Covid-19 paniği ne doğuruyor?

Tüm dünyada COVID-19 hastalığı nedeniyle alınan ağır önlemler, ablukalar, karantinalar tedricen hafifletilmeye başladı, ama henüz tamamen kaldırılmadı ve tekrar devreye sokulabilirler. Dolayısıyla (Türkiye biraz daha gevşek izlese de) çoğu ülkede baştan beri uygulanan bu stratejilerin doğru olup olmadığını sorgulamak zorundayız. COVID-19 henüz seyrini tamamlamadığı için şu an kesin hükümlere varmak mümkün değil belki, ama bu sorgulamayı yapmaz ve olup biten karşısında şüpheciliği bir yana bırakırsak, her yıl aynı kabus içinde çaresiz kalabiliriz.

Kabus şu : Bir yanda pek çok insanı öldüren COVID-19’un devasa bir felaket yaratacağı, hatta yaratmakta olduğu iddiasıyla duyulan panik; diğer yandaysa bu panik yüzünden alınan önlemlerin, karantinaların, ablukaların kesinkes yaratmakta olduğu ve uzatıldıkları, tekrarlandıkları takdirde daha da derinleşip büyüyerek uzun vadeye yayılacak, çok boyutlu bir felaket.

COVID-19 gerçekten devasa bir felaket yaratmıyor mu?

Tüm dünyada her yıl gribe bağlı solunum hastalıklarından ölenlerin sayısı 290.000 – 650.000 arasında değişiyor, ki bu sayılar buzdağının su üzerindeki kısmına benzetiliyor. Su altındaysa daha büyük, ama o sayılara eklenmeyen iki kategori daha var: Gripin tetiklediği diğer hastalıklara dayalı ölümler ve sağlık sisteminin görmediği grip ölümleri.

Bu sayı (yıllık 650.000 ölü veya buzdağının su altındaki kısmıyla birlikte belki çok daha büyük bir sayı) devasa bir felaketi işaret ediyor mu? Ediyorsa bile hiç haberimiz yoktu. Küresel medya bu sayılara, insanların her gün kaçar kaçar, nasıl can çekişerek öldüğüne (sanki diğer ölümler hiç can çekişmeden gerçekleşiyormuş gibi) odaklanmamıştı; ardına, ayrıntısına bakıp sorgulamadığı her korkunç gelişmeyi banal bir Hollywood filmi gibi gözümüze sokmuyor, “COVID’le savaş” veya “Artık normale dönüş olmayacak” gibi banal, sahte klişeleri papağan gibi kopyalayarak tekrarlamıyor, kıyamete ramak kaldığı algısını kafalara nakşetmiyordu.

Zaman zaman medyada yeraldığı üzere, epeydir, devasa bir virüs felaketinden korkuluyor. Belki kısmen bunun etkisiyle daha önce de mesela kuş gribi ve domuz gribi yüzünden panikler yaratılmıştı, ama her ikisi de dağın fare doğurmasıyla, yanlış alarm olarak sonuçlanmıştı. Buradaki gidişat görünüşte farklı gibi (sürekli ölüm haberleri, ablukalar ve altüst olmuş bir dünya), ama paniğin kökeninde yine o felaket beklentisi vardı. Paniği ilk tetikleyense, yeni tespit ettikleri COVID-19 vakalarında sıradışı bir çoğalma gören Çin’in Dünya Sağlık Örgütü’ne durumu bildirip sıkı önlemlerle ilk ablukayı uygulaması oldu.

Panik ve ablukalarda bir başka etkili aktör de, Dünya Sağlık Örgütü’yle paslaşarak çalışan, İngiltere’deki araştırma üniversitesi Imperial College ekibi ve başkanı Prof. Neil Ferguson’du. Ferguson, yaptıkları matematiksel modellemelere dayanarak COVID-19’un 1918 İspanyol gribi gibi olabileceğini, sıkı önlemler alınmazsa İngiltere’de 500.000, Amerika’da 2.2 milyon kişinin ölebileceğini söyledi, ama yoğun eleştiriye maruz kaldı ve bu eleştirilerin bazıları sadece mevcut modelleme ve öngörüleri hedef almadı, Ferguson’u daha önce de gereksiz panik yaratmakla suçladı.

Ölüm oranından kasıt ne?

Dünya Sağlık Örgütü, acil durum ilan ettikten sonra, ama salgın ilan etmeden önce, yani panik büyürken, 3 Mart’taki beyanında şu çok enteresan kıyaslamayı yaptı“Tüm dünyada bildirilen COVID-19 vakalarının yaklaşık %3.4’ü öldü. Mevsimsel gripse genelde enfeksiyon kapanların %1’den çok daha azını öldürüyor.”

Bu kıyaslama çok enteresan, çünkü yanlış, yanıltıcı; elmayla (bilinen vaka ölüm oranıyla) armutu (enfeksiyon ölüm oranını) kıyaslıyor. Mevsimsel grip gibi nispeten bilinen, yerleşik bulaşıcı hastalıklara ilişkin çok daha fazla veri bulunduğu için o verileri kullanarak, enfekte olduğu bildirilmeyen insanların sayısı da modelleme yöntemiyle iyi kötü kerteriz edilebiliyor. Dolayısıyla gripten sözederken kullandığı ölüm oranı (%0.1 civarı), enfekte olduğu bildirilen ve bildirilmeyen (ama hesaplanan) tüm insanlardan kaçının öldüğünü gösteriyor ve buna toplam vaka ölüm oranı veya daha doğru tabirle enfeksiyon ölüm oranı (IFR – infection fatality rate) deniyor.

COVID-19 gibi yeni görülen bir salgındaysa toplam kaç kişinin enfekte olduğu henüz bilinmiyor ve kestirilemiyor, sadece (genellikle hastanelerde) enfekte olduğu tespit edilen insanların sayısı ve bunlardan kaçının öldüğü biliniyor. Yukarıda COVID-19’dan sözederken kullandığı %3.4’lük ölüm oranı da bu, bildirilen vaka ölüm oranı (CFR – case fatality rate). Bizi ilgilendirense ilki, yani enfeksiyon ölüm oranı. Çünkü bildirilen vaka ölüm oranı değişken. Mesela, tespit edilen ilk COVID-19 vakası hastanede ölünce (bildirilen) vaka ölüm oranı %100 oldu; peşinden 99 COVID-19 hastası daha geldi ve bunlardan, yani toplam 100’den sadece 5’i öldüyse vaka ölüm oranı da %5’e düştü. Nitekim şu an itibariyle tüm dünyanın (bildirilen) COVID-19 vaka ölüm oranı %6.12 (dün %6.18, önceki gün %6.28, daha önceki gün %6.42’ydi); peki enfeksiyon ölüm oranı ne?

COVID-19’un ölüm oranı ne?

İngiltere’de hükümetin en kıdemli sağlık danışmanı Chris Whitty iktidarın 11 Mayıs’taki basın açıklamasında pek çok insanın hiç semptom dahi göstermeyeceğini anlattıktan sonra, ölüm oranını ‘%1 veya muhtemelen %1’in bile altında’ zikretti. “Ve en yüksek risk grubunda bile %20’nin altında, yani büyük çoğunluk, en yüksek gruptakiler bile, virüsü kapsa da ölmeyecek.”

Peki %1’in ne kadar altında bu oran? Kimilerine göre %1’e daha yakın, hatta onun da üzerinde, kimilerine göreyse gribe, yani %0.1’e yakın. Bunlar içinde matematiksel modellemeye değil de, ele alınan topluluk kesitlerindeki antikorlara bakarak daha sağlam, somut verilere ulaşmaya çalışan araştırmalar da var. Yani virüsü alıp ona karşı antikor (doğal aşı, bağışıklık) geliştirenlerle virüsü alıp ölenlerin toplamında ölenlerin oranı ne?

Düşük ölüm oranlarına ve toplumun doğal olarak bağışıklık geliştireceğine (sürü bağışıklığına) inanmayanlarsa, çoğu ülkeye göre çok daha gevşek önlemlerle yetinen ve bir nevi kontrollü sürü bağışıklığı denebilecek bir strateji izleyen İsveç’i eleştirirken, başka ülkelerde olduğu gibi İsveç’te de %10 gibi çok düşük antikorlu insan saptanmasını işaret ediyorlar.

Ama Dünya Sağlık Örgütü’nün eski Kanser Programı yöneticisi Prof. Karol Sikora ve Oxford Üniversitesi Teorik Epidemiyoloji profesörü Sunetra Gupta gibilerine göreyse antikor da virüse maruz kalan herkesi göstermiyor, bazı bünyeler antikor üretmeksizin virüsü reddediyor. Prof. Gupta (35:30) geçmiş yıllarda farklı korona virüslere maruz kalan insanların COVID-19’a yol açan korona virüsü (SARS-CoV-2) hiç kapmadan ona bağışıklık geliştirebileceğini de söylüyor ve Spectator yazarı Ross Clark aynı görüşü doğrulayan iki araştırmadan sözediyor. Bu görüşler haklı ve araştırmalar doğruysa COVID-19’un ölüm oranı çok düşük ve sürü bağışıklığı sağlanıyor demektir.

Toplam ölümlerdeki artış

Ölüm oranını veya COVID-19’un gerçekten korku filmlerindeki kadar öldürücü olup olmadığını anlamanın bir yolu da tüm sebeplere dayalı toplam yıllık ölüm sayılarını karşılaştırmak. Mesela (COVID-19 seyrini tamamlayınca) geçmiş yıllardaki toplam ölüm sayılarının ortalaması alınıp bu yılla karşılaştırılacak, aradaki fark da COVID-19’a mal edilecek, ama bazı düzenlemeler yaptıktan sonra. Mesela yılda 1.35 milyon insan trafik kazalarında ölüyor, ama ablukalar nedeniyle bu sayıda eksilme olacak. Bu eksilme, COVID-19 ölümlerini gerçekte olduğundan daha az göstermesin diye, denklemin dışında tutulacak. Ama ablukalar yüzünden gerçekleşen fazla ölümler de var ve bu fazlalık da, COVID-19 ölümlerini gerçekte olduğundan fazla göstermesin diye, denklemin dışında tutulmalı, ki bunu becermek daha zor gibi görünüyor, çok titiz, dürüst bir çalışma gerektiriyor.

Türkiye özelinde konuşursak, Cumhurbaşkanı ve iktidarından bağımsız bir şey söylemek, yapmak mümkün görünmediği için COVID-19 ölü sayısı olsun, toplam ölü sayısı olsun, verilen ve verilecek istatistiklere gözü kapalı güvenmek imkansız. COVID-19 ölü sayısının Türkiye’de kimi Avrupa ülkelerine göre çok düşük olması da bu güvensizliği destekliyor, ama bu düşük sayı tek başına veri sahteciliğinin kanıtı olmayabilir. Bu hastalık çok çok büyük oranda yaşlıları vurduğuna ve Türkiye de Avrupa’ya kıyasla genç bir nüfus olduğuna göre aradaki farkın en azından bir kısmı bundan kaynaklanıyor olabilir, ki Türkiye’deki ölümlerde gençlerin oranı da Avrupa’dan yüksek. Batı’daysa epeydir ciddi bir tersine durum, ölümleri fazla gösterme yaklaşımı hakim.

Bütün bunların ışığında ya da karanlığında, şu ana kadar dünyada COVID-19’a maledilen toplam ölü sayısı 370.000 civarında. Ablukalar, önlemler virüs yayılımını yavaşlatmada başarılı olamadıysa (yani virüs zaten yayılacağı kadar yayıldıysa, yani önlemler tamamen boş yere alındıysa) yeni bir COVID-19 dalgası yaşanmayacak ve ölü sayısı da 400-600 bin civarında kalacak demektir. Yok önlemler başarılı oldu ve virüs yayılımı sekteye uğradıysa, virüs seyrini tamamlayana kadar COVID-19 da yoluna devam edecek, yeni bir COVID-19 dalgası, yeni vakalar ve muhtemelen ölümler olacak. Ama ne kadar? Ablukaların mimarlarına göre çok fazla. Diğer bazı uzmanlara[1] göreyse sadece kötü bir grip sezonu kadar. Kim bilir, belki de ikisinin arası bir şey.

Sıkı önlemlerin, ablukaların amacı neydi, maliyeti ne?

Sıkı önlemlerden önce gevşek önlemlere kısaca değinmek gerekirse, İsveç gevşek önlemlerle yetindiği için sıkı önlemlerin yan etkilerini de daha az hissedecek, ama (şimdilik) COVID-19 ölümleri komşularından daha çok göründüğü için gevşek önlemlerin maliyetini ödemekle suçlanıyor. İsveç’teki stratejinin mimarları başından beri, salgın seyrini tamamladığında ülke skorlarının da aşağı yukarı eşitleneceğini savundular, “Bir yıl sonra” görüşelim türünden yorumlar yaptılar. Ve geçenlerde, o kıyaslandıkları ülkelerin başında gelen Norveç’in sağlık müdürlüğü bir rapor yayınladı. Bu raporun bulgularına göre, virüsün çok hızlı yayıldığı endişesiyle 12 Mart’ta başvurulan sıkı önlemler aslında gereksizdi, o tarihte enfeksiyon zaten inişe geçmişti.

İsveç’in diğer komşusu Danimarka’daysa, Politiken ve Ekstrabladet gazetelerine sızdırılan e-postalar acayip bir durum resmediyor: Virüs yayılımının yavaşlamakta olduğuna ilişkin bulgular sümenaltı ediliyor (kim bilir, belki ahmak halkın fazla açılıp saçılmasını önlemek için); 12 Mart’ta acil durum yasası değiştirilerek Danimarka Sağlık Müdürlüğü’nün “düzenleyici yetkisi” “müşavirlik”e indiriliyor ve böylelikle COVID-19’un kamu yasaklarını haklı kılacak bir tehlike arzetmediği yolundaki Müdürlük görüşleri gözardı ediliyor. (Off-Guardian İngiltere, Almanya ve Rusya’da da benzer durumlar olduğuna işaret etmiş.)

Bu arada, tüm o sıkı önlemlerin, ablukaların amacıysa –altını çizerek belirtmekte fayda var ki– virüsü yok etmek veya insanları (mermi yağmurundan korurcasına) kurtarmak değildi. Virüsün yayılım hızını yavaşlatarak vaka sayısının kısa bir zaman aralığında zirve yapmasını engellemek, uzun zamana yayılmasını sağlamak ve böylelikle hastenelerde yığılmayı, kapasite aşımını önleyerek hastaları tedavisiz bırakmamaktı (ki yığılmayı önlediklerine ilişkin, yani boş hastanelere ilişkin haberler çıktı[2]). Tabii tedavisiz bırakmadıkları muhtemel hastaların da ancak bazılarını kurtarabileceklerdi, bir kısmı yine ölecekti, diğerleriyse belki tedavisiz kalsa da kurtulacak kişilerdi.

Bu geciktirme stratejisinde bir de aşıdan medet umuluyordu, ama aşının en iyi ihtimalle 1.5 yılda, en kötü ihtimalleyse çok daha uzun zaman sonra bulunabileceği söyleniyor, ki toplumların uzun süreler abluka ve ağır önlemlere dayanabileceğini düşünmek pek gerçekçi değil. Aşının, aceleye getirilirse, ne kadar güvenilir olacağı da ayrı mesele.

Önlemlerin, ablukaların yaratmakta olduğu felaketler, en azından şu an, iddia edilen COVID-19 felaketinin panik fırtınasıyla esmiyor belki, her gün korku filmi gibi medyada sergilenmiyor, ama tahribatla ilerliyor ve saymakla bitmez: Malum, hepsi hayatlara mal olan (şu veya bu veya şunun gibi) sosyo-ekonomik ve (mesela çocuklar üzerindeki) psikolojik tahribat. İnsanların çok uzun yıllar içinde doğal olarak geliştirdiği dengeleri bir anda depremle sekteye uğratmanın yol açabileceği, öngörülemez yıkımlar; mesela Prof. Gupta’nın (23:00) anlattığı gibi, sosyal tecritin ve aşırı hijyenin süresi ve başarısı ölçüsünde– bağışıklık sistemimizi zayıflatıp bizi diğer patojenlere açık hedef haline getirme riski. Maskelerin (en azından kimi bedenlere) yükleyebileceği stres ile virüs/bakteri biriktirme riski. Paniğin yolaçtığı nosebo (negatif telkin) etkileri. COVID-19 dışı sebeplerle hastaneye gitmesi gerekirken gidemeyenler.

Mesela İngiltere’de Nisan sonu itibariyle hastanelerin acil servislerine başvuranların sayısı geçen yıla göre nerdeyse yarıya inmiş ve her hafta 2250 yeni kanser vakası farkına varılmadan ilerliyor olabilirmiş. Bu insanlar (yani ölmeyenler), sadece muhtemel COVID-19 hastaları değil, tüm hastalar daha sonra hastanelere üşüşüp çok daha büyük bir izdiham yaratmayacaklar mı? Nitekim Dünya Sağlık Örgütü’nün eski Kanser Programı yöneticisi Prof. Karol Sikora da bundan sözediyor. Böylelikle (yayılımı geciktirme stratejisiyle) kurtarmayı umdukları bin kişi yerine on bin kişiyi feda etmiş olmayacaklar mı? Prof. Sikora bir başka röportajda, kanser hastalarının tedavisini Eylül’e ertelemenin 50.000 civarında insanı kanserden öldüreceğini söylüyor mesela. Bu sorunu dillendiren bir başka uzman da Cambridge Üniversitesi profesörü David Spiegelhalter.

Öte yandan, yaratılan müthiş panik sonucu, tam tersine, COVID-19’a yakalanmayanlar veya hastalığı hafif geçirenler dahi COVID-19’dan ölmek korkusuyla, boş yere hastanelere hücum etmedi mi, hastanelerde virüs yoğunlaşmasına yol açmadı mı? Maskeler, alışveriş poşetlerini yıkamalar, okyanusu dezenfekte etmeye çalışırcasına sokakları zehirlemeler, aynı evi, hatta yatağı paylaşan aile üyelerini arabalarda birbirinden tecrit etme zırdeliliği, sokağa çıkma yasakları vb. uygulamalar bilimsel bir temele, akla dayalı, sürdürülebilir önlemler mi, yoksa hezeyan içinde bir şey yapıyormuş havası yaratmaya yönelik abukluklar mı? Risk grubundakileri korumak için ne yapılabiliyorsa yaptıktan sonra, “Korkunun ecele faydası yok” demek daha doğru değil miydi? Çünkü korkunun hayata epey zararı var ve uygulanan ağır stratejiler –özellikle de süreleri uzadıkça– kaçınılmaz bir kemoterapi gibi haklı görünmüyor, virüs yüzünden ev yakmaya benziyor. COVID-19 dağının fare mi, fil mi, yoksa çakal mı doğuracağı henüz belli değil belki, ama paniğinin canavarlar doğuracağı veya doğurmakta olduğu kesin gibi.

[1] http://www.mshfd.org/ • https://unherd.com/thepost/coming-up-epidemiologist-prof-johan-giesecke-shares-lessons-from-sweden/ • https://www.youtube.com/watch?v=Biqq34aUJcQ • https://www.journeyman.tv/film_documents/7815/transcript/ • https://www.youtube.com/watch?v=LAT66OjarGA • https://www.youtube.com/watch?v=cwPqmLoZA4s • https://unherd.com/thepost/nobel-prize-winning-scientist-the-covid-19-epidemic-was-never-exponential/ • https://unherd.com/thepost/professor-karol-sikora-fear-is-more-dangerous-than-the-virus/ • https://www.youtube.com/watch?v=BrBuv6kq6Rc&feature=emb_logo • https://off-guardian.org/2020/03/24/12-experts-questioning-the-coronavirus-panic/ • https://off-guardian.org/2020/03/28/10-more-experts-criticising-the-coronavirus-panic/ • https://off-guardian.org/2020/04/17/8-more-experts-questioning-the-coronavirus-panic/
[2] https://www.bbc.com/news/uk-england-birmingham-52430855 • https://www.pbs.org/newshour/world/many-field-hospitals-are-empty-but-may-be-used-if-theres-a-second-wave-of-infections • https://www.ctvnews.ca/health/coronavirus/all-of-our-rooms-are-empty-hospital-ers-vacant-during-pandemic-1.4918208 • https://www.abc.net.au/news/2020-05-09/coronavirus-ward-geelong-hospital-yet-to-admit-covid-19-patient/12194222

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir