Turgut Kazan: Aydınlar Dilekçesi’nden yargılanırken böyle linç edilmedik

 

Turgut Kazan: Aydınlar Dilekçesi’nden yargılanırken böyle linç edilmedik

Turgut Kazan: Aydınlar Dilekçesi'nden yargılanırken böyle linç edilmedik

http://www.radikal.com.tr/turkiye/turgut-kazan-aydinlar-dilekcesinden-yargilanirken-boyle-linc-edilmedik-1498560/15/01/2016 13:24

1984’teki ‘Aydınlar Dilekçesi’ne imza verdiği için o dönem kovuşturmaya uğrayan
İstanbul Barosu eski Başkanı Av. Turgut Kazan, o günün koşullarıyla, bildiri imzaladıkları için soruşturmaya uğrayıp gözaltına alınan akademisyenlerin bugünlerde başlarına gelenleri karşılaştırdı:
“O dönem ne gözaltı oldu, ne odamız arandı…”

Haber: İSMAİL SAYMAZ – ismail.saymaz@radikal.com.tr / Arşivi

RADİKAL – Türkiye’de 1984 yılında 12 Eylül dönemindeki insan hakları ihlallerine karşı
yazar Aziz Nesin’in öncülüğünde verilen “Aydınlar Dilekçesi”ne imza koyduğu için yargılanan ve beraat eden eski İstanbul Barosu Başkanı Turgut Kazan, o gün yaşadıkları ile bugün 1128 akademisyenin yayınladıkları bildiri nedeniyle oluşan iklimi karşılaştırdı.
Kazan şunları söyledi:
“Bir kere biz sanıklar olarak hiç bu kadar telaşa kapılmamıştık. Ama bugün bu bildiriyi imzalayanların inanılmaz bir panikle bizi aradığını görüyorum. Bakın, o günlerde Kenan Evren bize idam cezası bile verdirebileceğini düşünmüştü. Çünkü sıkıyönetim savcısından brifing almıştı. Fakat böyle bir linç ortamı yaratılmamıştı –ki zaten yaratılamazdı. Çünkü linç ortamında insanlar linç edilir. O günlerde Başbakan Turgut Özal bile ‘Bu ülkede insanlar dilekçe verebiliyorsa ve bu haber olabiliyorsa bu ülkede demokrasi var demektir.’ diye açıklama yapmıştı. Bakın, o günlerde bugünkü gibi işe yeraltı dünyası karışmamıştı. Türkiye Barolar Birliği Başkanı da yargılama sırasında bizim avukatlığımızı üstlenmişti.
Ne evimizden gözaltına alındık, ne evimizde, büromuzda arama yapıldı. Savcı bile telefon etti, ifadeye çağırdı. 
Zaten ifade de, gırgır gibi bir şeydi, muhabbet eder gibi ifade vermiştik. Yargılama sırasında da başımıza bir iş gelmedi. Çünkü yargılama gösteri gibiydi, demokrasi gösterisiydi ve beraatla sonuçlandı.”

“Peki, 32 yıl sonra bugün neden böyle oldu?” sorusuna karşılık Kazan,
Türk Ceza Kanunu’ndaki “cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasını düzenleyen 299. maddeyi hatırlatarak, “Onu söylersem 299 olur..” dedi.

“Benzerliklerden biri de şudur: O dönemde Aydınlar Dilekçesi‘nde hiç muhafazakar ve mukaddesatçı imza yoktur. Onlar imza vermiyordu. Çünkü bunu komünist işi sayıyorlardı.
Bize bir Kenan Evren, bir de onlar karşı çıkıyorlardı. Dilekçe önce ve sonrasında ‘Komünistler ortalığı karıştırmak istiyor’ diye yazıyorlardı. Dikkat edin, bugün de aynı tepkileri veriyorlar.”

======================================

Ne diyelim Dostlar,

Birşeyler söylersek TCK 299’a girer mi? Cumhurbaşkanına hakaret etmiş olur muyuz ?
Ya da 1128 akademisyene dahil mi ediliriz??

Hayır hayır.. ürküye (paniğe) gerek yok..
Türkiye, yaşadığı tüm ağır sıkıntılara karşın serinkanlılığını korumalı, koruyabilmeli.
Türkiye çok deneyimli bir devlet elbette. Bu sorunlarını da dengeli politikalar ve uygulamalarla aşacak, aşmalı.

Daha somutu, HUKUK DEVLETİNİN VAZGEÇİLMEZ GEREKLERİDİR..
Akademisyenler toplumun öncü kesimleridir.
Okur, yazar, düşünür ve paylaşırlar..
Anayasada da bu bağlamda özel hüküm vardır :

Anayasa md. 130/4             :

“Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler.

Ancak, bu yetki, Devletin varlığı ve bağımsızlığı ve milletin ve ülkenin bütünlüğü
ve bölünmezliği aleyhinde faaliyette bulunma serbestliği vermez
.”

Anayasa ilgili maddede önce özgürlük alanını tanımlamakta, hemen ardındn da “ancak” diye başlayarak temel kısıtını net biçimde koynaktadır.
*****

Türkiye, Doğu ve Güneydoğu’da son derece ciddi bir meşru savunma içindedir.
Bu savunma yer yer, etnik bölücü terör örgütü PKK saflarında yabancı kökenli hainlere
karşı da verilmektedir! Yitirilen canlarımzın sayıca haddi var hesabı yok! Her gün birkaç güvenlik gücü şehidi, sivil yurttaşlardan can yitikleri, gaziler veriyoruz.. Yöredeki çok sayıda masum insan, etnik bölücü Batı maşası örgütün vahşi baskısı ile Devletin meşru savunma yapan güçlerine karşı insanlık dışı biçimde kullanılmaya çalışılıyor..

Doğrudan polis karakollarına, jandarma – asker kışlalarına ağır silahlarla, roket atarlarla saldırı ne anlama gelmektedir? Dahası, polis lojmanlarını doğrudan hedef alarak masum sivil ve çocukları öldürmek ne demektir??

Oysa Uluslararası Cenevre Sözleşmelerinde savaş hukukunun temel kuralları tanımlanmıştır.

35 yıldır her bakımdan kapsamlı Batı destekli etnik bölücü örgüt, bu meydan okuma cesaretini neden bulmaktadır? Neden uluslararsı toplum, örneğin PKK’nın bu yöre halkına karşın, onların desteklemediği kalkışmasını gayrı meşru terör eylemi ve insanlığa karşı suç olarak ilan etmemekte, tersine desteğini sürdürmnektesdir? Neden ABD hala PKK – PYD için Suriye’de “kara gücümüz” demektedir? Neden Kandil’e kara harekatımızı engellemektedir?

BM-GK (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi) neden girişim içinde değil??
Sahi Türkiye, bu bağlamlarda ne denli atak dış politika izliyor??

Bir tesellimiz var ki, AİHM, Güneydoğuda sokağa çıkma yasağı hakkında tedbir konulması istemini (HDP eşbakanı tarafından) sanırız 5. kez reddetmiş ve Türkiye Devletinin güvenlik güçlerinin gereken tüm özeni göstereceğine ilişkin güven duyduğunu belirtmiştir.
Eh onu da yapmasaydı bari AİHM!..
(Bilindiği gibi Anayasa mahkemesi de sokağa çıkma yasağına tedbir istemini reddetmişti.. HDP’den bireysel başvuru sonrası AİHM’ne gidildi yeniden..)

*****

Türkiye’de, son verilerle yüz bine çok yakın sayıda Üniveriste öğretim elemanı vardır.
(900 bin de lise ve öncesinde öğretmenimiz var.. 1 milyonluk devasa bir ordu!)
Söz konusu bildiriye imza koyanlar 1128 kişiddir ve toplamın % 1’i kadardır (100 dolayında imzacı yurt dışından..). Endişe ve panik tepkisi vererek mağdur yaratmak, mağduriyet psikolojisi iklimi doğurmak ve hukuk devleti – demokratik toplum sınırlarını zorlamak Türkiye’nin yararına değil zararına olur.
Suçluların telaşı mıdır.. diye hiç haketmediğmiz sorularla karşılaşabiliriz.

Türkiye, asla linç baskısı – yargısız infaz gibi girişimler içinde olmaksızın özgüvenini korumalı ve söylenenleri ifade özgürlüğü içinde görmelidir. Biz bu bildiriye içerik olarak katılmadığımızı daha önce de bu sitede yazdık. Ancak, aklımıza Volatiré‘in çok önemli bir sözü geliyor :

  • Düşüncelerinizi paylaşmıyorum ancak onları ifade edebilmeniz için canımı bile verebilirim..
    Linç iklimi; ülkemizi daha da germek, ek mağdurlar kümesi yaratmak ve AİHM’de yeni davalar – olasılıkla aleyhte kararlar.. dışında bir kazanım sağlamayacaktır kanısındayız.Lütfen teenni, itidal ve sükunet…
    Yargıyı yönlendirmek – baskı altına almaya kalkışmak asla…
    YÖK’ü ve soruşturma yarışına giren üniversiteleri görmek çok üzüntü verici..RTE’nin söylemlerini ivedilikle yumuşatması gerek..
    Hiç kimseyi aşağılamak ve hakaret etkek hakkı asla yoktur!
    Topluma kötü örnek oluyor, balık baştan… örneği gibi..

    Bunca sert ve hakaret dolu ifade ve beden öfke saçan diliye ile birilerini hedef göstermek,
    bir devlet başkanına yaraşır eylemler değildir.
    Bu insanların can ve mal güvenliğinden de Devlet sorumludur.

    Sonra, birilerinin aklına “suçluluk psikoloji mi acaba?” diye “sakıncalı” sorular da takılabilir! Bölgede bunca silah biriktirimi, yerleşme, yapılaşma, değişim – dönüşüm, güvenlik güçlerini iğdişleştirme, kırda- kentte alan egemenliğini bölücü örgüte bırakma, örtük – açık vaatler …. yıllardır adına “ÇÖZÜM SÜRECİ” denen gerçekte ihanet sürecinin ürünü
    değil mi?

    Baştan sona hatalı – dış güdümlü Suriye’ye düşmanlık politikasının ürünü değil mi
    IŞİD katliamları?
    Masum insanlar, canlı bombalarla bir kezinde onlarcası kırımlara kurban gidiyor..
    Hem de kaç kez??!
    Sorumlusu kim??
    Üstelik bu facialarda cankurtarandan (ambulanstan) önce yayın yasağı getirilirken!?
    Gazeteciler uydurma suçlamalarla hapislere atılırken..
    Haber yapma, yayın yapma,  görüş açıklama… ama devlet başkanı ağzına geleni öfkeyle söylesin, herkesi aşağılasın, hakaret etsin, halkın gözünde küçük düşürüp – dışlatsın..
    Hatta hedef göstersin!

    Olacak şey midir??

    Sevgi ve saygı ile.
    16 Ocak 2016, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir