KORKMA; ÇIK ORTAYA VE “ARTIK YETER” DE!…

KORKMA; ÇIK ORTAYA VE
“ARTIK YETER” DE!…

KORKMA; ÇIK ORTAYA VE “ARTIK YETER” DE!…

Prof. Dr. Tülay Özüerman

Prof. Dr. Tülay Özüerman

Türkiye’nin 2000’li yıllarının başlangıcı, sadece ilk on yıl değil, ikinci on yıl için de tam bir hayal kırıklığı. Bu tespit; AKP’nin iktidara gelmesi ile İslami kanadın sisteme çekileceği ve böylece demokratikleşmede ilerleyeceğimizi öngörenler açısındandır.
Dini ve etnik ayrılıkçı hareketlerin sisteme (demokrasiye)
entegre olacakları yanılgısı içinde olanlar, sürece var güçleri ile destek verdiler. Şimdi -kendilerinin de desteği ile-
giderek yerleşen otokrasiyi endişe ile izlemekteler.

           2002’de seçim yapılıp, sonuçlar açıklanınca, yazdığım yazının başlığı “Karşı evrim mi?” idi. Zamana yayarak yerleşecekleri  öngörüsü yazık ki gerçek oldu.  İlk on yılda reformlarla başlatılan karşı devrim, ikinci on yılın başlarında önceki yapının temel kurumlarının tasfiye edildiği birdönüşüm  dizgesi ile sürdürüldü. Şimdi sıra, ikinci on yılın sonuna gelmeden, yaratılan sonuca hızlı bir şekilde meşruluk kazandırmaya gelmiş görünüyor. Bu dizge; Türkiye’nin demokrasi idealinden uzaklaştırılıp, otoriterlikle totaliterlik arasında gidip gelen bir sarkacın içine çekilmesinin de özeti.  İronik olan, çok partili siyasal yaşama geçişimizden bu yana demokrasiyi kurumsallaştırmada başarısızlığımız kadar, demokratikleşme istekliliğini yaratmadaki başarımızın  bu yanlış gidişe verdiği katkıdır. Özetle; ne olduğunu bilmesek de, tam olarak yaşamasak da demokrasi, bir isteklilik olarak var ama işletebilecek alt yapıda yoklara yenileri eklenmekte. Ya da başka deyişle, içinde bulunduğumuz bölgenin kaderine biz de “demokrasi” ile eklemlendik. Fark şu ki, Irak, Suriye gibi ülkelere demokrasi getireceğiz diyerek, Türkiye’ye de var olan demokrasiyi tasfiye ederek… Sonuçta; günümüzün en güçlü algı yönetme aracı olarak demokrasi öne çıkıyor. Bölgedeki çıkarlarını projelendiren güçlerin, kendi dışlarındaki ülkelere ihraç ettikleri yönetim biçiminin kişi odaklı oluşu, götürüp, getirdikleri kişilerle ülke yönetimlerine biçim verdiklerine bakınca, demokrasinin bölge otoriter yapılarının yerleşmesinin aracı olmaktan öteye gidemeyeceği de anlaşılmakta.

           Adına “Yeni Türkiye” dedikleri “başkalaşma süreci”nin iç mimarları,
şimdi parlamenter sistemi bozmakla meşguller. “Başkanlık” adı altında  üretmeye çalıştıkları “yeni anayasa”ları  ile sisteme yerleşmelerini meşrulaştırmayı  planlamaktalar. Bunun için  ellerinde çok güçlü bir araç var; yoksulluk. Bu aynı zamanda demokrasinin de gelmemecesine gönderilme nedeni. Malum, hem yoksul  olup, hem de demokrasiyi işleten tek ülke yok…

              Bugün Türkiye’de, önceki süreçlerde şekli diye eleştirdiğimiz demokrasi fiilen işlemez halde. Kuvvetler ayrılığının, özellikle yargı bağımsızlığı ilkesinin zedelenmesi ile kuvvetler birliğine dayalı bir fiili yapı oluştu. Askeri darbe süreçlerine benzer bir fiili el koyma durumu ile karşı karşıyayız. Bu kez ülke yönetimine iktidardaki siyasal parti rejime fiilen el koyduğunu açıklıyor ve  anayasayı işine geldiğinde işletiyor, işine gelmediğinde yok sayıyor.

             Özetle; demokrasi kesintiye uğramış durumda; ancak nedeni anayasal ve kurumsal değil, demokrasi dışı uygulamalardır. Oyun, “hepsini al” (meclis Başkanlığı, Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı….) üzerinden kurgulanınca, karşısındakilerin hepsi “sıfır toplam” üzerinden değerlendiriliyor. Siyasal muhalefet sürekli bir operasyon halinde, toplumsal muhalefet sindirilmiş, algı operatörlerinin projektörleri hep muhalefetin üstünde. İktidarın her yaptığı olumlanacak, muhalefet karalanacak şekilde sürekli propaganda ile toplumun beyni yıkanıyor.

             Artık görülmüş ve kabul edilmiş  olan şu ki; rejimle sorunu olanların demokrasiyi geliştirmek gibi bir ideali yok. Demokrasi ile yönetmek yerine, demokrasi istekliliğini yöneterek yerleştiler. “Al bu senin ileri demokrasin” diye elimize tutuşturdukları otoriter biçimde; tercih hakkımızın yok edilmesi ile, seçim adı altında elimizde sadece sandıklar kaldı. Malum, demokrasilerde seçim (oylama), otokrasilerde sandık (onaylama) mekanizması işler..

            “Din”i toplumun çimentosu olarak gören anlayış, rejimin kilit noktalarına yerleşti ise, referans alınan değer, kaçınılmaz olarak kurmaya kalkıştıkları rejimin de dayandığı temeli oluşturacaktır. AKP ilk geldiğinde ABD’den adı konulmuştu rejimin; “İslam Cumhuriyeti”. Tepkilerle, “ılımlı” etiketi ile bir adım geri çekilmişlerdi. Rejimin dönüşümünün fotoğrafları kadınla verildi. “Kadına özgürlük” adı altında türban her yerde çoğaltıldı. Örtü, örtme, örtünme adına ne derseniz, özgürlükle özdeş bir kelime olup çıktı (!)…

             Türkiye’de sistemin özü ile ilgili bir sorun yok aslında. Sistemin özüne dokunarak, “yeni anayasa” dayatmasını ortaya çıkaran süreci kuran ve ilerleten; dış dinamiklerin tercihlerini, büyük ve bütün devlet yapıları yerine, dini ve etnik siyaset aracılığı ile bölünen küçük, kaotik ve kontrol edilebilir yapılardan yana yapmış olmalarıdır. Türkiye’de toplumun önceki sözleşmesinde (1982 Anayasası) huzursuz olduğu “özgürlükler” başlığından çok uzakta bir anayasa getirilmeye çalışılıyor. Dayatılan “Yeni anayasa” için toplumsal talep de yok, sözleşme ortamı da!…

               Siyasal ve toplumsal iklime bir bakınız… Sevgi yok!.. Nefret söylemi her yerde!… Yurttaşları bir bütün görmeyen, sizden, bizden ayrımının çoğaltıldığı; hatta her bir yurttaşın  bir nedenle kusuru olması nedeniyle hizaya getirilmelerinin  gerektiği bir ortam!… Bu yüzden siyaset, buyurgan ve bağırgan. Kimisi paralel, kimisi terörist, kimisi ergenekoncu, kimisi balyozcu, kimisi siyasi sapık, kimisi çeyrek porsiyon, kimisi yarım….. liste uzayıp gidiyor!… Sadece kişiler değil, hiçbir kurumun itibarı kalmamış, kurumsal olmaktan uzaklaşıp, şahsileştirildikçe devlet ciddiyetini yitirmekte. Huzur, güven ve barış ortamı yok. En önemlisi hukuk, hukuk yok. Hukuk yoksa adalet, adalet yoksa yargıya güven yok… Bunca yokluğun içinde tek görünür olan korku ve geleceğe yönelik endişe. Belirli olan tek şey, belirsizlik.

             İklim anayasa yapmaya uygun değil ve gelecekte çok daha büyük sorunlara yol açacak büyük bir  yanlış. Daha kolay ve doğru olan, var olan kurumlara yeniden saygınlık kazandırmak ve güçlendirmektir. Kişiye göre anayasa ve yasa yapma yanlışından çıkmak zorundayız. 1982 Anayasası’nda Kenan Evren’i Cumhurbaşkanı yapmayı düşünerek, yürütmenin iki başından Cumhurbaşkanı’nın güçlendirilişinin, bugünkü fiili duruma sürüklenişimizde etkisini küçümsememeliyiz. Bu, kişiye göre anayasa yapmanın sonu olmadığına dair de ders aynı zamanda.

             Böyle bir ortamda yapılacak anayasa nasıl olur?

             Tüm anayasalar yapıldıkları dönem ve ortamların ruhunu yansıtırlar.

Baskının sürekli olduğu ve hegemonyacı bir partinin diğer partileri uydulaştırarak kendi kopyalarını çoğalttığı görünüşte çok, işleyişte tek partili sistemin kalıcılaşmasını istemiyorsak, tüm gücümüzle “HAYIR”!… demeliyiz. Sadece “yeni” dedikleri kendi anayasalarına değil; basın, muhalefet ve yargı üzerinde kurulan ipotek ve baskı kalkmadan kurulacak sandıklara da “HAYIR” demek gerekiyor.

               Özgür bir ortam yoksa, özgür seçim olamaz; böylesi bir zeminde sandık sadece onu kuran gücü güçlendirir.

               Öyle bir süreçten geçiyoruz ki, dayatılanlara karşı direniş, tek bir kelimede toplanıyor: kesin ve güçlü bir “HAYIR!..” ve “artık YETER” diyecek bir irade!…

               1961 Anayasa oylamasında AP’nin kullandığı slogan tam da bu sürece uygun düşmekte: “HAYIR” da hayır vardır!..”

              Sen!..; “yetmez ama evet” diyerek bu -şimdi endişe ettiğin- otoriter gidişe katkı koyan sen; elde ettiklerin bugün hepimizin kaybettiğinden daha mı değerli?!…

             Haydi çık ortaya ve tıpkı liseliler gibi, “Gericiliğe izin vermeyeceğiz!” de!..
Liseli cesur gençlerin arkasına sığınmadan, hatta onların önüne geçerek…
Haydi korkma!.. Arkasına dizildiğin “Gezi ruhu” da, bu cesur gençliğin  ruhuydu!…

             Kurulmaya çalışılan rejimin kurtulmaya (ya da sahiplenerek yok etmeye) çalıştığı Atatürk’ün bir bildiği vardı ki rejimi gençlere emanet etmişti

            Senin hatalarının bedelini bugünün gençliğine daha fazla ödetme!…

            Haydi çık ortaya, korkma ve bu kez, “Artık YETER!” de!..

            Zararın neresinden dönsen/dönsek kardır!..
(http://www.izmirport.com.tr/yazarlar/korkma-cik-ortaya-artik-yeter-de.html)

===========================================

Dostlar,

Böylesi nefis bir yazıya katacak birşey var mı??

Prof. Dr. Tülay Özüerman hocamıza çok teşekkür ediyoruz..

Bu “Yetmez ama evet” çi tayfa için biz de çoook yazdık.

Tarihin ve Aydınlanmanın yüz karasıdırlar!

Veballeri öyle ağır ki, kendileri bile kendilerini bağışla(ya)mayacak..

Ama bu da yetmez.. Olağanüstü büyük ve ağır hatalarını telafi için derhal harekete geçip vargüçleriyle mücadele vermek zorundalar.. Bu sözlerimiz son bir çağrı daha olsun..
Yarın çooook geç olabilir eyyy AKP’nin gönüllü kulluğuna soyunan zavallı “akiller” (!)

Sevgi ve saygı ile.
19 Haziran 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet SALTIK’ın kısa özgeçmişi (CV) 1953’te Elazığ'da doğdu (14.11). İlk-ortaokulu Gaziantep'te okudu (1961-68), Van Lisesini 1971’de (birincilikle) bitirdi. NATO bursuyla (birincilikle) İngiltere’de dil eğitimi aldı (1971). Aynı yıl Hacettepe Tıp Fakültesi'ne girdi. 1976'da Londra Tıp Fakültesi’nde staj yaptı. 1977'de İstanbul Tıp Fakültesini bitirerek tıp doktoru oldu. Keban'da 1 yıl SSK hekimliği ve yeraltı maden işletmesi hekimliği yaptı. 1978'de Hacettepe Tıp Fakültesi'nde Halk Sağlığı dalında tıpta uzmanlık eğitimine başladı ve 1981'de İstanbul Tıp Fakültesinde uzman doktor oldu. 1981-82 arasında Elazığ Lepra (Cüzzam) Hastanesi Başhekimliği yaptı. 1982’de Elazığ ve Kocaeli Sağlık Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Elazığ'da 6 yıl kadar muayenehane hekimliği yaptı (1982-88 başı), kağıt ve çimento sanayisinde işyeri hekimliği, yaptı. 1986'da ABD / Texas School of Public Health’te eğitim aldı. (4 ay) 1987'de Elazığ Halk Sağlığı Bölge Laboratuvarı Müdürü oldu. Yerel Fırat Gazetesinde 1 yıl, günlük tıbbi ve politik yazılar yazdı. 1988’de Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı'na Yrd. Doçent olarak atandı ve bu Anabilim Dalı'nı kurdu, 16 yıl yönetti. 9 Ekim 1990'da Doçent, 17 Ocak 1996’da profesör oldu. Edirne Tabip Odası yöneticiliği ve 2 dönem seçimle Türk Tabipleri Birliği (TTB) Yüksek Onur Kurulu Üyeliği yaptı (1992-96). Hacettepe Üniv. Sağlık Bilimleri Enst. de Biyoistatistik masteri (tezsiz) yaptı. Mayıs 2004 sonrası Ankara Üniversitesi Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi. 10’u aşkın derneğin kurucusu, yöneticisi ya da üyesi. EĞİTİM-İŞ Sendikası Üyesi. Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Edirne Şubesi başkanı (1996-2000) sonra Onursal Başkanı, ADD Gn. Mrk. Onur Kurulu ve Yönetim Kurulu Üyelikleri ve Genel Başkan (Baş)Danışmanı, Genel Başkan Yardımcısı (2004-6)... ADD Bilim - Danışma Kurulu yazmanı (2010-14). Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü) bitirdi (2011-16). Türkiye'de tek TIBBİYELİ + MÜLKİYELİ.. Uzmanlık alanında 257 yerli, 48 adet yabancı (toplam 305) bilimsel bildirisi, yayını, kitap ve bölümleri var. Birçok bilimsel tıp dergisinin yayın danışmanı. Cumhuriyet Gazetesi’nde (22 adet), Atatürkçü yayın organlarında 600'e yakın makalesi yer aldı. Google'da yaklaşık 5,5 milyon kez kez site edildi. Kemalizm, Aydınlanma, sağlık hakkı ve politikaları… İş ve Meslek Hastalıkları, Küreselleşme.. gibi konularda Türkiye’nin her yerinde, Kıbrıs’ta, Almanya’da, Belçika’da, Avusturya’da (Üniversitelerde 92, Lise ve İlköğretimde 90+, askeri birlik ve polis okullarında 12+).. toplam 1495 adet -çoğu görsel- konferanslar verdi ve 200’ü aşkın radyo-TV konuşması yaptı (1996 sonrası rakamları). Okuma-yazmayı, tıp eğitimi vermeyi, Türk Halkının hak ettiği eşit ve nitelikli sağlık hizmetlerine erişmesi ve Yüce Atatürk’ün açtığı ışıklı yolda sonsuza dek ilerlemesi için bilimsel akılcılıkla çaba göstermeyi, yaşamının başlıca erekleri ve keyifleri olarak algılıyor. Sağlık Hukuku master eğitimi sürüyor (tez döneminde). Evli, 1 çocuklu. Saygılarımla. 15.01.2017 Prof. Dr. Ahmet SALTIK Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Mülkiyeliler Birliği Üyesi profsaltik@gmail.com www.ahmetsaltik.net facebook.com/profsaltik https://twitter.com/profsaltik İ l e t i ş i m : Telefon : 0312 595 6000 / 8624 (iş) 0312 363 8990'dan (pbx) Cep : 0532 661 8498 Belgegeçer : 0312 319 8236 (Anabilim Dalı) Posta adresi : Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı AbD, Cebeci Hastanesi, Dikimevi / ANKARA

“KORKMA; ÇIK ORTAYA VE “ARTIK YETER” DE!…” üzerine bir yorum

  1. Saltık, Yanılmayalım, Bu “Yetmez ama evet” çi tayfa AKP nin oyununa gelmiş, aldatılmış, “saftirikler” falan değil, tam tersine AKP nin özünü oluşturan, AKP yi canlı tutan kesimdir… RTE nin arkasında 24 milyon seçmeni var bu güne bugün; Ben 2019 seçiminden de ümitli değilim… Türkiye’de arzulanan (%20 nin arzuladığı) “siyasal değişim” artık dış dinamiklere kaldı tamamen. æ

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir