Laiklik tarhana değil ki evde yapılsın…

Laiklik tarhana değil ki evde yapılsın…

Laiklik tarhana değil ki evde yapılsın…

Olup bitenin baş aktörleri, alnı secdeden kalkmayanlar.

Hâl böyle olunca, müesses nizamın ‘yancılarını’ dehşetli bir laiklik korkusu aldı. Her Allah’ın günü ‘Aman ha laiklik pek fena bir şey, sakın oyuna gelmeyin’ telaşlarının, biraz okumuşunun yeniden fırına verdiği ‘merkez-çevre’ teorisi yazılarının nedeni bu. Hani şu, uzun süre bir kesim entelektüelin ‘afyonu’ olan ‘merkez-çevre’ teorisi.

Hazır olun, İdris Küçükömer’in de hatırlanıp ısıtılması yakındır!

Müthiş bir telaş ve kızgınlık yaşıyorlar. 15 Temmuz’dan önce içlerinden biri, ‘laik azınlık Türkiye’den defolup gitmeli’ demişti. Dün de ilk kez duyduğum bir yayın organının yazarı laik kesimi hedef alarak, ‘… Geçti o günler, bedelini ağır ödersiniz. Evinizde laik olun,’ buyurmuş. Laikler için ‘bağnaz kabile’ demiş.

Demek ki Sivas’ta şair yakanları, domuz bağı ile insan katledenleri filan hep laik sanıyor!

İlginç tipler. Bir yandan ciddiye alınacak yanları yok, diğer yandan iktidarın yazarları konumundalar ve hitap ettikleri bir kesim var. Sanırım AKP’nin imaj yenileme çabasını da pek fark etmediklerinden frenleri tutmuyor.

Adamcağız bunları söylerken, Meclis’te İsrail’le ‘öpüşüp barışma’ yasası kabul edildi! Ayrıca ‘evde laik olmak’ ne demek Allah aşkına? ‘Güçler ayrılığı’ ilkesine; ‘anne, baba ve çocuklar arasındaki iş bölümü’ demek gibi bir şey…

Her ideolojinin/dünya görüşünün ‘çöküşünde’ ortaya çıkan hüzünlü çabalara tanık oluyoruz aslında. Koyu Kemalistlerin her fırsatta, düğün dernekte Onuncu Yıl Marşı okuması gibi. Onlar da bir türlü 11. yıla geçemediler!

1980’lerde başlayıp 90’lara damga vuran ikinci cumhuriyetçiliğin, post liberalliğin alıcısı kalmadı (neyse ki!) artık.

Muhtemelen önümüzdeki süreçte sosyal bilimcilerin eğildiği konular hızla değişecek, Türkiye siyasi ve düşünce tarihi bir kez daha ‘yeniden okunacak’ ve bu dönemin ‘yeni’ yayınları olacak. Hemen burada, Cangül Örnek’in (Can Y.) çıkan ‘Türkiye’nin Soğuk Savaş Düşünce Hayatı: Antikomünizm ve Amerikan Etkisi’ kitabını önermek isterim.

Her neyse. Dönemin tartışmalarından biri de laiklikti. Bolca laiklik yazısı kaleme alındı. Az sayıda kitap yayımlandı. Makalelerde bir yandan Türkiye’deki idari/hukuksal laiklik yorumları eleştiriliyor, diğer yandan genel olarak Türkiye tarihi bağlamında ‘laik’ düşünce/uygulamalar ele alınıyordu.

Kuşkusuz benim konuya dair cehaletimle de ilgili olabilir ancak bugün dahi şu laiklik-sekülerlik (ve laikçilik) ayrımlarını tam olarak anlayabilmiş değilim. Söz konusu ayrımlar, bazen hakikaten aralarındaki bir farka işaret etmek, zaman zaman da laik kesimi küçümsemek ya da aşağılamak (laikçilik) için kullanılıyor. İyi de İngilizce-Fransızca sözlükte, birinin karşısında diğeri yazıyor!

Anglosakson hukuk sistemindeki ülkelerin (ABD-İngiltere gibi) laiklik yorumuyla, Kıta Avrupası (Fransa) sistemine dâhil olanların laiklik yorumu arasında farklar var tabii. Buna mukabil iki hukuk sistemi arasındaki yorum/uygulama farklılıklarından hareketle kavramları bu denli zorlamayı, bambaşka anlamlar çıkarmayı, dediğim gibi, anlamıyorum.

Sonuçta işin özü değişmiyor. Laik ya da seküler denilsin, özen gösterilmesi gereken ölçüt, devletin yasa ve eylemlerinde ‘referansını’ herhangi bir inanca dayandırmaması gerekliliğinin kabulü. Fransa merkezli laiklik (özellikle 1905 yasasına dek) kuşkusuz daha kontrolcü.

Türkiye’de dini alanın, Mart 1924’ten bugüne bir devlet kurumu tarafından kontrol altına alınmaya çalışılması gibi. Bugünkü Anayasa’da da Diyanet İşleri Başkanlığı, dini bir kurum olarak değil, ‘genel idare’ içinde tanımlanıyor.

İyi hoş da, seküler olarak adlandırılan sistemler de ‘saldım çayıra mevlam kayıra’ değil ki inanç konusunda. Sürekli örnek verilen ABD Anayasası’nın ‘ek birinci’ maddesine göre özetle, ‘devlet bir dini kabul eden ve yasaklayan yasa çıkaramaz.’ Yani inançlar karşısında yansızdır.

Siz ABD Başkanı’nın (kuşkusuz dindarlara sempatik görünmek zorunda olan) örneğin bir baraj açılışında kurdele keserken (gerçi böyle bir şey de görmezsiniz ya, örnek diye veriyorum!) ‘Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına’ deyişine tanık oldunuz mu? Tahayyül edebilir misiniz?

Ülkeler arasında, yasa, gelenek ve uygulama farkları var. Çoğunun gerekçesi de tarihsel. Örneğin 16. yüzyıldaki dönüşümün sonucu olarak İngiliz hükümdarı, aynı zamanda kilisenin de ‘başı’ konumunda. Ancak Kraliçe kiliseye koşturup ayin yönetmiyor değil mi? Ya da Norveç’te Kral, yine tarihsel gerekçelerle Evanjelik Luteryen olmak zorunda.

Özellikle monarşilerde böyle gelenekler var. Önemli olan, çıkarılan yasaların ve idari uygulamaların, farklı inançlara mensup yurttaş kesimleri arasında adaletsizliklere ve ayrımcılığa neden olmaması. Geri kalan kural ve gelenekler, tarihsel birikimin sonucu ve çok büyük bir tartışmaya neden olmuyor.

Örneğin yine ABD’den örnek verirsek, Başkan’ın göreve başlarken İncil üzerine yemin etmesi gibi. Ya da Türkiye’de iki ‘dini’ bayramın ‘resmi’ tatil oluşunun Türkiye laikliği açısından sorun olmayışı gibi.

Adını ister laik ister seküler koyun; asıl önemli olan devletin ‘yeryüzü’ kuralları esas alınarak yönetilmesi. Tükiye’de, 1921 Teşkilatı Esasiye’nin birinci maddesindeki ‘Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ ifadesi ile tarihimizde ilk kez egemenlik hem ‘halka’ verildi, hem ‘yeryüzüne’ indirildi.

‘Egemenlik ulusundur’ demek, aynı zamanda ‘egemenlik Hakk’ın değil, halkındır’ anlamına gelir. Fransız devrimcilerinin yaptığı gibi. Bugün sokaklarda kimi kafası karışık ahali, bir yandan egemenlik ‘milletindir’ diğer yandan ‘Allah’ındır’ derken, ne dediğini bilmez halde.

Çünkü birine verdiğinizde diğerine vermemiş oluyorsunuz!

‘Efendim Türkiye’de halkın tamamına yakını Müslüman!’ Kim saydı ve nasıl sayılabilir bilmiyorum ama doğru kabul edelim. Büyük çoğunluğun Müslüman olduğuna kuşku yok. Güzel kardeşim, laik/seküler demokrasilerin halklarının ‘çoğunluğu da’ Allah’a ve bir ‘dine’ inanıyor. Yani örneğin ‘kurşunkaleme’ tapmıyorlar.

Mesele, halkın çoğunluğunun bir dine inanması değil, devletin yasa ve eylemlerinde o çoğunluk dininin kurallarına göre hareket edip etmemesi; bir inancın taraftarı olup olmaması.

Darbe girişimi öncesinde ‘dindar toplum’ ve ‘dinin hâkim olduğu devlet yönetimi’ özlemleri açıkça dile getiriliyordu. Sonrasında ise aynı kitlede müthiş bir telaş başladı. Çünkü ‘liyakat, akıl, hak etme’ gibi son derece ‘laik’ bir terminoloji dolaşımda.

Şimdi bırakalım devletin sıfatı seküler mi olsun, laik mi olsun sohbetlerini. Bir işe başvuran yurttaş, o iş için gerekli sınava girerek ve adil değerlendirilerek mi işe alınacak; yoksa cebinde taşıdığı tarikat kartvizitine göre mi? 80 milyonluk bu denli karmaşık bir toplumda ‘idarenin dili’ yansızlaşacak mı, yoksa fırın açılışı yaparken dahi bir dine referansta ısrar mı edilecek?

Eğitim sistemi çağın gereklerine göre mi, yoksa inancın gereklerine göre mi örgütlenecek? Bürokraside liyakat mi, yoksa kırmızı yanaklar badem bıyıklar mı öncelikli olacak? Bir insana bakıldığında ‘insan mı’ görülecek, yoksa dindar ya da olmayan kadın ve erkek mi?

Bir kadına bakıldığında kadın mı görülecek, yoksa etek, bluz ve türban mı? Dostlar alışverişte görsün diye Fransa’da Charlie Hebdo katliamı sonrası yürüyüşe katılanlar, kendi memleketinde Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya gibi insanlara çile çektirecek mi, çektirmeyecek mi?

Türkiye’de laikliğin yorumu ve zamanında mahkeme kararlarına konu olmuş halinde sorunlar olduğu, haksızlıklar yapıldığı sır değil. Ancak haksızlıkların sorumlusu, laiklik ilkesi değil. İlkenin, o dönemin ruhuna uygun ve yanlış yorumlanması. Diyeceğim, örneğin üniversitedeki türban yasağının laiklikle değil, yargı ve idarenin hödüklüğüyle ilgisi vardı!

Böylesi açmazlarımızın kökeninde, her şeyin ‘ele alma düzeyini’ birbirine karıştırıp toplumsal ve siyasal sorunları, hukuk/mahkeme yoluyla çözme gibi son derece hatalı bir eğilim var. Ne yazık ki bu heves Türkiye’nin berbat bir hastalığı ve tedavi edilemiyor.

İslamcı partileri kapatıp laikliği koruduğunu düşünen, Kürt partilerini kapatıp siyasetçilerini yargılayarak Kürt sorununu çözdüğünü düşünen, HSYK yapısını değiştirip yargı bağımsızlığını sağlayacağını düşünen kafa bu.

Bugün de aynı zihniyet ya da hukuk algısı, OHAL KHK’sinden başka her şeye benzeyen OHAL KHK’leri ile TSK’yi yeniden örgütleyerek, siyasal sorunlarımızı çözeceğini dile getiriyor örneğin. Sanki darbeye girişenler, bunu mevzuata bakarak yapıyormuş gibi! Bu akıl fikir almaz hukuk/devlet algısı, başka yazının konusu olacak.

Türkiye bu haldeyken, aklı başında insanlar ‘birlikte yaşam’ dileklerini ifade edip çözüm için kafa yorarken; dini duyguları sömürmeye doyamayıp okumuşlara duydukları nefreti gizleyemeyenlerin telaş ve kızgınlığı, anlaşılabilir.

Nihayetinde, çöken bir ideolojinin savunucularından söz ediyoruz. Anlamaya anlıyoruz da, işi buralara getirmek, laik kesime tehditler savurmak, ‘defolup gidecekler’ buyurmak, ‘bedel ödetmekten’ söz etmek yine de pek sağlıklı bir zihnin ürünü olmasa gerek.

Filozof, ‘aynı nehirde iki kez yıkanılmaz’ demiş zamanında. Bu muhteremler küçük ve bulanık bir gölet bulmuş, çimiyor da çimiyor…

Yazı önerisi: Her zaman çok gerekli yazılar kaleme alan birinci sınıf bir ‘hukukçu-gazeteci’ olan Çiğdem Toker’in, devletteki dönüşümün hukuksal boyutlarını anlattığı son yazılarını özellikle öneriyorum. Varlık Fonu’na ilişkin olanı buraya ekliyorum.
(diken.com.tr’den alınmıştır.)

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir