığı Milgem ihalesini zart diye iptal ediyor, yandaş işadamına veriyor.

Yüce yargı tapesi                :
Sadullah bey’e telefon ediyor, Danıştay’a kim başkan olacak, kimler daire başkanı olacak, Yargıtay’da hangi dolaplar çevrilecek, hangi avukatlar savcı-hâkim olacak,
isim isim izah ediyor.

Bağımsız yargı tapesi                    :
Bekir bey’e telefon ediyor, yolsuzluk soruşturmasını yürüten savcıları görevden aldırıyor, kafasına göre savcılar atanmasını sağlıyor.

Hıçkırık tapesi              :
Yandaş medya patronuna bağırıyor, aşağılıyor, eziyor, hakaret ediyor, zırıl zırıl ağlatıyor.

Hırsız-polis tapesi                 :
Efkan bey’le emniyet müdürü konuşuyor. Efkan bey “yolsuzluk soruşturmasını yürüten savcıyı tanımayın” diyor, “savcıdan gelen evrakları yırtın, çöpe atın” diyor.
Resmen tehdit ettiriyor, “savcıya telefon edin, çete kurdun diye seni gözaltına aldırırız deyin” diyor.

Hesap kitap tapesi                    :
Hayırsever Rıza’yla yardımcısı konuşuyor. Zafer bey 10 milyon euro eksik aldığını söylemiş… Rıza, acaba eksik mi ödedik diye soruyor. Yardımcısı kendinden emin;
ne verdiğimiz ne zaman verdiğimiz belli, önüne koyarız diyor.

Damat tapesi                 :
Damat, kayınpedere telefon ediyor. Yeni televizyon kanalı kurulacak,
onun ortaklık yapısını konuşuyorlar.

Özgür medya tapesi                         :
Bilal, babasını arıyor. Hangi gazeteye hangi manşetleri attırdığını tek tek sayıyor.

Gemicik tapesi                 :
Hadi gözünüz aydın, Burak altıncı gemiyi almış.

*
Not tapesi                   :

Bu satırlar, 10 Mart 2014 Pazartesi günü, öğleden sonra yazılmıştır.
Bundan sonra çıkacak tapeleri de bi zahmet aklınızda tutuverin gari.

Güzel Bir Öykü..


Dostlar,

Bize ulaşan nefis bir “öykü” yü (kurguyu!) okuyalım..

Anababasıyla “nitelikli zaman” geçiremeyen,
dolayısıyla duygusal gereksinimleri karşaılan(a)mayan bir çocuğun
anababasına  (ebeveyn) vediği çarpıcı ders..

Dolayısıyla insanların, özellikle birbirinin çok yakını insanların karşısındakilere ayıracağıu zamanın “niteliklii” olması gerekiyor. Çok uzun olması da gerekmez..

İLETİŞİM BECERİLERİ sunumlarımızda vurguladığımız üzere karşımızdakini
etkin dinleyerek“..

Örneğin :

http://ahmetsaltik.net/2014/03/01/iletisim-becerileri-ip-genel-merkezinde-gorsel-konferansimiz/

 

Sevgi ve saygı ile.
12 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==================================================

Güzel bir Öykü..

Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım.
Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı.
Babam akşamları eve yorgun dönerdi.Ben bütün gün evde sıkılır, onun gelişini iple çekerdim. Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim.Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca annem çağırır bu kez masada bir araya gelirdik babamla. Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım.

Babam sinirlenir, ‘Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!’ derdi. Annem de ‘Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturmayacaksın babanla?’ diye çıkışır, beni odama gönderirdi.

Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım.
Babam arkamdan, ‘Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım.’ diye bağırmaya devam ederdi.

‘Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık’ derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim.

Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli bir şey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı.

Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı.
Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz.
Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım.

Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor;
‘Bak, böyle uslu uslu oyna işte.’ diyordu.

Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu.
Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu.

‘Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.’ diye komşulara anlatıyordu annem halimi.

Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem ‘Odanı topla!’ diye
odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum.

Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum .

Annem odama gelip ‘Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım.’ dedi bir gün.
Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da
elimden alırsa ben ne yapacaktım?

Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım.
Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı. Hım, dedi ‘Çok güzel olmuş.

Bu adam benim herhalde.’ dedi. Ben ‘Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.’dedim.

O ‘Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.’ dedi.

Ben yine ‘Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.’ dedim.

Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: ‘Peki neden bizi küçük çizdin?’ dedi.
Heyecanla başladım anlatmaya.

Ben büyüyüp adam olacağım.
İş bulup çalışacağım.
Siz yaşlanıp küçüleceksiniz.
Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız.
Ben işten geldiğimde yorgun olacağım.

Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda iş yerinde kafam şişmiş olacağından
sizi duymayacağım bile.
Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde ‘Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.’ diyeceğim.
Ve bir de bağıracağım ‘Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var,
daha ne istiyorlar’ diye.

Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
Duyduklarına inanamıyorlardı..

Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki,
sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi.

*****

“Farkında” Olmalı İnsan…

Kendisinin, Yaşaın Olayların,
Gidişatın Farkında Olmalı.

Ömür Dediğin Üç Gündür :

Dün Geldi Geçti
Yarın bilinmezdir,
O Halde Ömür dediğin 1 gündür; o da bu gündür!

Prof. HİLMİOĞLU : “BU YAPILAN CİNAYET”


Dostlar
,

Geçtiğimiz hafta Cumhuriyet Gazetesinin Ankara temsilcisi Utku Çakırözer,
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde bir söyleşi yaptı..

Türkiye’nin anlık değişen yoğun gündeminde öne çekemedik..

Şimdi Ergenekon salıvermeleri (tahliyeleri) yaşanırken bu önemli söyleşiyi paylaşmanın tam da zamanı..

Özellikle sevgili arkadaşımız – dostumuz Fatih hoca için bu sitede epey yazı yazdık..
Bunu da ilgi ve bilginize sunarken, Fatih kardeşimize ve tüm hasta tutuklu – hükümlülere bir an önce şifa diliyoruz.

Bu söyleşisinde Fatih hocanın, kendisini Silivri zindanında ziyaret eden NOBEL ödülü de olan uluslararası ünlü bilim insanlarına, ufuklu – derinlikli bir aydın olarak söyledikleri daha bir dikkatle okunmalı..

Batı emperyalizmi geleneksel – onmaz hastalığı 2 yüzlülükten kurtulamıyor..
(Prof. Maurice Duverger; “The Study of Politics” te ne güzel özeleştiri verir..)
Çok yazık..

(yazının pdf formu için : BU_YAPILAN_CINAYET_Cumhuriyet_5.3.14)

Sevgi ve saygı ile.
11 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==============================================

Prof. HİLMİOĞLU : “BU YAPILAN CİNAYET”

6_kez_rapor_aldim_saliverilmedim

 

 

 

 
►Son 11 yılda 2 bin insanın cezaevlerinde öldüğünü belirten Hilmioğlu, “Bu aslında taammüden cinayettir.” diyor. Adli Tıp Raporu olan bütün hasta tutukluların otomatik olarak tahliye edilmesi gerektiğini söyleyen Hilmioğlu, “Bu yargılamalarda gördük ki mahkemeler, hâkimler vicdani kanaatlerini hep kötü kullanabilmekte. Hiç hasta tutuklular lehinde kullanmamakta.” dedi.

Doktorlar sayınca 5-6 farklı sağlık sorunum, rahatsızlığım olduğunu söylüyorlar. Ama bütün bu rahatsızlıkların esas kaynağı adaletsizliktir. Cezaevine girmeden ‘Türkiye’nin sorunlarını say’ deseler, 1’den 10’a kadar ‘eğitim’ derdim. Ama şimdi birden ona kadar ‘adalet’ diyorum. Bu ülkede insanca yaşayabilmenin temeli adalet. Tutuklandığımda 55 yaşındaydım. Türkiye’de ortalama insan ömrü 70’tir. Yani hayatımın kalan 15 yılının 5’ini yediler. Hayatımın üçte birini elimden aldılar. (Fotoğraflar: NECATİ SAVAŞ)

Giderek kötüleşen sağlık durumu nedeniyle Anayasa Mahkemesi kararıyla tahliye edilen
Ergenekon tutuklusu eski İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Fatih Hilmioğluyaklaşık 10 gündür Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi’nde tedavi görüyor. Hilmioğlu ile hastanenin 6. katındaki odasında, doktorların muayenesi ile her gün yapmak zorunda olduğu fizik tedavi programı arasında görüşme fırsatı yakaladık.

Tedavi dışındaki zamanlarını gazete ve kitap okuyarak geçiren Hilmioğlu’nun en duyarlı olduğu konu, içerideki hasta tutuklu ve hükümlüler. 5 yıla yaklaşan tutukluluk deneyiminden yola çıkarak bazı saptama ve önerilerde bulunuyor:

‘2 bin kişi cezaevlerinde öldü…’

Cezaevlerindeki hasta tutuklulara yapılan muamele aslında taammüden cinayettir.
Bakın son 11 yılda 2 bin küsur kişi cezaevlerinde ölmüş. Bu mesele artık Türkiye’nin önemli bir sağlık sorunu haline gelmiş. Meselenin bu kadar kronikleşmesinin iki boyutu var:

1. Üniversite hastanelerinin raporları Adli Tıp Kurumu tarafından dikkate alınmıyor.
Ben üç kez heyet raporu götürdüm. Daha Ağustos 2009’daki ilk raporda
Tutukluluğun devamı halinde kesin tehlike teşkil eder.” diyordu.

Adli Tıp 3. İhtisas Dairesi’nin bu rapora karşı yazdığı rapor, “Görüntüleme bulguları ileri evre karaciğer hastalığını düşündürtmekte” demesine karşın, “Cezaevine gitsin” sonucuyla bitiyordu. Aynı yıl ikinci raporu, 2011’de üçüncü raporu aldık Cerrahpaşa’dan. Sonuç değişmedi. Bir devlet, kendi üniversitesinin hastanesinin kurul raporuna nasıl güvenmez?

2. Bu denli yanlı olan Adli Tıp Kurumu’nun bile “cezaevinde kalamaz” dediği isimler var.
O vahim raporlara karşın mahkemeler o hastaları tahliye etmiyor.

Kuşkudan ‘hasta’ yararlanmalı

Yapılması gereken şu: Öncelikle Adli Tıp raporu olan her tutuklu otomatik tahliye edilmeli.
Hatta Adli Tıp Kurumu raporundaki heyette tek hekim bile “Bu kişi içeride duramaz” dese, o görüş tutuklu hastanın lehine kullanılmalıdır.  Kuşkudan hasta tutuklu yararlanmalıdır. Ayrıca üniversite hastanelerinden alınan raporlar da yine otomatik tahliye getirmelidir.

Hâkimin vicdani kanaati ‘sıfırlanmalı’

Mahkemenin yeni bir değerlendirme yaparak farklı kanaatte bulunma yetkisi olmamalı.
Hâkimlerin vicdani kanaat kullanma yetkisi olabildiğince sınırlanmalı. Hatta sıfırlanmalı.
Hâkimler kararlarını yalnızca ve yalnızca yazılı hukuk kuralları çerçevesinde vermeli.
Belki garip gelebilir ama bu yargılamalarda gördük ki mahkemeler, hâkimler vicdani kanaatlerini hep kötü kullanabilmekte. Hiç hasta tutuklular lehinde kullanmamakta.

 ‘Hastaysa Hizbullahçı da çıkmalı’

Adli Tıp rapor veriyor. Mahkeme “Tamam da bu adam tehlikeli” diyor. Bu ne demek ya?
İşte orada vicdani kanaat kullanamazsın kardeşim. PKK olsun, Hizbullah olsun, ocu olsun bucu olsun, kim olursa olsun. “İçeri düşen de insandır.” diye bakacaksın. Suçu ya da hakkındaki iddia ne olursa olsun cezaevine giren adamın yaşam hakkı devletin güvencesi altında olmak zorundadır.

‘Hekimler korkuyor’

Beş yıl içinde sanırım 5 ya da 6 farklı sağlık kurumuna gitmek durumunda kaldım. Adli Tıp da dahil oralarda gördüğüm manzara şu: Meslektaşlarım korku içinde. Sindirilmişler. Mesleklerini özgürce icra edemiyorlar. Adını vermeyeceğim bir hastanede doktordan konsültasyon için sevk istedim. “Hocam beni sürerler. 2 çocuğum var, ne yaparım?” diye dert yandı ve reddetti. Söylemelerine de gerek yok; gözlerinden, mimiklerinden bu korku okunuyor. Bunun başlangıcı Prof. Mehmet Haberal ile ilgili rapor düzenleyen İstanbul Kardiyoloji Enstitüsü profesörlerinin tutuklanması olayıdır. O bir kırılma noktasıydı. Ondan sonra kimi hekimler sürülmekten veya açığa alınmaktan korkar hale geldiler.

Gazeteciler davalar boyunca meslektaşlarına sahip çıktı.

Ancak sağlık durumum nedeniyle kamuoyunun gösterdiği genel duyarlık dışında,
ben içinden çıktığım iki büyük camiadan yeterli desteği görmediğime inanıyorum.
Birincisi tıp camiası. İkincisi akademisyenler.

‘Niyet olsa bir Dakikada bırakırlar’

Profesör Hilmioğlu’yla görüşmemizde, hükümet-cemaat kavgası ve bu çerçevede Başbakan ve kurmaylarının Balyoz ve Ergenekon davalarına yönelik “kumpas kuruldu” açıklamalarını ve o davalarda yargılanan kişilerin nasıl özgürlüklerine kavuşabileceğini de konuştuk:

Ergenekon ve Balyoz konusunda hükümet başından beri politik davranıyor. Niyet olsa bir dakikada çıkarırlardı bizi. Hâlâ da içeridekileri çıkarabilirler. Madem davaların kumpas olduğuna inanıyorlar, çözümü çok basit. Bir cümlelik kanun değişikliği yeter. Tutukluluk süresi 2 + 1 yıldır dersiniz, olur biter. Ya da özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasından sonraki tüm kararlarını geçersiz sayacak bir yasal düzenleme yapılabilirdi. Bu yalnızca Ergenekon’u değil Balyoz’u da çözer.

‘17 Aralık değiştirebilir’

17 Aralık soruşturması ve sonrasındaki kavga olmasa büyük olasılıkla bu davalarda hiçbir değişiklik olmayacaktı. Ergenekon’dakiler için Balyoz’daki süreç neyse aynen o yaşanacaktı. Hukuksuzluk değişmeyecekti. Ancak 17 Aralık (2013) sonrası dengelere bakınca şimdi ‘değişebilir’ diyorum. Tabii siyasal niyet önemli. Madem ortada kumpas var. Bu kumpas sonucu oluşan mahkemelerin verdiği kararlar meşruiyetini yitirmiş demektir. Ve doğal olarak bu kumpasa neden olan insanlarla ilgili bir hukuksal sürecin de başlaması toplumun her kesiminin doğal istemidir. Hukuk devleti olmanın da gereğidir. Ama hükümet ne içeridekileri çıkarıyor ne de kumpası yapanları
ortaya çıkarıyor. O zaman doğal olarak insanlar içtenlik sorgulaması yapıyor.

‘10 yıl süren darbe olur mu?’

Ergenekon iddianamesinin özü ‘askeri darbe teşebbüsü’ iddiasıdır. İddianame ve mütalaada 2003-4 arasında darbe teşebbüsü olduğu söylenmesine karşın bu davada 10 yıllık bir zaman süreci sorgulandı. 2009 yılındaki sorunlar bile dava konusu. Siz hiç 10 yıl süren ‘darbe teşebbüsü’ gördünüz mü? En çok 1 gün, 1 hafta hadi bilemedin 1 ay olur. İnsanın aklıyla alay ediyorlar.

‘Kolumuz kanadımız kırık’

Hilmioğlu ailesi beş yıl içinde çok büyük acılar yaşadı. Bunların en üzücüsü 2012 yılında
küçük oğulları Emir’i yitirmek oldu. Ne Fatih Hoca ne de eşi Nurhan Hilmioğlu bu kayıp üzerine konuşmak istiyor. Prof. Hilmioğlu yalnızca şu denlisini söylemekle yetiniyor:

Bizi asıl çökerten evladımızı yitirmek oldu.”

O varken, ‘Nasılsa bu günler geçecek’ diye teselli buluyorduk.  O’nu yitirince yaşam çok zor duruma geldi. Ailecek kolumuz, kanadımız kırık. Emir’in acısının tanımı olanaklı değil. Allah kimseye yaşatmasın. Aile olarak gerçekten çok zor günler yaşadık, yaşıyoruz. Ne yapacağız ki? Birbirimize destek olarak, acımızı da içimizde yaşatarak devam edeceğiz. Benim için özgürlük, eşimin ve yaşamda kalan öbür oğlumuz Arman’ın yanında olmak demek artık…

CEZAEVİNDEN BATI’YA ‘ATATÜRK’ FIRÇASI

Prof. Hilmioğlu’nun da aralarında bulunduğu Ergenekon, Balyoz ve KCK davalarından tutuklu bulunan akademisyenlerin özgürlüklerine kavuşması için Avrupa ve ABD’de kampanya başlatılmıştı. Bu çerçevede, Nobel ödüllü akademisyenlerin de aralarında bulunduğu Amerikalı ve Alman bilim insanları Hilmioğlu’nu Silivri’de ziyaret etmişti. Hilmioğlu o ziyarette Batı’ya verdiği mesajları da ilk kez açıkladı.
Silivri’de üç buçuk saat görüştüğümde hiç lafımı esirgemeden şunları söyledim:

*****

  •  Avrupa ve Amerikalıların temel sorunu, 50 yıldır Atatürkçü düşüncenin önemini anlayacak devlet adamı yetiştirmemiş olmaktır. 
  • ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCENİN YALNIZCA TÜRKİYE VEYA BÖLGEMİZDE DEĞİL TÜM DÜNYADA BARIŞ İÇİN EN ÖNEMLİ YOL OLDUĞUNU GÖREMEDİNİZ. 
  • Laikliğin bu dünyaya barış ve huzur getirecek en önemli öge olduğunu, bunun da Atatürk’ün devrimlerinin omurgası olduğunu göremediniz.
  • 10 YIL BOYUNCA DEMOKRASİ ADINA BU İKTİDARI DESTEKLEDİNİZ VE SONUNDA BİR DİKTATÖR YARATTINIZ. NE DENLİ ÖVÜNSENİZ AZDIR KENDİNİZLE!”

    *****

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/47357/Bu_yapilan_cinayet.html, 05 Mart 2014
UTKU ÇAKIRÖZER - Cumhuriyet

TAHLİYELERİN GERİSİNDEKİ OY VE OYUN


Dostlar,

Cumhuriyetimizin ağabeyi, 1922 doğumlu, 92 yaşındaki bilge siyasetçi ve bilim insanı Dr. Ali Nejat Ölçen’in yazısı her zamanki gibi düşündürücü ve öğretici..

Ne de olsa “asırlık çınar”..

Ama Cumhuriyetin ürünü

veeee

Tek yol göstericisi (rehberi) akıl ve bilim / ya da bilimsel akılcılık!

Teşekkürler Üstad Dr. Müh. Ali Nejat ÖLÇEN..

Sevgi ve saygı ile.
11 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===================================================

TAHLİYELERİN GERİSİNDEKİ OY VE OYUN

Portresi_Ali_Nejat_Olcen


Dr. Ali Nejat ÖLÇEN
 

 

 

10 Mart 2014 günü Silivri Zindanı’ndan özgürlüğüne kavuşan yurtsever aydınlarımız için sevinmek ve onların  duygu ve demeçlerini paylaşmak uygar olmanın,
insan olmanın gereğidir.

Fakat siya­sette belli bir süre konum edinmiş kişi olarak, bu tahliyelerin gerisinde yatan oyunu açıklamaya ve kimi köşe yazarlarından ve hatta  siyasal parti sözcülerinden işitmiş olmaya gereksinim duymakta­yım:

1. Başbakan R.T. Erdoğan ile Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül,
Cumhuriyetimiz, o Cumhuriye­tin Ulus Devletini ortadan kaldırmayı amaçlayan
tüm faşizan yasaların baş sorumlularıdır.

2. Mustafa Kemal Atatürk Devrimlerine karşıt, ulusalcılığı  yok ederek,
Türk-Kürt Ilımlı İslam Fede­ratif Sistemi’ni yürürlüğe koymanın hukuksal ve siyasal alt yapısını, “paralel devlet” dedikleri ABD güdümündeki Cemaat iktidarıyla birlikte hazırlamanın sorumluluğu bu iki kişinin omuzlarındadır.

3. “Paralel devlet” eğer oluşmuşsa onun yapımcısı AKP iktidarı ve o iktidarın
Hükümet’i ve öbürü de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sahip çıkması gereken
Çankaya’dır.

Bu iki başlı yönetimin merkezi,
BOP Eşbaşkanlığı ve Cemaat ile kurulan ortaklık
değil midir?

4. 17 Haziran 2013′te başlayan ve her gün gittikçe çirkinleşen kavganın nedeni, yenilgiye uğrattıklarını sandıkları Mustafa Kemal Atatürk’ün Devletini ve o Devletin varlığını ganimet olarak paylaşmaktaki anlaşmazlıklardır.

Kendilerine göre edindikleri mal, mülk ve para varlığı hırsızlık değil,
onlar için hakları olan ganimet’tir.
Devleti paylaşamadıkları için birbirlerine düşman oldular.

5. Mustafa Kemal Atatürk’ün Devletine ve o Devletin Cumhuriyetine sahip çıkan aydın, yurtsever, seçkin kişilerin Silivri’de, Hasdal’da… zindanlara atılmalarını sağlayan faşizmin hukukunu birlikte ya­rattılar.

Şimdi Başbakan R.T. Erdoğan, yerel seçimlere 20 gün kala Silivri zindanındaki tutukluluğu “paralel devlet”in kurduğu kumpasa bağlamakta.

Yerel seçimlere 20 gün kala, buyruğu altındaki yargıçların kararıyla Silivri zindanındaki yurtsever seçkinlerimize özgürlüklerini sağlayan kişi ol­manın oy ve oyunu’nu üstlenmiştir.

Kumpas olmasaydı o seçkinlerimiz zindanlara tıkılır mıydı!

Başbakan R.T. Erdoğan kumpası yıkmış ve seçkinlerimize özgürlükleri sağlamanın yolunu açmış olacak!

Tahliyelerin gerisinde oy oyunu’dur bu.

6. Özetle                    :

R.T. Erdoğan, Çankaya ile birlikte Hukukun temelini oy’dular.

Şimdi tahliyeler aracılığıyla temelini oydukları hukuk nedeniyle yitirdikleri oy’ları
31 Mart’ta (2014) geri kazanmak için böylesi hu­kuk oyunu’nu sergilemekteler.

Keşke tutuklu seçkinlerimiz, bu tahliyeyi geri çevirebilselerdi.

Asıl özgürlüklerini,
AKP iktidarını oylarıyla yıkacak olan ulusumuz kazandırmalıydı 31 Mart günü.

Son söz                      :

Ali Nejat, bu yazdıklarının yanlış ve kedisinin yanılmış olmasını içtenlikle dilemektedir.

Böyle biline.

Saygılarımla. 11.3.14

Dr. Ali Nejat ÖLÇEN

Not : Bu yazı hakkında Sn. ÇETİNER ÇALIŞ’a yanıt altta, “yorumlar” kapsamındadır.
Bakılmasını özellikle öneririz.. (Dr. A. Saltık)

14 Mart Tıp Haftası Nedeniyle Türkiye’de İşçi Sağlığı-Güvenliği Sorunsalı


14 Mart Tıp Haftası Nedeniyle Türkiye’de İşçi Sağlığı-Güvenliği Sorunsal
ı

Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz Ankara Tabip Odası (ATO) İşçi Sağlığı Kolu‘nun
çalışkan ve emektar üyeleri, emekten yana çalışanları, yılların değerli
çalışma arkadaşlarımız 14 Mart 2014 Tıp Haftası bağlamında bir panel düzenliyorlar.

Biz de bu Kol’da uzun yıllar örgütümüz TTB’ye (Türk Tabipleri Birliği) hizmet verdik.. 10 yılı aşkın bir süre ülkemizin her yerinde yaklaşık 100 (yüz!) dolayında İşyeri Hekimliği Sertifika Kurslarında eğitici, planlayıcı, değerlendirici, akademik sorumlu.. gibi görevleri yürütmeye çalıştık. Makul ücretlerle, asla “kâr” amacı gütmeden TTB,
bu kursları üyeleri için sürdürdü ve hatırı sayılır maddi girdi de elde etmiş oldu.
100′e yakın kursta, 10 yıl gibi bir sürede biz de her kursta 200 – 250 dolayında hekim hesabıyla 20 – 25 bin meslektaşımızın İşyeri Hekimliği Sertifikası edinmesinde
çorbaya tuz katabildik sanırız.

Bu programları ilk kez 1988′de dönemin TTB Başkanı Prof. Dr. Nusret H. Fişek başlatmıştı. Prof. Fişek Türkiye’de çağcıl (modern) anlamda Halk Sağlığı Bilimlerini kuran kişi oldu. 1963′te Hacettepe Tıp Fakültesi eğitime başlamıştı (önce Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bağlı olarak). Prof. Dr. İhsan Doğramacı Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi idi. Prof. Fişek de..

Prof. Fişek 1961′de 27 Mayıs Devrimcilerinin Sağlık Bakanlığı Müsteşarı olmuştu (Bakanlık önerisini kabul etmemesi üzerine Prof. Ragıp Üner Sağlık Bakanı olmuştu). 1965′te Süleyman Demirel başkanlığında ilk AP (Adalet Partisi) hükümeti kurulduğunda Prof. Fişek (o tarihte Doçent idi) Müsteşarlık görevinden alınmıştı. Danıştay uğraşlarının ardından Doç. Fişek, İstanbul Tıp Fakültesi‘nden sınıf arkadaşı Prof. İhsan Doğramacı ile birlikte Hacettepe Üniversitiesi Tıp Fakültesine (HÜTF) geçmişlerdi. Burada, 1750 sayılı Üniversiteler Yasası ve Hacettepe Üniversitesi Kuruluş Yasası (1967 tarih ve 892 sayılı yasa) kapsamında Toplum Hekimliği Bölümü Hacettepe Tıp Fakültesinde örgütlenmişti. HÜTF’nin 3 sacayağı vardı :

1. Temel Tıp Bilimleri Bölümü
2. Klinik Tıp Bilimleri Bölümü
3. Toplum Hekimliği Bölümü

Nusret hoca bu Bölüm’ün başkanlığını ve Üniversitenin Rektör yardımcılığını,
Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanlığını yaptı yıllarca. Biz de O’nun HÜTF’de
tıbbiye öğrencisi ve sonra da Toplum Hekimliği Bölümü‘ünde asistanı olma onurunu yakaldık.

12 Eylül sonrasında Rektör Prof. Doğramacı 2547 sayılı YÖK yasası ve sistemini getirdi; 12 Eylülcülerle bütünleşmişti. Toplum Hekimliği Bölümü, Anabilim Dalı’na indirgendi. Nusret hoca 67 yaşında emekli oldu / edildi ve boş durmayarak
TTB Genel Başkanlığına seçildi.. Halk Sağlığı’na hizmet kesintisiz sürecekti..

Bu görevi sırasında, 6023 sayılı TTB Yasası’nın 5. maddesi bağlamında
İŞYERİ HEKİMLİĞİ SERTİFİKA PROGRAMI başlattı ve bu belgesi olmayan hekimlere
İşyeri Hekimliği yapma izni verilmemeye başlandı. Bu kurslar ilk 10 yılında olgunlaştı.
Prof. İsmail Topuzoğlu, Prof. Nazmi Bilir… özveri ile çalıştılar.

Biz 2. onyılda 1990 sonrası, 2000′ler başına dek görev alan 2. takımda yer aldık.
Prof. Turhan Akbulut, Dr. Haldun Sirer, Dr. Nazif Yeşilleten… ile birlikte çalıştık.
Dr. Sedat ABBASOĞLU TTB İşyeri Hekimliği çalışmalarının eşgüdümünü sağlıyordu.

Bu dönemde TİSK ile karşı karşıya gelindi. TİSK, 6023 sayılı yasanın 5. maddesi bağlamında Tabip Odalarının izin yetkisini tanımak istemiyordu.

Yükselen neo-liberal yeni dalga ile patron, dilediği hekimle dilediği koşullarda
kutsal serbest piyasa yasaları bağlamında sözleşme yapabileceğini düşünüyordu. Hukuksal savaşım yıllarca sürdü.. taa ki yasal düzenleme ile söz konusu Tabip Odası yetkisinin geleneksel sermaye – iktidar ortaklığı ile içi boşaltılana dek..

Günümüzde geldiğimiz yer ortada.. Hemen her alan, sermayenin istekleri (buyrumu!) ile AKP iktidarınca mevzuat olarak düzenlenmekte.

Ortak İşyeri Sağlık Güvenlik Birimleri (OİSGB) de benzer koşullarda ortaya çıktı.
Yönetmelikle yürürlüğe kondu :

  • İŞYERİ SAĞLIK VE GÜVENLİK BİRİMLERİ İLE ORTAK SAĞLIK VE GÜVENLİK BİRİMLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK (RG : 15.8.2009, sayı 27320)

İşte TTB – ATO ve değerli çalışma arkadaşlarımız bu sorunu masaya yatıracaklar.

Duyuru posteri ve içeriği aşağıda..

OSGB_Paneli_ATO

ANKARA TABİP ODASI
14 MART TIP BAYRAMI ETKİNLİKLERİ

TAŞERON OSGB YAPILANMASI VE İŞÇİ SAĞLIĞININ GELECEĞİ PANELİ

KOLAYLAŞTIRICI; Dr.SEDAT ABBASOĞLU, ATO-İşçi Sağlığı ve İşyeri Hekimliği Kom.
KONUŞMACILAR ;
Prof. Dr. ONUR HAMZAOĞLU, Kocaeli Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Mak. Müh. ERTUĞRUL BİLİR, İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi
Dr. ERCAN YAVUZ, TTB İşçi Sağlığı ve İşyeri Hekimliği Kolu Başkanı 
YER: ÇANKAYA BELEDİYESİ ÇAĞDAŞ SANATLAR MERKEZİ
KENNEDY CAD. NO:4 KAVAKLIDERE
TARİH: 16 MART 2014 PAZAR, SAAT : 14.00 – 17.00 www.ato.org.tr

*****

Unutulmasın ; Avrupa Sosyal Şartı (European Social Charter) madde 3 :

* “Tüm çalışanların sağlıklı ve güvenli çalışma ortamı hakkı vardır.”

Bir şey daha unutulmasın;

* Bu metin Avrupa Konseyi‘nindir, 1961 tarihlidir ve 1989′da kimi çekincelerle
iç hukuka mal edilmiştir; Türkiye bu Şart‘a, uluslararası hukuk terminolojisiyle
taraf olmuştur“.
* Dolayısıyla, Anayasa md. 90/son fıkra uyarınca bu Şart, yasa değerinde olup,
iç yasalarla çelişmesi durumunda üstün hukuk normudur. Dahası, temel insan
hak
ve özgürlükleri ile ilintili olduğundan, aynı Anayasa maddesi uyarınca,
Anayasamıza aykırılığının ileri sürülmesi de olanaklı değilir.

Türkiye bir hukuk devleti olacaksa, yapılacaklar bellidir. Yalnız “işçiler” değil
Tüm çalışanların sağlıklı ve güvenli çalışma ortamı hakkı vardır.

OİSGB de bu bağlamda yapılandırılmak, işlevlendirilmek durumundadır.

  • Türkiye işvereni, artık, neo-liberalizm maskesiyle yabanıl (vahşi) kapitalizmi dayatan arkayik engellerinden kurtulma olgunluğunu gösterebilmelidir.

Değilse, hiç abartı sayılmasın, 1871 Paris Komünü‘nün post-modern versiyonlarının ülkemizde de yaşanacağı ve emeğin haklarını er ya da geç mutlaka, söke söke alacağı, tarihsel diyalektik pratiğinin şaşmaz (deterministik) çıkarımıdır.

  • Küresel – yerli sermaye ortaklığı, yeni Emile Zola’lar (Germinal),
    Victor Hugo’lar (Sefiller)…
    doğmasını zorlamamalıdır.

Herkese kolay gelsin..

Sevgi ve saygı ile.
11 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Makalenin pdf formu :
14_Mart_Tip_Haftasi_Nedeniyle_Turkiye’de_Isci_Sagligi_Guvenligi-Sorunsali