Hayır başka türlü olmayacak, biz sosyalizme mecburuz

Mevcut durumdan rahatsız, endişeli, hoşnutsuz ve arayış için olan geniş halk sınıfları var. Onlarla bağ kurabilen bir siyasete, onlarla yarınlara bakan ilkeli bir birlikteliğe ihtiyacımız var.

Yangınlar, sel felaketleri, göç ve mülteci sorunları, aşı karşıtlığı… İçinde soluk alıp vermeye çalıştığımız bu yangın ve yıkım ortamında, muhalefetin gündeminde neler var? Egemen kurum ve kuruluşlara siyasa önerileri, topluma ahlak ve vicdan çağrıları, yeşil ekonomi manifestoları, şeffaflık, hesap verebilirlik uyarıları, liberal demokrasi talepleri… Sol siyaset buna mahkum edilebilir mi? Edilemez, edilmemeli!
Memleket yanıyor gözlerimizin önünde. Bir yanda “Yangınları söndüremiyorlar”, diğer yanda “Yangınları söndürmek istemiyorlar” sesleri. Toplumu ve yurttaşları var eden kurumlar çökmüş, onları geleceğe taşıyan birikim ve deneyim tasfiye edilmiş, bugünü ve yarını kuran bilgi yok olmuş. Toplumu ve yurttaşları var edecek kurumlar nasıl inşa edilecek? Toplumu ve yurttaşları geleceğe taşıyacak değerler nasıl örülecek? Yarını kuracak bilgi nasıl üretilecek? “Sol” muhalefette bu sorular yok. Sorusu olmayanın cevabı da olmaz.

Seller alıp götürüyor şehirleri, insanları. Dere yataklarına kurulan yerleşim yerleriyle, HES’lerle, doğanın sermayenin sınırsız talanına terk edilmiş olmasını gözlemliyoruz. Sel felaketleri nasıl göz göre göre geldiyse, göz göre göre de yönetilemiyor. Bir yukarıdaki paragrafta biriken soruların benzerleri burada da geçerli.

Memlekette göçmenler ve mülteciler artıyor. Bir yanda “Hepsini geri gönderelim, taşınamaz bir yük oldular” diğer yanda “Evimize geleni kovamayız” sesleriyle tam bir siyasetsizlik hakim. Bu siyasetsizlik, yoksulluk, işsizlik ve artan toplumsal eşitsizliklerle birleşince göçmen ve mülteci sorunu halk sınıflarını kanatan keskin bir bıçağa dönüşüyor.

  • Salgının tam olarak önü alınamıyor.
  • Aşı karşıtlığı var halk içinde.

Bu ülkede yalnızca aşı üreten kurumlar kapanmadı, bilimin ve tıbbın ışığının ulaşacağı evlerin de kapıları kapandı. “Laiklik ve laik eğitim vazgeçilmezdir” demek tam da bu ışıksız evlere işaret etmekti aslında. “Sol” muhalefetin laikliği “ibadet özgürlüğünün kıyısında ve yaşam tarzının dokunulmazlığında” takılı kaldı.

Yaşananları burjuva sosyal bilimleri şöyle açıklıyor: “Doğa yeterli bilince sahip olmayan bireylerin hataları ve yetersizlikleriyle tükeniyor, etnik kimliğe dayalı ayrımcılık artıyor, siyasal rejim otoriterleşiyor, ceberrut devlet toplumu yönetemiyor. Doğayı koruyalım, bireylerin farkındalıklarını artıralım, ayrımcılığı ortadan kaldıralım ve demokrasiyi tesis edelim.”

Burjuva sosyal bilimlerinin neden olarak saptadıkları neden değil sonuçtur. Doğanın tükenmesi, emekçiler arası etnik çatışmaların artması neden değildir; küresel eşitsizlikleri artırarak ve doğayı yok ederek derinleşen kapitalist üretim ilişkilerinin sonucudur.

İçinde yaşadığımız felaketin nedeni emek ve doğa sömürüsünü sermaye birikiminin kalbine yerleştiren kapitalist üretim ilişkileridir. 

Kapitalist üretim ilişkileri, tüm vahşiliğiyle ve yıkıcılığıyla toplumu ve yurttaşlarını piyasaya fırlatmış, piyasanın yarattığı sosyal rekabet bağlamında toplumsal bütünlüğü toplumsal düşmanlığa çevirmiş ve ülkeyi emperyalist ilişki ağlarına açmıştır. Bu topraklarda var olan halkçı, planlamacı, kamucu, emekten yana, kalkınmacı tüm birikimler sadece tatbikattan silinmemişlerdir. Bunlar “sol” muhalefet tarafından da terk edilmişlerdir. Bu birikimin yok edilişi yangın, salgın ve sel felaketlerinde apaçık hale gelmiştir.

İçinde yaşadığımız felaketin bütüncül ve tarihsel analizi sosyalist sola açık bir sorumluluk yüklüyor:

– Cumhuriyetçi ilkeleri,
– planlı kalkınmayı,
– kamucu değerleri,
– laikliği,
– yurttaşlığı, halk egemenliğini,
-yurtseverliği,
– anti-emperyalizmi

merkezine alan yeniden bir kuruluşu var etmek. Doğasıyla, insanıyla yaşanabilir bir sosyalist cumhuriyeti inşa etmek.

Mevcut durumdan rahatsız, endişeli, hoşnutsuz ve arayış için olan geniş halk sınıfları var. Onlarla bağ kurabilen bir siyasete, onlarla yarınlara bakan ilkeli bir birlikteliğe ihtiyacımız var. Yangınlarda ve sel felaketlerinde yine aydınlık yüzünü göstermedi mi halk örgütlenmesi? Yaraları sarmayı, felaketleri durdurmayı sağlamadı mı halkın dayanışması? O zaman, yolumuz bu örgütlenmeyi, dayanışmayı ileriye taşımak ve bir toplumsal dönüşümü mümkün kılmak.

Ne vakit yangınlarla, salgınlarla, felaketlerle baş etmeyi düşünsek, ne vakit apaydınlık bir ülke kurmayı düşlesek.

  • Hayır başka türlü olmayacak, biz sosyalizme mecburuz. 

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir