Doçentlik sınavımız… 27 Yıl Önce Bu gün idi..

Doçentlik sınavımız…
27 Yıl Önce Bu gün idi..


Dostlar
,

Tarih 9 Ekim 1990 idi.. Tam 27 yıl bitti.
8 Nisan 1988’de Edirne’deki Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda Yrd. Doç. olarak göreve başlamıştık.
Anabilim Dalı’nın ilk ve tek öğretim üyesi idik. (Bu Anabilim Dalını kurduk, 16 yıl yönettik..)
Hülyamız olan öğretim üyeliği mesleğine başlamıştık.
1977’de İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş, ardından 1 yıl Keban’da çalışmış (SSK ve yeraltı maden işletmesi Simli Kurşun) ve 11 Kasım 1978’de, tıp eğitimine 1971’de başladığımız yuvamız Hacettepe Tıp Fakültesi’ne bu kez “Halk Sağlığı” dalında uzmanlık eğitimi almak üzere yeniden dönmüştük. Prof. Nusret Fişek‘in, öğrencisi olmaya ek, asistanı da olma onurunu yakalamıştık.

Tıp Eğitimimiz gibi uzmanlık eğitimini de Hacettepe’de başlayıp İstanbul Tıp Fakültesi’nde tamamlamıştık (ailesel nedenlerle yatay geçiş yapmıştık..). Temmuz 1981 sonu idi..

Rahmetli Prof. Türkan Saylan ile bir süre çalıştık, Elazığ Cüzzam Hastanesi Başhekimi olarak.. Sonrasında Türkiye’de izlenmesi gereken Lepra (Cüzzam) Savaş Politikalarında anlaşamadık.. Rahmetli ayda 1 kez Elazığ’a gelir, yaklaşık 3 gün kalırdı. Bu süre içinde Cüzzam Hastanesi’ne ayırdığı süre yaklaşık 20 dakikada 70 dolayındaki hastaya bizimle birlikte “jet vizit” olurdu. Başlıca bu nedenle olmak üzere, biz Halk Sağlığı Uzmanlık eğitimi aldığımızdan saha ağırlıklı çalışmak isterken, kendileri klinik – hastane odaklı çalışmamızı istiyorlardı bir klinisyen olarak. Oysa Cüzzam’ın kökleri toplum içinde idi.. Hastanede bekleyerek, geç dönemde gelen hastalara 1. sınıf bile olsa tıbbi bakım vererek sorunun kökü kurutulamazdı (eradikasyon). Bu yüzden, bu politika ile Türkiye’nin Cüzzam sorununun “kendisini emekli olana dek idare edebileceğini” söylemiştik!.. (Kendileri yaşamda olmadığından, başkaca ayrıntılara girmiyoruz..)

Sonra Kocaeli Sağlık Müdür yardımcılığı, Elazığ’da muayenehane hekimliği, işyeri hekimlikleri (çimento ve kağıt..) ve Sağlık Müdürlüğü, Halk Sağlığı Bölge Laboratuvar Müdürlüğü görevlerimiz oldu.. Yaklaşık 7 yıl saha deneyimimiz oluştu. Bu arada üniversiteden ayrılmayarak akademik kariyer yapan kimi sınıf arkadaşlarımız (Hacettepe ve Çapa’da) Doçent oldular!..

Biz Edirne’de 1988’de akademik yaşama döndüğümüzde, 1989’da bir geçici yasa çıktı ve öğretim üyelerinin bulundukları kadroda, ayrıca kadro koşulu aranmadan hak ettikleri akademik unvanın kadrosuna atanmaları olanağı verildi. Doçentlik sınavı için başvurabilirdik ama bilimsel dosyamızı daha da olgunlaştırmak istedik, ertesi yıla bıraktık kendimize saygımız gereği. İzleyen yıl, doçentlik başvuru dosyamızda 42 bilimsel ürün vardı ve oybirliği ile çok başarılı bulunmuştu jüri tarafından

*****
9 Ekim 1990 sabahı Hacettepe Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nın (“Bölüm” derdik) bildik koridorunda idik. Jürinin 3 adayı vardı.. Doçentlik yabancı dil merkezi sınavını başarmıştık, bilimsel dosyalarımız yeterli bulunmuştu, sözlü sınava alınacaktık sırayla.

Dr. Hasan Hüseyin Polat sözlü sınavı başardı, O’nu kutladık (Halen Sivas’ta Profesör).. 2. arkadaşımız sözlüde başarılı bulunmadı.. Ama sonraki çalışma yaşamında çok başarılı uygulamalı Halk Sağlığı hizmetleri verdi.. Biz öğleden sonraya kaldık.. Zaman çoook ağır akıyordu.. Hocalar yemekten de “geç” döndüler üstelik.. Jüride şu sayın hocalarımız vardı :

Prof. Dr. Hilmi Erginöz (Cerrahpaşa Tıp; sonra biz de oğlunun doçentlik jürisinde idik; ilginçtir, emeklilik sonrası bir vakıf üniversitesine profesör olarak atanmasında jüri üyesi olarak biz kendisine rapor düzenledik; 2013’te sonsuzluğa uğurladık..)

Prof. Dr. Yaşar Bilgin (Ankara Tıp, 3.10.12’de rahmetlik oldu; tüm çağrılarına karşın, Afyon Çay’da “çay”ını içemedik, sonsuzluğa uğurladık..)

Prof. Dr. Özdemir Gülesen (Bursa Tıp)

Prof. Dr. Rengin Erdal (Hacettepe Tıp; ilk jüri üyeliği idi)

Prof. Dr. Nazmi Bilir (Hacettepe Tıp; ilk jüri üyeliği idi)

Sınav da sıkıydı.. Yeşil tahtada tebeşirle istenen kimi formülleri yazmıştık..
Çooook yorgunduk.. Olağanüstü yorgunduk.
Edirne’de Anabilim dalımızda tek öğretim üyesi idik.
Ağır, bunaltan bir yönetim ve ders yükü vardı üzerimizde..
Bir de çok sınırlı olanaklarla bilimsel araştırma ve yayın yapma yükümü.
Fakülte Kütüphanemiz çooook cılızdı. Edirne – Ankara otoyolu bitmemişti, 12 saat sürerdi
sigaralı otobüsler“de, boğucu yolculuk enerjimizi tüketiyordu. Sabaha dek otobüste, Cumartesi günü YÖK kütüphanesinde gün boyu bavul dolusu fotokopi çektirir, bir dolu para öderdik. Gece geri dönerdik Edirne’ye, Pazar günü okumak üzere..

Yüksek lisans ve tıpta uzmanlık öğrencilerimiz de olmuştu bu arada. 10 saat derse girdiğimiz günler oluyordu!

Yönetimle de tıp eğitimindeki ciddi açmazlar ve hastanenin su hijyeni bozukluğu yüzünden  ciddi sorunlu, hatta mahkemelik idik.
*****
Jüri bizi sözlü sınavda oybirliği ile başarılı buldu..

Bize akademik biniş giydirdiler..
Nazmi (Bilir) ağabey fotoğraf çektiğinden karede yer alamadı..
******
O akşam hocalarımızla yemek yedikten sonra Fakültemize gene otobüsle döndük..
Onca yorgunluğumuza karşın, heyecanımızdan sabaha dek uyuyamadık..

Ekim 1990’da Tıpta 6 arkadaş doçent olmuştuk. Toplam hoca sayımız da, çoğu yardımcı doçent, 50 dolayında idi.. 1974’te Cerrahpaşa’nın korumasında (himayesinde) kurulmuş fakültemiz 15-16 yaşında idi. Biz 43. hoca olmuştuk Edirne tıpta.. Birkaç ay sonra kadrolar ilan edildi ve 5 arkadaşımız doçent kadrolarına atandı. Biz ise Yrd. Doç. kadrosunda tutulduk..

Bu arada bize verilen KINAMA cezasını (tıp eğitiminin acınacak durumunu sergiliyorduk..) yönetsel yargı kaldırdı, Rektörlüğün temyizini Danıştay reddetti..

8 Nisan 1991’de, 3 yıl sonra, süreli atamamız yenilenmeyerek işten atıldık.
Bölümün tek öğretim üyesi olmamıza karşın!..
Alelacele, yetiştirdiğimiz asistanımız uzman olunca hemen Yrd. Doç. ve Anabilim Dalı başkanı yapıldı.
Yargı süreci başlattık yeniden..
Bu arada YÖK Başkanı Prof. Doğramacı’ya bir telgraf çekerek durumu çok kısa özetledik ve

İŞSİZ ÜNİVERSİTE TIP DOÇENTİ diye imzaladık.

“Hoca bey” (Doğramacı’nın lakabı) bizi yanıtladı :

“.. hakkımda gösterdiğiniz iyi dilek ve duygulara teşekkür ederim..” diyordu yanıt telgrafında!
*****
Yönetsel yargıda açtığımız YD (Yürütmenin Durdurulması) istemli iptal davası sürerken, lojmandan çıkmamız baskısı başladı; elektrik ve suyumuz kesildi..
Aylıksız kaldık..
Arkadaşlarımız koridorun öbür yanına kayıyorlar, selamlaşma bile olamıyordu.
Fakültedeki odamız zorla boşaltıldı.
Doç. Dr. Tülin Yılmaz adlı yiğit bir kadın, kimi eşyalarımızı yüklendi ve odasına taşıdı..
Derken, birkaç ay sonra Edirne İdare Mahkemesi bizi göreve iade etti..
İdare’nin inatla temyizini Danıştay reddetti..
Göreve döndük. Geriye dönük aylıklarımızı faizsiz ödediler ama döner sermaye payı vermediler.
Bu süreçte avukatımız, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Sayın Prof. Dr. Yahya Zabunoğlu idi. Dostluğunu ve yetkin hukuk ustalığını, bilgeliğini unutmak, anmamak olanak dışı.. O’na şükran dolu ve borçluyuz.

Rektör (Ahmet Karadeniz) değişti.. Prof. Dr. Poyraz Ülger seçildi ve atandı, sorunla yakından ilgilendi; doçentlik kadrosu, tıp fakültesinin kasten gereksinim belirtmemesine karşın ilan edildi 2 yıl kadar gecikme ile. (Anabilim dalı başkanlığımızdan “öğretim üyesi gereksinimi yoktur” yazısı gitti Dekanlığa!)

Bu arada, bizim Yrd. Doç. olan asistanımız, Anabilim Dalı Başkanımız idi! Biz, Doçent unvanlı olarak “Yardımcı Doçent kadrosunda” tutuluyorduk, yazışmalarda “Yrd. Doç.” yazılıyordu. Doğramacı’nın has adamı Kerküklü anestezi hocası dekan çook inatçıydı.. (Yemin ederiz ki şimdi adını bile anımsamıyoruz..)
*****
İlişkiler, şaşılacak biçimde ve hızla onarıldı! Demek ki düşenin dostu olmuyordu, güçlü ise selamlanıyordu. Ekim 1995’te, 5 yıl sonra Profesörlük kadrosu ilan edildi, sorun olmadan.. Başvurduk, 17 Ocak 1996’da resmen atandık bu kadroya.. 20 Mayıs 2004’e dek 16 yıl 1 ay 12 gün hizmet ettik Anabilim Dalımıza (görev dışı kaldığımız birkaç ay dışında). Bu Anabilim Dalımızda şimdi, hepsi de bizim yetiştirdiğimiz 4 profesör görevde.. Yetişip ayrılanları, başka yerlerde profesör, doçent vb. olanları.. saymıyoruz..

20 Mayıs 2004’ten bu yana Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi‘ndeyiz.. Bizi aralarına kabul eden şimdiki Anabilim Dalımız hocası arkadaşlarımıza ve dönemin rektörü Sayın Prof. Dr. Nusret Aras‘a şükran doluyuz. Umarız, buradan 14 Kasım 2020’de 67 yaşımızı bitirerek sağlık ve onurla emekli oluruz..

Ama önce Türkiye! Ülkemiz çoook zorda ve biz bu kulvarda da uğraş vermek zorundayız..
Bu web sitemiz o yüzden 2 kulvarlı.. TIP ve AYDINLANMA sitesi..
Bilimsel akılcılık da ana pusulası bu sitenin..
Büyük Atatürk’ün buyrumu (direktifi) ve rotası böyle..
*****
27 yıl önce Doçentlik unvanı kazanmamızın yıl dönümünde bu çağrışımlar klavyemize döküldü.
5 yıl önce 22. yıldönümünde yazdıklarımızı güncelledik, sunuyoruz.. Bize göre yazmak ve paylaşmak gerek. Ama gerçekçilikle.. bu süreçte dengeli duygusal tonları tümüyle feda etmek de gerekmez.. İnsan aklının ve duygularının bütünselliğinin ürünü; iki kanadını da kullanmalı.

Bize emek ve el verenlere, vereceklere şükranımız sonsuz, borcumuzu ödememiz ise olanaksız..

Tıp eğitimi, uzmanlık alanımız HALK SAĞLIĞI / TOPLUM HEKİMLİĞİ ve öğrencilerimiz ise “klasik olmayan” aşklarımız..

NOBEL Kimya ödülü kazanarak ulusal gururumuzu yücelten, özgüvenimizi pekişiren Saygın Prof. Aziz Sancar‘ın vurguladığı gibi, biz CUMHURİYET EĞİTİMİNİN ÜRÜNÜYÜZ.. Sancar hoca Mardin’den, biz Van Atatürk Lisesinden mezunuz. Sancar hoca 1971 İstanbul Tıp Fakültesi mezunu, biz 1977’de aynı saygın ve seçkin Fakülteden mezun olduk. Sancar hoca ile minik ortaklıklar bile keyif verici..

Sevgi ve saygı ile.
09  Ekim 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
AÜTF Halk Sağlığı AbD   
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com


Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

“Doçentlik sınavımız… 27 Yıl Önce Bu gün idi..” üzerine 16 yorum

  1. saygıdeğer Ahmet Saltık hocam,

    Acı acı gülümseterek düşündüren trajik doçentlik yolculuğunuzu okudum.
    kaleminize sağlık olsun.Bizim gibi ülkelerde aydınların yolu dikenli ve zorludur.

    Siz ve sizin gibi Yurtsever eğitim neferleri ,yol gösterenler,ışık verenler,
    yollarında zahmetle ilerleyerek bilek ve beyin gücüyle geldikleri yerlere yozlaşmanın başladığı süreçten sonra birçok kişi yeşil renkli paraşütle iniverdiler..Ki onlar bu zamanda İSLAMİ BİSİKLETİ tartışanlardır.

    İçten selam ve saygılar sunarım.

  2. Sayın Öğretmen(“hoca” yerine kullanıldı).yazınızı büyük heyacanla okudum.
    Bir meslekdaşınız olarak(İstanbul Tıp Fak. 1966 mezunu)şimdilik sizi candan kutlar,başarılarınızın süreceğine olan inancımla,birlikte sürmesini dilerim.

  3. saygıdeğer hocam, meşakkatli, bol virajlı ve inişli çıkışlı kariyer sürecinizi hayranlıkla, gurur duyarak okudum.iyi ki sizi tanıdım.saygılarımla……..

  4. Ahmetciğim,
    Önemli bir anını yazıya dökerek meslek ve akademik tarihimize önemli bir kayıt düşmüşsün, ne ki bir kaçımız dışında Amerikan Yerlilerinin “Bir insanı anlamak için onunu makosenleri ile üç ay gezeceksin” atasözünde olduğu gibi o günleri özellikle bugünün inbreed hocaları anlayamazlar. Senin gibi arkadaşlarımdan ayrıca Rami Hoca’nın vasiyetine uyarak iyi bir anı kitabı yazmanı da bekliyorum. Zira bütün elektronik iletişimimiz Suriye vb ülkelerde örneklerini gördüğümüz gibi bir hükümet ya da yargı kararı ile kesilebilir ve veb sayfalarımıza, bloglarımaza kendimiz bile ulaşamayız. Kimi zaman bloglarıma koyduğum yazıların kopyasını bile almayı unuttuyorum.
    Sana uzun bir akademik ve akademi sonrası akademik yaşam ve sağlık diliyorum.

  5. Sayın Hocam Dr. Saltık,
    Hikayenizi büyük bir ilgiyle ve keyifle okudum. Bu hikayeyi sizin öğrenciniz olarak okudum. Sonra bir daha okudum. Ben bu hikayenin neresindeydim sizi tanıdığımda onu düşündüm durdum. İnsan beyni yaşadıklarını kaydediyor. Bunun ilginç bir yönü var. İnsan yaşadıklarını hangi yaşta yaşamış olursa olsun, zihninde yeniden geriye sarıp oynatabiliyor, ve oynattıkları hakkındaki yorumları ve fikirleri oynattığı andaki içgörüsü ve kavrayışı ile sürekli yeniden değerlendiriliyor. Örneğin o günleri, o günkü aklımla yaşadım, bugünkü aklımla yeniden değerlendiriyorum, yarın ki aklımla yeniden değerlendireceğim. Hayat çok kısa. Hayat çok uzun. 1996’ı sonbaharıydı Edirne’ye ayak bastığımda. Babam Dr. Taner Çamsarı, sizin sınıf arkadaşınız, Edirne Tıp fakültesinin kazandığımda bana heyecanla “Ahmet var orda, ne güzel oldu” dedi. Halen yüzündeki o heyecan aklımdadır. Edirne Tıp hikayem hüzünlü başlamıştı oysa ki. İzmir’de ailemi bırakıp onca uzak yere gelmek. Sonra ne kadar çok sevdim ben Edirne’yi. Ne kadar çok alıştım, pek kısa zamanda. Sizin de bunda katkınız çoktur. Biyoistatistik sınavınızda gösterdiğim başarı inanın hiç beklemediğim bir şeydi. Bana bu birincilikten ötürü kitap hediye etmiştiniz, halen kitaplığımda durur. Halen o gün öğrendiğim bilgileri kullanıyorum dersem bana öğrencileriniz inanır mı acaba?

    Edirne’de bana sizin gibi sahip çıkan diğer hocalarımı da anmazsam içim rahat etmez. Edirne’de geçirdiğim iki yılı hayat boyu hatırlanacak bir iki yıl haline getiren Sayın Dr. Saniye Şen ‘e, Sayın Dr Turhan Gazioğlu’na, Sayın Dr Gülbin Dökmeci’ye, Sayın Dr.Recep Mesut Hocam’a sizin mekanınızda ve huzurunuzda teşekkür etmek istedim.

    Yazdıklarınızı beni zaman tüneline soktu, kısa hayatıma ait bir yakın tarihten dilimler sundu. Benim sizin hikayenizde size denk geldiğim yer sizin mücadelelerinizin sonrasına denk gelmiş, neler yaşayarak, ne sıkıntılarla o yeri hakettiğinizi o halimle bilmezmişim.

    Öğrenciniz olmuş olmaktan çok gururluyum, size saygılarımı sunuyorum.

    Ulaş Mehmet Çamsarı
    http://ulascamsari.com

    1. Mehmedim!

      Epey yazdım sana az önce, bir klavye kazası ile gitti!?

      Aynısını yazmam olanaksız..

      Çok üzgünüm.. “Düşük” gibi bir şey bu..

      Özetlemek gerekirse :

      Gelişmekte olan ülkenin aydını olmak, Reşat Nuri’nin ateşten gömleği gibi.
      En derin kişisel-toplumsal travmalarınızı bile insan duyarlığınızla olabildiğince yaşamaya, gereğinde yasını tutmaya hakkınız yok!

      “dé doublement dé la personalite” örneği tipik..

      Maskenizi takmak ve “diplo macia” lı olarak toplumsal rollerinizi oynamak zorundasınız yaşam tiyatrosunda..

      “Schisophrenia” prevelansı / insidensi gelişmekte olan ülkelerde öbürlerinden yüksek mi, düşük mü?

      Düşükse niye? Gerçek düşüklük mü, yoksa bir “ecological fallacy” mi?

      Bu işin çıplak epidemiyolojisi nedir, klasik bilginin ötesinde??
      Bu ne muazzam bilmecedir?

      O ne görkemli güdü kaynağınızdır ki, ülkenize-halkınıza-çağınıza ölçüsüz, kayıtsız-koşulsuz sorumluluğunuz sizi hem kaya hem peynir kılar.. Peynirden kaya mı desek? Peynirken kaya mı?

      Yoksa kaya görünümlü peynir mi?

      “Bir dilim gevrek ekmek” metaforu da uygun düşer mi, bilmem.

      O denli kırılgansınızdır gerçekte ama dağılıp ufalanmazsınız.

      Kendinizle kaldığınız geceler, 3 parmak derinlikli ram uykularınız
      ne hazin cenklere sahnedir..

      İyi ki de böyle midir?
      Temel sorunlarını çözmüş ülkelerde aydınlar-öncüler bu tür sorunları hem çoook daha az deneyimliyor hem de adamakıllı depresyonunu yaşıyor, yasını tutuyor.. gereğinde.

      Klasik Psikiyatri de geleneksel işlevini yükümleniyor bu süreçte.
      Psikoterapi virtüözlükleriyle, anti depresan / anksiyete vb. harika psiko-kimyasallarıyla.. Bir dönem de ECT brütalliğiyle ??

      Transkültürel psikiyatri bağlamında seninle bu sorunsalları konuşmak isterdim..

      Haa, çorbanın tuzunu da eklemeliyim :

      Serde bir de, -bilmem kaçıncı kambur-
      TOPLUM HEKİMİ / HALK SAĞLIKÇI olmak,
      Nusret Fişek’in çocuğu olmak var..

      Ne dersin, bu terazi bu sıkleti çeker mi;
      yoksa çeliğe su mu verilmekte, verilmiş midir ??

      Yoksa evrimin taşıdığı nahif yerde, insan oğluna gerçete Donkişotvari bir rol yıkımı mıdır, hazin bir teatral yükleme midir??

      Sorularım özüme ve muhatabım sana,
      sorgulamalarım epey de profesyonel yanıt gereksinimli..

      Bu genç yaşında yarattığın ve yaşama kattığın, bizim de nasiplendiğimiz güzellikler için sana nasıl teşekkür etmeli??

      Gözlerinden öperim.. desem; -bir parça- olur mu?

      Seni yetiştiren ve donatan anababan başta olmak üzere tüm insanlara, ortamlara, yaşantılara selam olsun..

      Üstteki 3 tümce de sana safra taşı ve sınav olsun..
      Asla batmadan, hep üretip başararak.. paylaşarak, vererek..
      Bunlarla da ayakta kalarak, her şeye karşın..

      En sonki : Sözlerim şizofrenik midir, kayda değer / değmez midir??

      Sevgi ve saygı ile.
      17.10.12

      Dr. Ahmet Saltık
      http://www.ahmetsaltik.net

  6. Değerli Ahmet Saltık Hoca,

    Epey uzun zamandır değerli yazılarınızı gruplarda okur ve üzerine bir-iki cümle ilave ederek diğer dostlarıma da gönderirim. Yukarıdaki kısa hayat daha doğrusu akademik kulvardaki mücadelenizi ve dostların yazdıkları yazıları okuyunca içinde bulunduğum depresyondan biraz olsun çıktığımı söyleyebilirim. En azından bu nedenle size/sizlere teşekkür borçluyum:-))

    Doğumum 1943 yılına rastladığına göre epey şeyler yaşamışım demektir. Hele insan kendine dönük değilse ve bir de üstüne üstlük her haksızlığa karşı isyankar bir ruha sahipse başına gelmedik şey kalmaz bilirsiniz:-))

    1995’te kendimi erken emekli edip köyüme döndüğümden beri, yaşadığım kırsal bölgedeki çocukların eğitimine destek işleri ile uğraşırken, bir de üstüne üstlük Silivri Tertibi/Tiyatrosu ile 4+4+4 Eğitim ucubesi çıkınca ”kendimi kaybetmek” noktasına geldim… Dahası son zamanlarda karşımıza iyice dikilen karanlıkçılardan çok her vesile ile hala birbiriyle didişen ve bir türlü birlikte hareket edemeyen bizim cenaha kızar oldum…

    Bazı arkadaşların dediği gibi bence de hayatınızı yazmanız lazım. Hiç olmazsa bizden sonra gelenler ” birilerinin bu ülkenin geleceği için ne kadar büyük çaba harcadığını…” okuyabilsinler.

    Sağlıklı ve üretmeye devam eden bir yaşam dilerim!

    Saygı ve sevgilerimle
    Atakan Mert

    1. Değerli Atakan Mert,

      Yazdıklarınız soyadınız gibi “mert” ce..

      Ve de adınızın başına koyduğum size çok az olan “değerli”..

      Umarım fırsat olur..

      Katkı ve ilginizi için teşekkür eder, artarak sürmesini dilerim.

      Sevgi ve saygı ile.
      19.10.12

      Dr. Ahmet Saltık
      http://www.ahmetsaltik.net

  7. Öğrenciniz olmaktan ve sizi tanıma şerefine erişmiş olmaktan dolayı gurur duyuyorum. Anılarınız yaşatılacak Mücadeleniz birlikteliğimize yol gösterecektir. Saygılarımla ellerinizden öperim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir