Dr. Ali Nejat Ölçen : LAUSANNE GERÇEĞİ

LAUSANNE GERÇEĞİ

resmi_portresiDr. Ali Nejat Ölçen
21.10.2016

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Devletinde Cumhurbaşkanı seçilen R.T. Erdoğan’a kimler Lausanne’nin Türkiye’ye yutturulduğunu söylemiş olabilir? O da irdelemeden, gerçeklerin ne olduğunu anlamadan, daha önce göklere çıkardığı Lausanne için şimdi nasıl oldu da bizlere yutturuldu diyebildi. Cumhurbaşkanı olacak bir kişiye yakışıyor mu söz!

Kanada’da yayımlan Encyclopedia International’in 10’uncu cildi 405’inci sayfasında acaba Lausanne konferansı için Türkiye’ye yutturuldu mu deniyor? Bir yabancı yayın organı R.T. Erdoğan’dan daha yansız, bakınız Lausanne’yi nasıl yorumluyor:

“Lausanne Conference meeting of Allies, the U.S.S.R. and Turkey, held at Lausanne, Switzeland in 1922-23 to revise the Treaty of Sevres (1920). The harsh terms imposed on Turkey by that treaty had provoked a nationalist revival, led by Mustafa Kemal (Ataturk). In 1922, after defeating a Greek force that had penetrated deep inside their country, the victorious Turk could ask for a revision of the treaty. The resulting conference produse important advantages for Turkey. It regained sovereignty over the straits of Bosporus and Dardanelles, which were demilitarized and opened to international traffic with certain limitations pertaining to military vessels. Some territorial adjustments, mainly the return of eastern Thrace and Smyrna (now Izmir) to Turkey, were affected. The humiliating capitulations, entitling foreiners to extraterritorial privileges, were abolished. No  war reparation were to be paid, and Turkey was practically freed from foreign economic control. Finally, a separate agreement providing for compulsory massive population Exchange between Greece and Turkey, was concluded and, later, successfully implemented. (Sergio Barzanti, Fairleigh Dickinson University).”

Kanada’da yayımlanan Uluslararası Ansiklopedide, Cumhurbaşkanı seçilen R.T. Erdoğan gibi  Laussanse Andlaşmasını yutturmaca deyimiyle küçümsemiyor. O Andlaşmanın Türkiye için ne tür avantajlar sağladığını bakınız nasıl açıklıyor:

“Lausanne Konferansında, tüm müttefiklerile Sovyetler Birliği ve Türkiye 1922-23’te İsviçre’nin Lausanne kentinde  Sevres Andlaşmasının revizyonu için bir araya geldiler. Türkiye tarafından Mustafa Kemal’in (Atatürk) ulusalcı yaklaşımıyla anlaşma sert biçimde provoke  edildi.

1922’de Yunan güçlerinin yenilgisi kendi ülkesini etkilemesine karşın Türklerin zaferi Andlaşmanın revize edilmesi konusunda yoğunlaştı ve Türkiye için önemli avantajlar sağlandı. Boğaziçi ve Çanakkale boğazları üzerinde egemenlik hakları kabul edildi ve uluslararası trafiğe açılması, militarize edilmemesi ve askeri gemilere sınır getirilmesi  gibi. İzmir ve Trakya’nın Türkiye’ye ait olması kararı alındı. Kapitülasyonların giderilmesi, yabancıların toprak satın alabimelerinin yok sayılması ve Türkiye’nin yabancı ekonomik denetimden bağımsızlaşması, nihayet Yunanistan ile Türkiye arasında kitlesel nüfus mübadelesine (AS: değişimine) de karar veridi. Sonraları bu başarıyla uygulandı.”

Yabancılar ülkemizdekiler kadar gerici ve bağnaz değiller. Mustafa Kemal karşıtlarımız kadar da O’na karşı hasım görevi üstlenmemişler. Şimdi sizlere bugüne dek kimsenin değinmediği bir Lausanne gerçeğinden söz edeceğim:

1923’ün 23 Nisan (AS: 17 Şubat olacak) günü Mustafa Kemal Paşa, İzmir İktisat Kongresinin açılış konuşmasında  Lausanne’dan söz etmeye neden gereksinim duydu? İsmet Paşa o günlerde niçin İzmir’e gelmiş ve Mustafa Kemal Paşa’ya neler anlatmıştı? İşte Mustafa Kemal Paşa’nın 23 Nisan (AS: 17 Şubat olacak) 1923 günlü İzmir İktisat Kongresinin açış konuşmasında Batı dünyasına o Andlaşmanın Ulusal egemenliğimizn ayrılmaz parçası olduğunu bakınız nasıl savunmuştu:

“Arkadaşlar, son söz olarak demiştim ki, biz memleketimizi artık esir ülkesi yapamayız. Belki cümlemin nazar-ı’nı celb etmiş olan Lausanne Konferansı’nın son müzakeresi bu nokta ile alâkadardır. Konferansın şimdilik ta’lika (AS: kesintiye) uğrayışı hep aynı meseleden, aynı noktadan münbaistir gibi telakki olunabilir. Ordularımız en büyük bir zaferi ihraz etmişler ve meşy-i muzzafferanesini (zaferin devamını durduracak) tevkif edecek hiçbir mani mevcut değildir…Milletimiz, Meclisimiz ve Hükümetimiz samimi olarak sulh taraftarı bulunduğu için, muzaffer ordularımızı durdurdu ve hey’et-i murahhasımızı Laussane’a gönderdi. Aylardan beri müzâkereler ve münakaşalar cereyan ediyor. Fakat  henüz muhataplarımız bizimle üç senelik, dört senelik bir hesabı rüyete başlamışlar. Ve hâlâ muhataplarımız eski Osmanlı Devletinin tarihe intikal ettiğini ve bugün yeni Türkiye Devletinin mevcut olduğunu ve bu Türkiye Devletini kuran milletin çok azimkâr ve celadetli bir millet olduğunu ve bu milletin artık istiklâl-i tammından ve hâkimiyet-i milliyesinden zerre kadar fedakârlık yapmayacağını anlamamışlardır. “İşte bunu anlamamak yüzünden dûçar-ı tereddüt olmuşlar, dûçar-ı tevakkuf olmuşlar. Arkadaşlar, onlar istedikleri kadar tereddüt edebilirler. Fakat bu millet karar-ı kat’isini vermiştir. Bu millet için tereddüt devirleri çoktan geçmiştir. Devletlerin heyet-i murahhasımıza verdikleri son proje bittabi heyetimizce şayan-ı kabul görülmedi… Ancak bütün millet, bütün cihan bilsin ki; en nihayet ve en nihayet millet bütün istiklal-i tammının temin edildiğini görmedikçe, yürümeye başladığı yolda bir an tevakkuf  etmeyecektir.

Efendiler hiç kimseden fazla bir şey istemiyoruz. Dünyanın her medenî milletinin tabiaten malik olduğu şeylerden bizi mahrum etmemelidirler ve haklarımızı teslim etmelidirler. Çünkü haklarımız tabiidir, meşrudur, makuldur ve bize lâzımdır. Biz bu haklardan vaz geçmeyeceğiz ve ne  haklı isek bu hakkımızı müdafaa ve muhafaza için de memleketimizin, milletimizin kabiliyet ve kudreti o kadardır.

Efendiler, görülüyor ki, bu kadar kat’i ve yüksek bir zafer-i askeriye’den sonra dahi bizi sulha  kavuşturmaktan men eden esbâb doğrudan doğruya esbab-ı iktisadiyattır. Çünkü bu Devlet teâli etmeye başlamış olacaktır ve artık bunu yerinden kımıldatmak mümkün olmayacaktır. İşte düşmanlarımızın, hakiki düşmanlarımızın muvafakata bir türlü rıza göstermedikleri budur.”

İngiliz Parlamentosu, Mustafa Kemail’in bu  konuşmadan etkilenerek yadsıdığı Lausanne Konferansı’nın devamına karar vermişti ve İsmet Paşa (İnönü) yeniden kadrosuyla birlikte Konferansa katılımını sağlamıştır.

Bugün devletimizi yöneten siyasal iktidarların hangisi Mustafa Kemal’in  23 Nisan (AS: 17 Şubat olacak) 1923’te açıkladığı ilkelerine sahip çıkabildi? Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Devletinde, Cumhurbaşkanı olan kişi, “Lozan bizlere yutturuldu” sözünü nasıl söyleyebilir, anlamak olanak dışı!

========================================

Dostlar,

Cumhuriyetimizden birkaç yaş büyük, Atatürk ve Türkiye aşığı, bilge insan, Dr. Müh. Ali Nejat Ölçen‘e teşekkür ederek yazısını yukarıya aldık.. (Ufak tefek zorunlu düzeltmeler oldu.. )

Bu konu, bizim de yeri geldikçe sıklıkla vurguladığımız bir nokta.
İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nin temel gerekçesi Batı emperyalizmine ileti (mesaj) vermektir. Lozan görüşmelerinde 4 aya yakın bir süre, sıcak savaşı kazanmış Türkiye’nin meşru ve makul istemleri reddedilmiş, Lord Courson kapitülasyon dayatmasını utanmazca ve küstahça sürdürmüştür. Başdelege – Dışişleri Bakanı İsmet Paşa (ve hukuk danışmanı Prof. Dr. Veli Saltık), Mustafa Kemal Paşa ile sürekli iletişim (İngilizler ne yazık ki telgraf haberleşmesini izlemektedirler!) içindedir ve Lozan’da Kapitülasyon dayatması kırmızı çizgidir.

Türk kurulu (heyeti, delegasyonu) döner gelir. Lord Courson’un temel dayanağı, Türklerin olağanüstü yoksulluğu ve Anadolu’nun harap oluşudur. İsmet Paşa istemlerini reddetikçe sinirlenir ve bunların tümünü cebine koyduğunu, ileride İsmet Paşa borç istemeye geldiğinde teker teker önüne koyacağını söyler. İsmet Paşa da şimdi haklarımızı alalım, sonra borç istersek gereğini yaparsınız.. der. İşte bu nedenle Mustafa Kemal Paşa, Yunan’ın çekilirken yakıp – yıkıp harap ettiği İzmir’de bu stratejik kongreyi toplar.. 1150 dolayında delege damlarda, yıkıntılarda geceleyerek 15 gün boyunca Türkiye’nin gelecekteki ekonomi politikalarını oluştururlar. Çaresizlikiçinde kıvransa da, Cumhuriyetimizin kurucuları 1923-38 arasında borç almaktan kaçınır. Merkez Bankası taa 1930’da kurulabilir ve Türk parası basılır. Osmanlı’nın borçları 1930-54 arasında çeyrek yüzyıl ödenir. Osmanlı’nın ilk borcu aldığı 1854’ten 1954’e 100 yıllık zalım bir tutsaklık ve ağır bir sömürü sürecidir bu dönem.

Gene de 1923-38 arasında, 1929 ağır Dünya ekonomik bunalımı, 1935-36’larda 2. Dünya Savaşının öngelen darlıkları…. hastalıklarla kıvranan yaşlı – kadın – çocuk nüfus, sıfır sanayi ve altyapı … ile 15 yılda sağlanan büyüme %98’dir.. 1923’ü 100 birim alırsak, Mustafa Kemal ATATÜRK öldüğünde borçsuz ve 15 yıl boyunca ortalama %6.6 büyüyerek toplamda 2’ye katlanan bir ekonomi bırakmıştır. Batılılar buna MUSTAFA KEMAL’in EKONOMİ MUCİZESİ demişlerdir!

Mustafa Kemal Paşa, savaş meydanlarında yendiği şımarık ve mağrur emperyal Batı’ya,

  • İKTİSADEN DE VAR OLACAĞIZ, SİZE BOYUN EĞMEYECEK, DİZ ÇÖKMEYECEĞİZ…

demektedir. Çirkin Batı iletiyi çaresiz alır, “Çılgın – deli Kemal pes etmeyecektir..”.. Lozan görüşmeleri 4 Şubat 1923’te yeniden başlatılır ve 24 Temmuz 1923’te bağıtlanır. İsmet Paşa’nın saçları 8 ayda ap ak olmuştur.. Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı bir mektupta şu dizeye yer verir ;

  • Velimnimetim efendim, görseniz beni tanıyamayacaksınız.. Saçlarım ap ak oldu…
    Hürmetle ellerinizden öperim…

Kalınacak yer bile olmayan yıkık – yakılmış İzmir’de, günümüz için bile muazzam bir rakam olan 1150+ kişinin 15 gün gibi oldukça uzun süre Kongre yapması bir kez daha vurgulanmalıdır..

Mustafa Kemal Paşa’ya, İsmet Paşa’ya, dava ve silah arkadaşlarına, gözlerini kırpmadan vatan ve namus için canlarını feda eden atalarımıza… borcumuz asla ödenemez. Tek çaresi, uğruna kan ve canlarını verdikleri bu aziz yurdun vatan olarak özgür ve bağımsız, başı dik ve onurlu bir laik – demokratik Cumhuriyet olarak sonsuza dek yaşatılmasıdır (ilelebet payidar olması!).

Vurulup pak alnından gencecik yaşında kara topraklarda şehit düşen “15’liler”in aziiiz ruhlarının bizlerden tek dileği bu olsa gerektir..

Sonsuz bir huşu ile eğilip yere kapanmak ve başkaca hiçbir şey düşünmeden gereğini vefa ile yapmak boynumuzun borcudur..

Dün öyleydi, bu gün böyledir ve gelecekte de böyle olacaktır.

Bu kadim gerçek, inanç ve borç; geleceğimizin en güçlü güvencesidir de!

Başka türlüsü – tersi ise tarih, bu coğrafya ve insanları için sonsuz bir zul ve utançtır!

Sevgi ve saygı ile.
23 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir