“ŞAHSIM ANAYASASI” Tehlikesi

Prof. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz, cumhurbaşkanı görev süresinin yalnızca Erdoğan için kaldırılabileceğini söyledi:

  • Şahsım anayasası‘ tehlikesi

Prof. Boyunsuz, “Sadece Erdoğan’ı ilgilendiren dönem sınırını kaldırmak istiyor olabilirler.
Zira buna ilişkin bahaneler tükendi. 50 artı 1’i yüzde 40-45’e indirmek isteyebilirler”
diyor.

İklim Öngel, Cumhuriyet, 20.11.2023 Prof. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz, cumhurbaşkanı görev süresinin sadece Erdoğan için kaldırılabileceğini söyledi: ‘Şahsım anayasası’ tehlikesi (cumhuriyet.com.tr)

  • “Hedeflerden biri madde 101. Cumhurbaşkanının görev süresi 2 dönem ve 5 yıl. Bu sınırı sadece Tayyip Erdoğan şahsında kaldırmak istiyor olabilirler. Zira artık bu sınıra ilişkin bahaneler tükendi.”
  • “50 artı 1, iki turlu çoğunluk sistemi de anayasadan kaynaklanıyor. Bunu da yüzde 40, 45’e indirmek isteyebilirler. AKP’nin iktidar şansını artıracak bir değişiklik yapılmak isteniyor olabilir.”

Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı.

  • Mevcut anayasa kaç kez değişti, “Darbe Anayasası” olarak adlandırılan mevcut anayasadan o döneme ait kaç madde var?

177 madde toplam 19 kez değişti ve 180 ayrı madde düzenlemesi yapıldı. Yani 177 maddeli bir anayasa 180 ayrı maddeyle değiştirilmiş oldu. Bir tur dönmüş desek yanlış olmaz yani. Tabii hepsi değişmedi ama bazı maddeleri birden çok kez değiştirilerek 180 ayrı madde düzenlemesi gerçekleşti. Darbe anayasasından geriye pek bir şey kalmadı ama otoriterlik sivil de olabilir. Söz konusu 19 değişiklikten 12’si AK Parti döneminde yapıldı. Toplamda 140 madde düzenlemesi yaptılar.
Yani değişikliklerin çok büyük bir kısmı AK Parti döneminde oldu.

  • AKP’nin değişiklikler neler oldu?

Ben AK Parti döneminde yapılmış olan anayasa değişikliklerini üç gruba ayırarak inceliyorum. Birinci gruptakiler, temel hak ve özgürlükleri bir nebze daha uluslararası standartlara yaklaştırmaya yönelik değişikliklerdi. Bunlar, çoğunlukla  AB’ye üyelik sürecinin hızlandığı ve Kopenhag kriterlerini (ölçütlerini) karşılamak istediğimiz, AKP’nin ilk dönemlerinde yapılan değişikliklerdir. 2004’de AY 90. md eklenen temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelere, kanunlarla çatışmaları halinde üstünlük veren düzenleme ya da ölüm cezası yasağının istisnalarının kaldırılması gibi değişikleri bunlara örnek verebiliriz.  Bu gruba dahil edebileceğimiz düzenlemelerin kimisi de karma amaçlar taşıyan anayasa değişikliği paketlerinin içine eklenmişti. Örneğin; 2010’daki anayasa değişikliği paketi  içinde bireysel başvuru hakkı da vardı… Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki davaları ve ihlal kararlarını azaltmayı amaçlıyordu. Bugün artık bu amaçlar bütünüyle terkedildi ve bambaşka bir yola sapıldı.

SİYASAL ÇIKAR DEĞİŞİKLİKLERİ

İkinci grup değişiklikleri ise kendi kısa vadeli siyasi menfaatleri gereği ihtiyaç duydukları değişikliklerdi. Şu anda ihtiyaç duydukları değişiklikler gibi durumlar. Mesela 2002’de seçme ve seçilme hakkı bakımından Tayyip Erdoğan’ın mahkumiyetinden kaynaklanan birtakım sınırlamalar vardı ve milletvekili seçilme yeterliliği yoktu. Abdullah Gül başbakandı. Kendisi partinin genel başkanıydı ama milletvekili olamıyordu. Önündeki hukuki engeller kaldırıldı. Siyasi parti kapatmaları ile anayasal hükümlerde kendileri ile yakından ilgili siyasi sonuçlar doğurabilecek potansiyele sahipti. Kapatmaya neden olan milletvekillerinin üyeliğinin düşmesine ilişkin düzenleme kaldırılarak parti kapatma neredeyse işlevsizleştirildi. Bunun gibi yakın gelecekte kısa vadeli olarak ihtiyaç duydukları ya da duyabilecekleri anayasa kurallarını değiştirerek kendi yakın siyasi ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik yaptıkları anayasa değişiklikleri var.

İDEOLOJİK MOTİVASYON

Üçüncü gruptaki anayasa değişiklikleri ise daha uzun vadeli, ideolojik motivasyonu da olan düzenlemeler. Kendi dünya ve devlet görüşlerini kamu gücünü kullanarak dayatabilme, kamu kaynaklarını hesap vermeden kullanabilme gücünü tesis etmek amacı taşıyan hükümler bunlar. Bir kısmı 2015 sonrasına denk düşüyor ama öncesinde de varlar. Bu kategoride  rakiplerini elimine etmek, rekabetçi otoriterliği ve o patronajı, neo-patrimonyal yapıyı tesis etmek üzere, hükümet sistemi başta olmak üzere, yargı üzerinde ve hükümet sistemine ilişkin olarak getirdikleri kurallar var. Bunların içine 2010 paketinin bir kısmını da katmak lazım. Çünkü orada Hakimler, Savcılar Yüksek Kurulu ve AYM’yi ele geçirmeye yönelik hükümler vardı. Buna literatürde “court packing” (mahkemeyi paketlemek) deniyor. Türkçe anlamı şu: Mahkemenin üye sayısını ya da yapısını değiştirip kendine yakın üyeler atayarak çoğunluğu ele geçirmek ve dolaylı olarak içtihatların değiştirilmesini sağlamak.

Tüm bunlara bakarak ağırlıklı olarak 2. ve 3. kategorideki değişiklerin AKP dönemi anayasacılığına rengini verdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

  • Şu an AYM üyelerinden kaçı Abdullah Gül’ün atadığı isimler?

Hepsi AKP döneminde atandı ama Abdullah Gül döneminde atananlardan üç kişi var.
Diğerlerinin hepsini Tayyip Erdoğan atadı.

  • Peki bu üç üyenin değişmesine ne kadar kaldı?

Yalnız şöyle ki Abdullah Gül tarafından atanmış olsa da Tayyip Erdoğan başbakandı ve bu yine AK Parti

dönemiydi ve zannedilmesin ki Abdullah Gül tarafından atananların tamamı özgürlükçü ya da Erdoğan tarafından atanan yargıçların içinden anayasal hakları savunan çıkmıyor.   Ben yargıçları o şekilde kategorize etmek istemem ama şu son krizi ele alırsak, Gül’ün atadığı  Muammer Topal Can Atalay için ihlal yok derken, Erdoğan tarafından atanan Yusuf Şevki Hakyemez ihlal var diyebiliyor. Yani birebir örtüşme yok.

  • Peki bu yargı krizi sizce bilinçli mi çıkartıldı?

Öyle olduğunu düşünüyorum. İki nedeni var. 2024’te üç üyenin görev süresi doluyor.

  • Abdullah Gül’ün atadığı üyeler mi?

Hayır. Gül’ün atadığı bir üye de var galiba içlerinde.

Ama şöyle söyleyeyim ben Gül’ün atadıkları veya Erdoğan’ın atadıkları olarak bakmıyorum. Muhalif yani daha özgürlükçü düşünenler ile iktidarın isteği doğrultusunda hareket edenler olarak bakarsak; iktidarın isteği doğrultusunda hareket eden bir üye ve muhalif kanatta yer alan daha özgürlükçü olmaya çalışan iki üyenin görev süresi doluyor. Yani Can Atalay kararına imza atan iki üyenin de görev süresi bitiyor. Mahkeme başkanı Zühtü Arslan da bu iki üyeden biri. Biliyorsunuz ki eşitlik halinde başkanın oyu geçerli oluyor. Yani kısa süre içinde Mahkeme çoğunluğunu yeniden tanzim etme gücü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eline geçecek zaten. İçtihatlar da bununla birlikte değişebilecektir.

‘AMAÇ ÜZÜM YEMEK DEĞİL’

İkincisi de Anayasa Mahkemesi’nin Atalay Kararı; milletvekili dokunulmazlığının istisnası olarak gösterilen AY 14.maddesindeki hakkın kötüye kullanılması anlamını taşıyan eylemlerin neler olduğunu Yargıtay kendisi belirleyemez, bunu TBMM Anayasaya uygun bir kanunla belirlemeli diyor. Yani iki yıl önce bunu söylemişti zaten ve bir kanun çıkarılmadı. Bu yönde bir kanun yapılarak konu çözülebilecekken olayın bu safhalara taşınması amacın üzüm yemek olmadığını gösteriyor.

  • O zaman bu kriz neden çıkarıldı?

Ben bunun bir fırsata çevrildiğini düşünüyorum. Öyle anlaşılıyor ki AKP-MHP iktidar koalisyonuna destek veren farklı, ideolojik yapılar ile çıkar grupları arasında bir güç mücadelesi var.  Bu grupların, tarikat ve cemaat yapılarının yargı içinde de uzantıları bulunduğu iddialarını duyuyoruz. . Yani yargı içinde siyasal, tarikat, cemaat bağlantılarına göre, ideolojilere göre gruplaşma ve örgütlenmeler bulunduğu uzun süredir söyleniyor. Kendi içlerinde gruplara ayrılmışlar ve birbirleriyle mücadele ediyorlar.

  • Yani asıl çatışma Cumhur İttifakı’nın içinde mi?

Tabii, evet. O iç çatışmanın yargı içindeki yansımasını görüyoruz. “İstanbul grubu, MHP’ye yakın gruplar, hak yolcularla çatışıyor” gibi şeyler duyuyoruz. Tabii bunları birebir bilmem mümkün değil. Söylenilenlerden, duyumlardan anlaşılan bu. Çünkü zaten bunların hepsi AK Parti tarafından belirlenmiş yargıçlar. Dolayısıyla kendi içlerindeki mücadele dışa vuruyor gibi görünüyor.

  • Yerel seçim öncesi gündem değiştirme diyenler de var…

Çok muhtemel. Yerel seçimleri daha güvenlikçi söylemlerinin eksenine sıkıştırmak, seçmenlerinde sürekli devletin güvenliği bize bağlı algısı oluşturabilmek, özgürlükleri tehlikeli göstermek isteniyor olabilir. Bahçeli’nin AYM başkanı Kandil’e çıksın söylemi gibi tutumlar bunu yansıtıyor. .. Siyaset bilimciler bilirler. Onların literatüründen benim de öğrendiğim bir şey. Güvenlik odaklı olarak seçimlere girildiği zaman seçmen daha az liberal tavır sergiliyor.

Yani daha muhafazakar oy kullanıyor. Tartışmaları ulusal güvenlik, yabancıların oyunları, milli yargı-milli olmayan zillet yargısı eksenine çektiğinizde, insanları gerçek sorunlardan uzaklaştırıyorsunuz.

  • Yerel seçimde bu krizin Cumhur İttifakı lehine sonucunu görebilir miyiz?

Böyle bir strateji uyguluyor olabilirler. Çünkü burada Yargıtay-AYM arasında olup bitenler, yargının araçsallaşması ve partizanlaşması dışında pek çok kişi için gündelik, gerçek bir soruna denk düşmüyor. Bugün baktığımız zaman, hukuka aykırılıkları birtakım mahkemelerden alınmış kararlarla dayattıklarını, bu sayede bir yasallık görüntüsü, hukukilik görüntüsü vermeye çalıştıklarını görüyoruz. Doğrudan doğruya “Ben yaptım oldu” değil de “Bakın kararı o hakim aldı”. Yani yargı eliyle yapıyorlar. O yüzden yargı çok araçsallaştırılmış durumda. Yargı, siyasal çıkarların, ödül ceza mekanizmasının bir oyuncağı haline geldi. Bu bir devlet yapısı için büyük sorun, vatandaşların adalete erişimi için de öyle ve sonuçlarını her gün dolaylı olarak hepimiz yaşasak da adalet sorunu ekonomik sorunlar gibi gündelik gerçeklikte herkes için yeterince görünür değil.

‘KORKUYOR OLABİLİRLER’

Öte yandan bir yönüyle şu da olabilir; Her ne olursa olsun Gezi tutukluları salıverilmesin. Hukukun altını üstüne getirsek de bu insanları içeride tutalım ve tutalım ki bir daha Gezi benzeri olaylar yaşanmasın. Toplumsal sokak hareketlerinden insanları korkutmak istiyor olabilirler ya da kendileri çok korkuyor olabilirler.

  • Tek bir krizle birden fazla amaç mı söz konusu?

Yani bir yönü gündemi değiştirip insanların gerçek sorunlardan uzaklaştırmak, sağ seçmeni konsolide etmek. Bir yönü de kısa vadeli ihtiyaç duyabilecekleri anayasa değişikliklerine zemin hazırlamak. Seçimlerden önce ittifak kurdukları tarikat ve cemaatlere bir takım anayasa hükümleriyle sözler verilmiş olabilir. Bunları tatmin etmeye çalışabilirler.

Gerçek sorunlara, gerçek çözümler üretemeyen bir iktidar ne yapar? İdeolojik bir eksende kutuplaşma yaratarak seçmeni bir arada tutmaya çalışır ve baskı üretir. Baskı üretebilmek için de yargının temel hak ve hürriyetlere ilişkin hükümlerine tutunmaya çalışan, özgürlükleri korumaya çalışan yargıçları sindirip korkutup bastırmaya çalışırsınız. Çünkü rıza üretemeyen baskı üretir. Bu neo-patrimonyal bir rejim. Dolayısıyla anayasa tartışmaları da tam da buna denk geliyor. Ben tartışmanın tek bir eksende yürütüldüğünü düşünmüyorum. Hepsi bir arada.

Bir de biraz evvel yaptığım gruplamalarda AKP anayasacılığının çoğunlukla kısa vadeli siyasi ihtiyaçlar ve daha uzun vadeli, ideolojik motivasyonlu, güç devşirmeye yönelik bir eksende ilerlediğini söylemiştim. O zaman kısa vadede siyasi çıkarlarına engel olabilecek anayasa hükümleri neler olabilir, buna bakmalıyız. Onlar değiştirilmek isteniyor olabilir. Ayrıca orta ve uzun vadede ideolojik olarak, yerleştirmek istedikleri neo-patrimonyal rekabetçi otoriterliği pekiştirmek belki rekabetçilik unsurunu daha da yok etmek ve ideolojik meşruluk kaynağını yani demokratik milli egemenlikten teokratik egemenlik anlayışına kayış gibi, değiştirme amaçları bulunabilir. Bunlara da bakmak gerekir.

  • Hedeflerinin arasında Cumhurbaşkanının görev süresi olabilir mi sizce?

Şüphesiz ki kısa vadeli siyasi çıkarlar bunu gösteriyor. Dolayısıyla hedeflerden biri madde 101. Madde 101 Cumhurbaşkanının görev süresi 2 dönem ve 5 yıl. Bu sınırı sadece Tayyip Erdoğan için, Tayyip Erdoğan’ın şahsında kaldırmak istiyor olabilirler. Sadece bu da değil, orada bir seçim sistemi tarifi de var. % 50+1, iki turlu çoğunluk sistemi de anayasadan kaynaklanan bir durum. Bunu da % 40, 45’e indirmek isteyebilirler. Hem Cumhurbaşkanlığı dönem kısıtlaması zira artık bu sınıra ilişkin bahaneler tükendi, hem de seçim sistemi. AKP’nin iktidar şansını artıracak bir değişiklik yapılmak isteniyor olabilir.  Bu hiç şaşırtıcı olmaz.

  • Şu ana kadar istedikleri neyi yapamadılar?

Daha uzun vadeli hedefler neler olabilir sorusunun cevabını ararken sizin sorunuz çok önemlidir.
Şimdi ilk dört madde değiştirilemez Cumhuriyetin nitelikleri her ne kadar kağıt üzerinde kalsalar da anayasadan silinemedi.

  • “İlk dört madde” dediniz, yeni anayasada öyle bir risk var mı?

Yeni anayasa yaparken bir önceki anayasanın anayasa değişikliğini sınırlayıcı hükümleriyle
bağlı değilsiniz. Tamamen hukuk ötesinde bir alandasınız.

  • Peki iktidarı ne bağlayacak böyle bir durumda?

Türkiye’nin taraf olduğu temel hak ve hürriyetlere ilişkin sözleşmeler bağlar.
Onun dışında 1982 anayasasının mevcut hükümlerine bağlı olmadan yapar.

  • Yani ‘değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ denilen maddelerle de oynanabilir mi?

Tabi, çünkü yeni anayasa yapıyor.

‘BİZ YAZDIK’ OLMAZ’ 

  • Peki nasıl olacak?

Bunu kabul ettirebilirse, demokratik anayasa olabilmesi için anayasayı yazan, yapan demokratik olarak seçilmiş bir kurucu meclis olması lazım. Zira yeni anayasa yapma gücü milletindir. Tüm milleti temsil gücüne sahip bir kurucu iktidar olmalıdır.  Yani sadece iki partiden oluşan bir Kurucu Meclis süreci demokratik yapmaz. “Anayasayı yapacak bir Kurucu Meclisi yok, biz ayrı bir Kurucu Meclis seçmeyeceğiz. Bu Meclis ile yapacağız” diyorsanız, bu bütünüyle yeni bir anayasaysa eğer onun usullerini belirlemeniz gerekiyor. Ona bir usul bulmak lazım. “Biz AK Parti’de oturduk 3-5 kişi yazdık, bir metin çıkardık bunu referanduma sunuyoruz’ derlerse, bunun demokratik olmayacağı, otoriter bir anayasa yapıcılığı olduğu netleşir. Yani topluma dayatma şeklinde olacaktır. Demokratik anayasa yapımı, tüm toplumsal kesimleri kapsayan katılım, müzakere, pazarlık, uzlaşma süreçlerini içermelidir.  Muhaliflerin, gazetecilerin hapsedildikleri baskı ortamlarında zaten demokratik anayasa yapımı süreçleri işletilemez.

  • Böyle bir durumda referanduma gitmek ne kadar doğru?

Demokratik meşruluğunuzu bir yerden almanız lazım. Türkiye’de gerçek bir demokrasi yok, bir serbest tartışma ortamı, örgütlenme özgürlüğü, ifade özgürlüğü yok. Bizde rekabetçi otoriterlik var. AKP ve MHP’nin kendi siyasi çıkarlarını ve dünya görüşünü toplumun tamamına dayatmak için yapılacak olan bir anayasa demokratik bir anayasa zaten olmaz. Referandum da ancak plebisiter bir dayatma aracı olur.

  • O halde demokratik bir anayasa ne kadar mümkün?

Türkiye’nin kutuplaşmış ikliminde demokratik bir anayasa yapmak için gerekli olan müzakere, pazarlık, tartışma, katılım süreçlerine müsait bir ortam yok. Toplum korkuyor, toplum sinmiş, sindirilmiş durumda. Burada demokratik bir anayasa süreci olmayacağı açık. İkincisi bu anayasanın en problemli maddeleri Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine ilişkin. “Onlara dokunmayacağız” derlerse, geriye hak ve özgürlükler kalıyor. İlk üç maddeyi canımızın istediği gibi boşaltalım. Muhtemelen kağıt üzerinde bile artık laiklik ilkesinin durması, hukuk devleti ilkesinin durması rahatsız ediyor onları. Kağıtta bile görmek istemiyorlar. Çünkü bir yerde bir yargıç çıkıyor ve “Bizim anayasamız böyle” diyor.

  • Rejim değişikliğinin adımlarını mı göreceğiz?

Rejim zaten değişti. Türkiye zaten demokrasiden çıktı. Ama demokrasiye dönüşün çok daha zor olabileceği, daha ileri düzeyde baskının görüldüğü başka bir tür rejime doğru ilerleyebilir. Bunu yeni anayasada yapabilirler. Demokrasinin iki koşulu var. Bir; egemenlik sekülerleşecek. Hukuk Meclis tarafından yapılacak, laiklik olacak. İki; seçimler adil ve özgür yapılacak. Adil ve özgür olmayan bir ortama demokrasi demiyoruz. İçinde baskı, dayatma, ceberrutluk bulunan rejimler oluyor; otoriterliğin farklı tonları oluyor. Gün be gün bu baskı daha da artacak. Bunu da resmiyete dökecekler.

  • Ne zamana kadar baskı artmaya devam edecek?

Birileri ‘dur’ diyene kadar baskı artmaya devam edecek. Ve muhalefetin gerçek sorunları tartışma kapasitesini sınırlamak, kendini derdini anlatıp seçmene ulaşmasını engellemek için birtakım yöntemler geliştirecekler. Maalesef şu an durum böyle görünüyor.

‘MUHALEFET PAZARLIK DAHİ YAPMAMALI’ 

  • Peki muhalefet nasıl bir duruş sergilemeli?

Muhalefet bu pazarlık süreçlerinin içine dahi girmemeli. Neyin pazarlığı yapılacak burada? Kısa vadeli olarak seçim sistemi ve iki dönem sınırını isteyeceklerdir. Orta vadeli olarak temel hak ve hürriyetlerin tasfiyesi, daha da sınırlanması, yargının özgürlükleri koruma fonksiyonunun tamamen elimine edilmesi gibi hususlar ortaya çıkıyor. Uzun vadeli hedefin de cumhuriyetin nitelikleri olduğunu düşünüyorum. Yani bu kısa, orta ve uzun vadeli hedefler içinde yürünen bir yol. O bakımdan bu yolu onlarla yürümenin anlamı yok. Belli ki hükümet sistemine dokunulmayacak. Hükümet sistemi değişmediği müddetçe oturup konuşacak bir şey yoktur.
***

PROF. DR. ŞULE ÖZSOY BOYUNSUZ KİMDİR?

1972’de İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi ve kamu hukuku yüksek lisansı yaptı. University of Essex’te insan hakları hukuku alanında doktora aldı. 2002’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görev aldı. Galatasaray Üniversitesi’nde 2004’te yardımcı doçent, 2011’de anayasa hukuku doçenti, 2017’de de profesör oldu. “1982 Anayasasının Yapım Süreci”, “Başkanlı Parlamenter Sistem”, “Dünyada Başkanlık Sistemleri” kitaplarını yazdı.

Bir yanıt yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir