Bayram’a evet; Kurbana hayır!


Bayram’a evet; Kurbana hayır!

Portresi_gulumseyen

 

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

 

Değerli arkadaşlar,

Kurban Bayramı geldi; yıllardan beri söyleye geldik, ama hiçbir şey değişmedi, yürek burkan sahneleri görmemek için dua edeceğiz… Ekte 2010 yılında “Hac ve Kurban” üzerine yazdığım makaleyi iletiyorum.. Bu makalenin sonunda şöyle demişim :

  • Kurban kelimesinin etimolojisinde de hayvan veya canlı ile doğrudan bir ilişki yoktur “Kurban” yüce bir kutsallığa, (Tanrı’ya) adanmak üzere özverili armağandır. İlla da bir hayvan öldürmek isteniyorsa, insanlar öncelikle benliklerinde  taşıdıkları ve ilkel güdülerini yöneten “içerideki hayvan”ı öldürseler, insanı yücelten en makbul kurban şeklini bulmuş olurlardı. Dinlerin asıl isteği de bu olmalıydı herhalde…
  • ….Umarım, İslâm dinini zahiri (görüntüsel) olarak değil batini (içsel) anlamda algılayıp yorumlayan aydın, yurtsever din önderleri KURBAN kavramının ARMAĞAN olduğunu hatırlayarak,  dini vecibelerin daha nezih bir üslupla, kansız eda edilmesine önayak olurlar. Çünkü artık sadece hayvanlarımızı değil, Hayvancılığımızı da bütünüyle kurban eder duruma geldik.
  • Gerçekten de bugün Türkiye’de yerli üretimden adam başına düşen hayvansal besin miktarı (Protein) 1970’teki değerin yarısından azdır.

Ayrıca Değerli Din adamı İhsan Eliaçık‘ın bu konudaki aydınlatıcı yazısını da aşağıya alıyorum.

Sevgilerimle. æ

*******************

BAYRAMA EVET;
KURBANA HAYIR !

İhsan Eliaçık
Emekli Müftü

Kurban ne anlama geliyor?
Kurban Bayramından ne anlamamız lazım?

Gurbân (kurban) kelimesi “yakınlaşmak” demektir; aynı zamanda, yumuşak g (ğ)  ile söylendiğinde, ğarip (garip), ğurebâ (gureba) aynı kökten gelen kelimelerdir. Garip, gureba kelimeleri, Kuran’ın kullandığı kavramlar. [Yalnız kalmış, garip kalmış bir yetime…] diye de, Beled Suresi’nde geçer.

Kurban, gariplerle, kimsesizlerle, yoksullarla, itilmişlerle, dışlanmışlarla, ötekileştirilmişlerle yakınlaşmak, onlarla hemhal olmak demektir. Peygamberimiz bu bayramda yani garip gureba ile yakınlaşma bayramında, sabah, bayram namazından sonra ilk yaptığı şey, ashab-ı suffa diye bildiğimiz, gariplerin, yoksul kimselerin, evsiz sahabelerin kaldığı yere gelip, onlarla bayramlaşmak idi. Kendi evinden ve ailesinden, eşlerinden önce, kimsesiz, garibân diye ifade ettiğimiz sahabelerle bayramlaşırdı. Onlarla kahvaltı eder, sohbet eder, gününü onlarla geçirmeye gayret ederdi. Bu, sadece bayramlarda değil, başka zamanlarda da böyle idi.

Malum, İslam’ın ilk doğuş yıllarında Müslümanlar günlük toplanırlar, yani salât ederlerdi. Hayye ale’ssalâh diye çağırılırlar, bu, haydin yardımlaşmaya ve dayanışmaya demekti. Ve herkes toplanır. Abdest alınır, salâta katılırken el yüz yıkanır, toplantıya temiz çıkılır. Ve insanlar, çalıştıklarında, ürettiklerinde hayvan olarak ihtiyaçtan fazla ne varsa, onu salât toplantısına getirirler, onu orada ihtiyaç sahibi alır. Bunu haftalık olarak Cumada, yıllık olarak da hacda yaparlar.

Kameri aylara göre, yılın son ayı Zilhicce ayıdır. Zilhicce, hac sahibi, ziyaret sahibi ay demektir. Zilhiccenin dokuzuncu günüde, Arabistan’ın hatta Dünyanın her yerinden gelenler, Allah’ın evinin etrafında toplananlar, Arafat’ta vakfeye dururlar, sonra Kâbe’yi tavaf ederler. Herkes, bulundukları yerden, ihtiyacından fazla ne varsa oraya getirir, Cumada haftalık yaptığımızı, orada yıllık olarak yaparız ve başka diyarlardan gelen ihtiyaç sahipleri de, onları oradan alır. Şimdi bu, dünya genelinde oluyor. Peygamberimiz zamanında Mekke çapında ve giderek Arabistan çapında oluyordu. Peygamberimiz vefat ettiğinde, İslamiyet Arabistan dışına çıkmamıştı. Allah’ın evi Kâbe, kamuyu temsil ediyor. O zamanların tarım toplumunda, ihtiyaçtan fazlası dendiğinde, koyun, deve akla geliyordu ve onun ihtiyaçtan fazlasını Kâbe’ye getiriyorlardı. Ne için? İhtiyacı olan alsın, taşımada, çift sürmede kullansın diye. O hayvan, bir anlamıyla sermaye olmuş oluyor, oraya kesilmesi için geliyor değil.

Bu, aynı zamanda, eski bir kültürün (İslam öncesi kültürün) devamıdır. Sümerlerde ihtiyaç fazlası tapınağa getirilen mallar yine koyun, deve, inekti. Orta doğu halkları binlerce yıl, sermaye olarak bu hayvanları kullandı, bunlardan iki tanesine sahip olursan yoksulluktan kurtuluyordun. Bunlar getiriliyordu ve üzerlerine “Tanrı malı” diye damga vuruluyordu ve ona kimse dokunamıyordu. Neden? Çünkü o, mabede getirilmiş. O kimin hakkı? İhtiyaç sahibinin, yoksulun hakkı. Ona dokunamazsın. Tanrı malı, demek, yoksulun hakkı demek. O hayvanların üzerine çentik atılarak işaretleniyordu. Tanrı malı olduğunu bildiren işaretler, Sümerlerden Fenikelilere geçerek, matematikteki x, y, w ifadeleri doğdu. Dil bilimde, bu böyle anlatılmaktadır. Sümer tapınaklarına bu hayvanlar neden getiriliyordu, orada da mabedin görevi (Cuma toplantısı ve hac ile) aynıydı, ihtiyaç fazlası olan oraya getirecek, ihtiyaç sahibi oradan alacak. Bu kültür devam etti etti etti, Kâbe’ye geldiğinde de, aynı kültürü İslamiyet sürdürdü.

Sümer’in peygamberi Sümerlilere bunu anlatmıştı, Babil’in peygamberi Hz. İbrahim Babillilere onu anlatmıştı, Asur’un peygamberi Asurlulara, Ninova’da Hz. Yunus peygamber Ninovalılara onu anlatmıştı. Mekke’de çıkan Peygamber Hz. Muhammed’de, insanlara aynı şeyi anlattı. Dedi ki, burası Allah’ın evidir, ihtiyacından fazla olanı herkes buraya getirsin. Getirdiler ve oraya bıraktılar. Üzerinde, Allah’ın ismi anılmak, üzerine Tanrı damgası vurulması kültürünün devamıdır.

Üzerine Allah’ın adı anmayı, bıçağı eline alıp, bismillahirrahmanirrahim diyerek, böyle fışkırtarak hayvanın kanını dökmeye çevirdiler. Üzerinde Allah’ın ismi anılmak bu değildir! Üzerinde Allah’ın ismi anılmak demek, ben bu keçiyi, koyunu, deveyi, kamuya, yoksula, gitsin diye adıyorum demektir. Üzerinde yazıyor işte Tanrı malı, eskiden böyleydi, Kuran’dan sonra buna, üzerine Allah’ın ismini anmak dendi, bu sözler, bu hayvan kamu malıdır, yoksulun malıdır, kimse almasın demektir.
İşte bunlara [hedy] denilir.

İlk bakışta bunların, kesmekle alakası yoktur. Fakat daha sonra, uzak diyarlardan gelenler (hacılar) olduğu için, o hayvanlardan kesip, o insanların karınlarını doyurmak için de kullanılmıştır. Zamanla, önceki asli vazifesi unutulup, kesme ön plana çıkarılarak, getirilip kesiliyor, bırakılıp gidiliyor şekline dönüştü. Kuran geldiğinde Araplar bunu zaten yapıyorlardı, Kâbe’nin etrafı, kesilmiş kurbanlarla doluyordu. Kuran geldi ve bu insanlara dedi ki, bu kestiğiniz hayvanların etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz, ulaşacak olan sizin takvanızdır. Bu şu demektir: Bunları kesiyorsunuz da, bunlar Bana ulaşmıyor, dolayısı ile, kesip durmanıza gerek yok, siz asıl, kendi aranızdaki davranışlarınıza bakın, birbirinize iyilik etmeyi öğrenin, adaletle davranın, işçinizi ezmeyin, kimseyi sömürmeyin, kul hakkı yemeyin, Ben bunlara bakarım, kestiğinize ve kana değil! Bunu açıkça söylüyor. Fakat bunu da şöyle anladılar: Tamam, Allah ete ve kana bakmaz, takvaya bakar, yani bıçağı eline alır, hayvanı keserken ki duygularına bakar, bunu Allah için kesiyorum derken ki duygularına bakar, takva budur, diyorlar. Böyle yorumladılar. Ben bu yoruma da katılmıyorum, yanlış bir yorumdur. Kuran diyor ki, onların etleri kanları Allah’a ulaşmaz! Yani, boşuna kesip durmayın. Allah diyor ki, onlar Bana ulaşmaz, Ben sizden iyilik, doğruluk, dürüstlük, kardeşlik, merhamet, sevgi, bunları bekliyorum; karz-ı hasen, salât, zekât, ihtiyaç fazlasını verme, isâr, birbirinize kendinizi feda etme, yoksulları gözetme, zayıfın elinden tutma, düşmüşü kaldırma, bunları bekliyorum, takva budur. Her yeri kan gölüne çevirdiğin zaman, Allah bundan mutlu oluyor değildir. İşin aslı buydu, sonra döndü dolaştı ve başka bir şeye dönüştü.

Bugün yoksul insanlar, çevre baskısında kalarak, ben kurban kesemedi dedirtmem diyor ve gidiyor bankadan bayram kredisi, kurban kredisi alıyor, faizli kredi kartı taksiti ile, kurban borcuna giriyor. Bu insanlara  bu eziyeti yapmaya  kimsenin hakkı yok. Diyanet açıklama yapmalı ve demeli ki, Kuran’da kurban ayetleri, genellikle hacda geçer, şuanda orada büyük bir toplantı oluyor, insanlar uzak diyarlardan geliyor, orada kesilenler hem yenmek hem yoksullara dağıtmak içindir; madem orada bu kesimi yapıyorsunuz, onu üçe bölün, paylaştırın ve yoksullara, garibanlara bunu verin diyor. Bu sözler kimedir, hacılaradır. Bu, hacda sürüp gelen bir kültürdür. Şimdi bunu, hacca gitmeyenlere de teşmil ederek, bütün herkes, giden gitmeyen (hacda olan olmayan), yediden yetmişe, hem de ikişer üçer, dörder tane..! Vatandaşı bunun altına sokmak, bunu yapmazsanız dini vecibeniz yerine gelmez demek, insanlara, kan dökerseniz onu alnınıza sürerseniz, gelecek kurbana kadar günahlarınız af olur, kan aktıkça pir-u pak olursun diye bir itikat telkin etmek, son derece yanlıştır. Böyle şeyler, bu dinde yoktur.

Bakın, açık açık söylüyorum. Ben kendimi söyleyeyim, yirmi yıldır bayramda hayvan kesmiyorum. Ama, gurban, yakınlaşma, garip gureba ile yoksulla yakınlaşma bayramını çok seviyorum. Hayvan kesmiyorum ama bayram kutluyorum. Bayram çok güzeldir. Temiz elbiseler giyiyorsun, küsler barışıyor, insanlar birbirlerine güler yüzlü davranıyor, hediyeleşiyor, karşılıksız yardımlara alabildiğine coşuyor. Kalplere sevinç bırakılıyor, insanlar seviyor, sevgi yayılıyor, ne güzel. Bayramlar ne güzel! Ama, bayramda illa hayvan keseceksin diye bir şey yok kardeşim. Böyle bir dini mecburiyet ve zarurette yok. Allah, herkesten böyle bir şey istiyor da değil. Allah bizden, yardımlaşma, dayanışma, iyilik, güzellik, sevgi, merhamet istiyor, başka bir yarattığı olan hayvanın kanını akıtmanızı değil. Onların etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan, birbirimize karşı yaptığımız iyilikler, doğruluklar, dürüstlükler, isârlardır, burada anlattığımız yardımlaşmalar ve destekleşmelerdir. İslam’ın bu konuda söylediği budur.

Kuran’da Kurban Ayetleri Haritası diye bir yazım var, buradan ayetleri tek tek inceleyebilirsiniz.

http://www.ihsaneliacik.com/2012/10/kuranda-kurban-ayetleri-haritasi.html

Haccda hayvan kesmek Allah adına bir ritüel değildir, uzaktan gelenleri doyurmak için, et ihtiyacını karşılamak için yapılan kesimdir. Benim görüşüme göre, İslam’da, insanların biyolojik ihtiyacını karşılayacak et tüketimi anlamında hayvan kesimi vardır. Tanrı için hayvan kesimi diye bir şey yoktur. Allah bizden böyle bir şey istememektedir. Bu, Kuran’ın ruhuna da aykırıdır. Yeryüzünde kan dökmek ve fesat çıkarmak, hayvan kanı dahi olsa, Kuran’ın hiç istemediği, hiç hoş karşılamadığı, nefretle karşıladığı bir durumdur.

Bazıları şöyle söylüyor, Müslümanlardaki kurban kesme olayı, insanlardaki şiddet eğilimini, enerjinin toprağa verilmesi gibi, içimizdeki şiddet canavarını, kurban keserek, kan fışkırdığını görerek gideriyormuşuz; böyle kan göre göre, şiddet eğilimini kurbana vererek, hiç olmazsa, insanları kesmekten kurtulurmuşuz. Bunlar, gülünç yorumlardır, bu yorumu yapan adama kahkahalarla gülerler. Açın videoyu bakın! Adam, genci yatırıyor, eline bıçağı alıyor, lebbeyk allahumme lebbeyk diye “dua” okuyorlar ve genci, tıpkı bir koyunu keser gibi Allahu ekber diye diye kesiyor ve kan fışkırıyor! Bu nedir! Herhalde bunu yapanlar, bu kurban kesenlerden olmalı, adam alışmış! Adam genci koyun yerine koydu, ben izleyemedim, tam bıçağı vururken kapattım. Lanetler okuyarak kapattım! Bunu yapanlar kim? Müslümanlar! Kurban vacip diyenler, hayvan kesilmeli diyenler. Allah kan istiyor diyenler! Allah hiç kan ister mi! Yeryüzünde kan dökmek kadar kötü bir şey var mı? Kan dökmek! Hayvan kanı dahi olsa! Barış dinine yakışır mı? Olacak şey mi? Nerden çıkarıyorsunuz bunu? İbrahim aleyhisselam zamanında, insanlıkta, insan kesme olayına Allah müdahale ederek, İbrahim’in rüyası vesilesi ile, durun, Benim için insan kesmenizi istemiyorum demiştir. İbrahim çağında böyle idi. Aradan ikibin yıl geçtikten sonra Muhammed çağında hayvan kesmek Kâbe’ye sıkıştırılarak, Kâbe’nin etrafına mahsus kılınarak, o da, fakiri doyurun, Ben sizden et kan falan istemiyorum, bunlar Bana ulaşmaz diyerek, daraltıla daraltıla iyice kenara çekildi.

Benim görüşüme göre, Peygamberimizden sonra, hayvan kesme olaylarının giderek azalması gerekiyordu. Kuran’ın doğrultusunda daraltılıp, sadece biyolojik ihtiyaç kadar et tüketimine izine dönüşmesi gerekiyordu, İbrahim’den beri gidişat bu yöndeydi. Ama gel gör ki, bu hususta tam tersi bir gidişat olduğunu ve hayvan kesmenin patlama yaptığını, bunun bir bayrama dönüştüğünü görüyoruz, aman Allah’ım! Bu da, Türklerin geninden midir nedir, Araplarda, Farslarda bu kadar yok. Türk illerinden başka diyarlara gittikçe bu iş azalıyor ama burada, acayip bir “kurban kanı akıtmak geni” var. Bu gen nereden geliyor, bunun üzerine düşünmek lazım. Geçen bayramın birinci günü, Kahire’deki bir arkadaşımla konuştum, bayram orada nasıl gidiyor dedim, yolda yürüyorum, tek tük kurban kesen gördüm, birisinin yanına gittim, o da Türk’müş dedi. Araplarda falan bizim gibi öyle yollarda bellerde kurban kesmek bu kadar yaygın değil.

İnsanlar şu soru üzerinde düşünsünler               :

Alevilik ve Sünnilik namaz konusunda anlaşamıyor, biri cemevine gitmiyor, öbürü camiye gitmiyor; Alevi diyor ki namaz yok niyaz var, neden böyle dediğini anlıyorum, çok iyi anlıyorum, bu, Sünniliğin ritüel dayatmasına bir tepki aslında, din ritüeldir demesine bir tepki, hayır, din gönüldür, kalp kırmamaktır, incinsen dahi incitmemektir diyen bir bilgelik var burada, anlıyorum. Camiye gitmiyor cemevine gidiyor, Kâbe’ye gitmiyor, insan Kâbe’dir, yeryüzü Allah’ındır diyor, tamam bunu da anlıyoruz, Sünnilik ne diyorsa, onun ritüelini icra etmiyor, onun yerine başka bir yolu var, bunun da tarihsel, ideolojik birçok nedeni var. Fakat iş kurbana gelince, enteresan bir şekilde (Aleviler ve Sünniler) yekvücut oluyorlar. Bütün cemevlerinin etrafı, bütün camilerin etrafı kurbandan geçilmiyor. Neden! Bu nereden geliyor? Eğer Kuran’dan geliyor dersen, Alevinin Kuran’da geçen Kâbe’yi, Sünniliğin camisini falan herhalde kabul etmesi lazım ama burada başka bir şey var. Kurban denince ikisi neden birleşiyor? Birçok konuda anlaşamayan Alevilik ve Sünnilik, nasıl oluyor da Kurbanda anlaşıyor? Bunu biraz düşünün, neden bu illerde kurbanın bu kadar parlatıldığını anlayacaksınız.

===============================

Dostlar,

Gereği üzerine bu yıl da paylaşmak istedik…

Sevgi ve saygı ile.
24 Eylül 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet SALTIK’ın kısa özgeçmişi (CV) 1953’te Elazığ'da doğdu (14.11). İlk-ortaokulu Gaziantep'te okudu (1961-68), Van Lisesini 1971’de (birincilikle) bitirdi. NATO bursuyla (birincilikle) İngiltere’de dil eğitimi aldı (1971). Aynı yıl Hacettepe Tıp Fakültesi'ne girdi. 1976'da Londra Tıp Fakültesi’nde staj yaptı. 1977'de İstanbul Tıp Fakültesini bitirerek tıp doktoru oldu. Keban'da 1 yıl SSK hekimliği ve yeraltı maden işletmesi hekimliği yaptı. 1978'de Hacettepe Tıp Fakültesi'nde Halk Sağlığı dalında tıpta uzmanlık eğitimine başladı ve 1981'de İstanbul Tıp Fakültesinde uzman doktor oldu. 1981-82 arasında Elazığ Lepra (Cüzzam) Hastanesi Başhekimliği yaptı. 1982’de Elazığ ve Kocaeli Sağlık Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Elazığ'da 6 yıl kadar muayenehane hekimliği yaptı (1982-88 başı), kağıt ve çimento sanayisinde işyeri hekimliği, yaptı. 1986'da ABD / Texas School of Public Health’te eğitim aldı. (4 ay) 1987'de Elazığ Halk Sağlığı Bölge Laboratuvarı Müdürü oldu. Yerel Fırat Gazetesinde 1 yıl, günlük tıbbi ve politik yazılar yazdı. 1988’de Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı'na Yrd. Doçent olarak atandı ve bu Anabilim Dalı'nı kurdu, 16 yıl yönetti. 9 Ekim 1990'da Doçent, 17 Ocak 1996’da profesör oldu. Edirne Tabip Odası yöneticiliği ve 2 dönem seçimle Türk Tabipleri Birliği (TTB) Yüksek Onur Kurulu Üyeliği yaptı (1992-96). Hacettepe Üniv. Sağlık Bilimleri Enst. de Biyoistatistik masteri (tezsiz) yaptı. Mayıs 2004 sonrası Ankara Üniversitesi Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi. 10’u aşkın derneğin kurucusu, yöneticisi ya da üyesi. EĞİTİM-İŞ Sendikası Üyesi. Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Edirne Şubesi başkanı (1996-2000) sonra Onursal Başkanı, ADD Gn. Mrk. Onur Kurulu ve Yönetim Kurulu Üyelikleri ve Genel Başkan (Baş)Danışmanı, Genel Başkan Yardımcısı (2004-6)... ADD Bilim - Danışma Kurulu yazmanı (2010-14). Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü) bitirdi (2011-16). Türkiye'de tek TIBBİYELİ + MÜLKİYELİ.. Uzmanlık alanında 257 yerli, 48 adet yabancı (toplam 305) bilimsel bildirisi, yayını, kitap ve bölümleri var. Birçok bilimsel tıp dergisinin yayın danışmanı. Cumhuriyet Gazetesi’nde (22 adet), Atatürkçü yayın organlarında 600'e yakın makalesi yer aldı. Google'da yaklaşık 5,5 milyon kez kez site edildi. Kemalizm, Aydınlanma, sağlık hakkı ve politikaları… İş ve Meslek Hastalıkları, Küreselleşme.. gibi konularda Türkiye’nin her yerinde, Kıbrıs’ta, Almanya’da, Belçika’da, Avusturya’da (Üniversitelerde 92, Lise ve İlköğretimde 90+, askeri birlik ve polis okullarında 12+).. toplam 1495 adet -çoğu görsel- konferanslar verdi ve 200’ü aşkın radyo-TV konuşması yaptı (1996 sonrası rakamları). Okuma-yazmayı, tıp eğitimi vermeyi, Türk Halkının hak ettiği eşit ve nitelikli sağlık hizmetlerine erişmesi ve Yüce Atatürk’ün açtığı ışıklı yolda sonsuza dek ilerlemesi için bilimsel akılcılıkla çaba göstermeyi, yaşamının başlıca erekleri ve keyifleri olarak algılıyor. Sağlık Hukuku master eğitimi sürüyor (tez döneminde). Evli, 1 çocuklu. Saygılarımla. 15.01.2017 Prof. Dr. Ahmet SALTIK Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Mülkiyeliler Birliği Üyesi profsaltik@gmail.com www.ahmetsaltik.net facebook.com/profsaltik https://twitter.com/profsaltik İ l e t i ş i m : Telefon : 0312 595 6000 / 8624 (iş) 0312 363 8990'dan (pbx) Cep : 0532 661 8498 Belgegeçer : 0312 319 8236 (Anabilim Dalı) Posta adresi : Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı AbD, Cebeci Hastanesi, Dikimevi / ANKARA

“Bayram’a evet; Kurbana hayır!” üzerine 4 yorum

  1. Sayın ali ercan ve ihsan eliaçık , iyi niyetleriyle birsürü boş felsefeler anlatarak ,hiçbir netice alıcı net bir sonuç öneremiyorlar.Açık konuşun.net anlaşılır ve kısa olsun.Çoban sülünün dediği gibi , kelime türetmekle insanların sadece kafalarını karıştırırsınız.Et ihtiyacımızdan vaz geçemeyiz.Bu dünya kurulduğundan beri böyledir.Sadece kurbanlarımızı can çekiştirmeden 2 saniyede öldürebiliriz.Bu yol kabul edilicek . FAKAT
    BAYRAMA HAYIR DİYEBİLİRİZ .Buna hiçbir mani yok.Sadece %95 müslüman olan ve bu &95 in %60 ı salak olan toplumda bu nasıl kabul ettirilir ,işte o bir muamma.Direği görse arapça I harfi zannedicek ANGUTLAR topluluğunda hiçbir neticeye varılamaz.Yazık bu zavallı ülkeye çok yazık.

  2. HANGİ BAYRAM?! (BİR BAYRAM GÜZELLEMESİ)
    Galip KARAKUŞ / 03 Ocak 2004
    “Özü Sözü Bir Olma” ilkesini benimsemek ve bu ilkeyi yaşamı ile içselleştirmeye çabalamak, bir insanın Anadolu Alevi Bektaşi Kültürü ve Yaşam Biçimi felsefesi içinde yer almanın ölçülerinden olan, “kamil insan” olma konusunda ne kadar yol aldığı ile değerlendirilir. Bu düşünceden hareketle, bana gönderilen, beni ilgilendirmeyen bayram kutlamalarına verdiğim yanıt ile birlikte, biz Alevi’lerin kütür ve yaşam biçimleri ile uzaktan yakından ilgisi olmayan dinsel, Sünni-İslam anlayışının dayatıldığı bayram(!)lar ile ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşmak ve bunun üzerinde tartışmak istiyorum!
    Aşağı yukarı 10 yıldan bu yana, bana gönderilen bu zaman dilimlerindeki kutlamalara yaklaşık olarak verdiğim yanıt şu şekildedir:
    “Anadolu aydınlanma devrimini savunanların bayramı, Atatürkçü Düşünce Sistemini (Kemalist ideolojiyi) tekrar iktidara taşıdığımız zaman kutlanacaktır. Emperyalistlere karşı verdiğimiz, dünyada eşine rastlanmayacak bir ulusal dayanışma örneği ile başardığımız kurtuluş savaşının sonunda, kısa bir zaman diliminde yoktan var edilen tüm ulusal değerlerin üstünde oturarak, SEVR’de ülkemden alamadıklarını bizimle birlikte tüm dünyadan almaya çalışan emperyalizmin yok edilmesine kadar ve tam bağımsızlığa kavuşuncaya kadar bizim bayramlarımız hep buruk kalacaktır. Ben, kutlayamadığım, layıkı ile kutlayamadığım ulusal bayramlarımın hasretindeyim. ” diyorum dostlara.
    Şimdi gelelim dinsel içerikli bayramlar ve bayram kutlama seremonilerine; inancı, tapıncı ve özel değerleri konusunda hiç kimseyi incitmek veya aşağılamak değildir asla amacım. Biz bu topraklarda değerlerini (tabi ki Alevi’lerin dışında) özgürce yaşayan insanlara saygı gösterdik.
    Çünkü; “Kabemiz insan, sevgi dinimizdir bizim.”
    Önce şu soruları kendimize soralım ve cevapları üstünde düşünelim:
    1. Devrimciliği elden bırakmayacaksın, (Alevi’ler için söylenirse, Alevi alt kimliğini de hovardaca kullanacaksın ve) bu bayram(!)ları da kutlamaktan geri durmayacaksın! Adama demezler mi; sen oruç tutmuyorsun, namaz kılmıyorsun, bu işin gece yapılan versiyonu varmış, ondan da haberin yok peki ne yapıyorsun arkadaş, neyin bayramını kutluyorsun? Senin ile tarihsel bağlantısı nedir? Peki; el alem oruç tutuyor, bir ay boyunca bu dinsel organizasyon içerisinde yaşam biçimini değiştiriyor ve bu değişiklik içinde onca zahmetlere katlanıyor, yoğunlaştırılmış namaz-niyaz gibi ibadetlerin üst perdelerinde geziniyor, bir ay boyunca trans halinde yaşıyor, daha da ötesi; oruç tutmadı diye Tokat’ta üniversiteli genci Yeşilırmak’a atıyor, Malatya’da üniversiteli genci kantinde yemek yedi diye öldürüyor, Cumhuriyet’in başkentinde bir gazeteciyi oruç tutmadığı için linç edercesine dövüyor, ve her yıl tekrarlanan benzer baskılardan sonra bu zaman dilimini kana bulamanın rahatlığı ile bayramlarını yapıyorlar, peki sana ne oluyor kardeşim, sen bu saydığım ortaçağ karanlığı uygulamalarının hangisini kabul ediyor da bunun bayramını yapıyorsun?
    2. Dünya coğrafyasında, emperyalizme satılmışlığın ceremesini çeken İslam alemi, hangi tarih sayfasında, neyi başarmışlığın bayramını yapıyor ki, sen de ona alet oluyorsun?
    3. Gören gözün kör mü ki, emperyalistler tüm İslam coğrafyasını NATO-AB-İMF ile dize getirirken imam yöneticilerin secdelerinin hangi yönde olduğu görmüyorsun?
    4. Dünya İslam coğrafyasına şöyle bir göz attığında, bu coğrafyada yaşayanların satılmışlık, teslimiyet, namus dahil tüm değerlerin emperyalizme peşkeş çekilmişlik, kan gölü içinde yüzüyor olmaklık, zulüm, vahşet, aklınıza gelecek her türlü insanlık dışı yaşam biçimi bu dünyada gerçekleşmekte. Bu durumun onlar, yani İslam dünyası için bir şey ifade etmediği yüz yılardır tarihsel örneği ile ortada iken, siz Alevi olduğunu iddia edenler için hiç bir şey ifade etmiyor mu?
    5. Bilim ve teknoloji dünyası hemen elinizin altında ve ona dokunmaktasınız. Peki önünüzdeki klavyeye dokunup, “sörf” yapmanın, “geyik muhabbetleri ile uğraşmanın”, “rap-rep” muhabbetleri ile oyalanmanın dışında, beni kimler yönetiyor ve nasıl yönetiyor, bunlar kim, imam olmanın dışındaki vasıfları, cumhuriyete karşı biledikleri dişi gösteren adamlar bana ne zaman nasıl dokunur diye kafa yoranınız var mı?
    6. Sizin önünüze sergilenen ve çağın gerekliliği olan olanaklardan bu rezillikleri öğrenme seçeneğini kullanmayı hiç düşündünüz mü? Bu dünyanın, bu ülkeyi yönetenler işbirlikçiler ile emperyalist çullanıcılar arasında bir pazarlık alanı haline getirildiğinden haberin var mı?
    Soruları çoğaltabiliriz. Tüm bunlar oruç, bayram ve kurban ile bağlantılıdır.
    Benim ülkemde ihanetler, o büyük devrimcinin, Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün hemen ardından başladı. Karşıdevrim misyonerleri ilmek ilmek ördüler ve bu günleri yarattılar, ülkemi yönettiğini sanan imamların yoluna hizmet ettiler.
    Bu imamlar, Cumhuriyet’e karşı girişimlerinde başarı sağladıkları için, bu başarmışlığın stresini-yorgunluğunu üstünden atmanın rahatlığı ile bayram yapıyor ve şükrediyorlar yıllardır! Ve sen de bu kutlamalara katkı vermekle, onlarla birlikte tüm geçmişinin acılarını yaratmış olanları kutsuyor ve affediyorsun bir anlamda. Yüzyıllar boyunca ve halen devam eden din faşizmine katkıda bulunuyorsun. Bu sözlerimiz sözde Alevi’lere olduğu gibi, sosyalistler ile, üstü-alt kimlik sevdalısı medya maymunu işbirlikçileredir de aynı zamanda, Alevi’ler adına yandaş medyada ahkam kesen numaracı cumhuriyetçi, liberal maaşlı köşe tutucularına.
    Bu ülkenin yurttaş özelliğindeki insanı şunu biliyor olması gerekir; bu ortaçağ kalıntıları, ilmek ilmek ördüğü dinsel ağların semeresini almış olmanın rahatlığı ve tüm imam kadroları ile Cumhuriyet Türkiye’sini yönettiğini sanıyor, yönetmenin ötesinde Cumhuriyet’i dönüştürüyor. Bunu yaparken de senin, gerçek değerlerini bilmiyor olman ile birlikte, onunla birlikte onun değerlerini savunuyor olduğundan, yani saflığından yararlanıyor güzel kardeşim. Seni dönüştürüyor farkında değilsin ve bunu yaparken de senin unutkanlığından, saflığından yararlanıyor be güzel kardeşim! Lütfen kendine gel,
    Bu imam biliyor ki sen unutkansın, sen şunu düşünmüyorsun; bu ülkede, oruç tuttuğu için ve dinsel gereksinimlerini yerine getirdiği için hiçbir insan rahatsız edilmemiştir. Tam tersine, yönetim erkleri tarafından, bu insanların benim gibi düşünenleri yakmaları, kurşunlamaları, yok etmeleri için ortam hazırlanmıştır. Yüz binlere varan camiler yetmemiş, on binlerce kuran kursları ve imam okullarında Hizbullah’lar yetiştirip, bu sayede bilimin ve aydınlanmanın önünü kesmişlerdir. Çünkü sen nerede, hangi cephede olman gerektiğini bilmiyorsun, halen daha “İslam’ın içinde miyim, dışında mıyım” kısır çekişmesi ile oyalanmaktasın. İslam, işte karşında duruyor, tüm dünyada kan gölü içerisinde yüzüyor ve Türkiye Cumhuriyetini bir tekke yönetir gibi yönetiyorlar. Ve çünkü İmamlar Hükümetinin; Cumhur Başkanlığı, Üniversiteler, Ordu ve Demokratik kitle Örgütleri ile kavgalı olması, AB-ABD-İMF ile emperyalist işbirliği, senin için bir şeyler ifade etmiyor! Sen uyumaya devam ettikçe, onlar, yıllardan beri bunun için varlar ve görevlerini yapıyorlar, dahası, seni de kazanmış olmanın verdiği rahatlıkla bayram kutluyor, kurban kesiyorlar. Büyük ozanın dediği gibi; “…ve sen bunun farkında değilsin.”
    Kurban ve bayram; birbiri ile zıt anlamdaki bu iki sözcüğü bir araya getirip özdeşleştirmek din bezirganlarına has bir özellik olsa gerek. Bunu ancak bu yobazlar başarabilir. Yılın bu zaman diliminde, bayram adı altında, yazılı ve görsel basında din pazarlayan tv. kanallarında hiç sıkılmadan hayvanların nasıl boğazlanacağı fetvası veren yobazların, fetvalarından etkilenmemek de bize has bir kabulleniş olsa gerek. Bunu yaparken gözümüzün önünde doğa tanrının ırzına geçiliyor olması da cabası.
    Sunak ve adak kültürü, bilinen insanlık tarihinden buyana uygulana gelen bir tapınç şeklidir. Ancak, bilimin yaktığı aydınlanma ışığında ve yüzyıllar boyunca ödenen bedeller sonunda, kurban anlayışı da sorgulana gelmiştir sürekli. Çoğu kültürlerde de yaşam biçimi olmaktan çıkarılmıştır. İslam dünyasında, yılın her özel zamanında, hayvanların katledilişi, olağan ve sıradan bir olay gibi takdim edilerek sunulmakta ve uygulanmakta, adına da bayram denmektedir.
    Bu hayvan katliamının, ve bu dinsel yoğunluklu kan gölüne dönüştürülen zaman diliminin adı “bayram” ise, olmaz olsun böyle bayram. Yukarıda da belirttiğim gibi, Anadolu aydınlanma devriminin ışığının yakıldığı, ve bu devrimin yaşama geçirildiği, sürekli kılındığı günlerin yıldönümleridir benim için en büyük ve en yüce bayram.
    Bayram kutlamaları için yazılan metinlerdeki tüm iyi dileklerin, aynı içtenlikle kaleme alındığını kabul ediyorum, ancak, kamil insan olma aşamasındaki “Özü sözü bir” olan tüm canlara, saygı, sevgi ve muhabbetlerimi yolluyorum.
    HANGİ BAYRAM?!
    DİLEĞİM O Kİ BAYRAMLAR, EMPERYALİZMİN VE İŞBİRLİKÇİLERİNİN ALT EDİLDİĞİ GÜN OLSUN VE BU NEDENLE KUTLANSIN. KURTULUŞ SÖZCÜKLERİ İÇEREN ŞARKILAR İLE MEYDANLARI DOLDURAN HALKIN ELLERİNDEKİ BAYRAKLAR COŞKUYLA DALGALANSIN. TIPKI, YÜZYILIN EN BÜYÜK DEVRİMCİSİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK VE KUVAYI MİLLİYE DEVRİMCİLERİNİN, ANADOLUYU EMPERYALİSTLERDEN KURTARIP, COŞKU VE SEVGİYLE KUCAKLAŞTIKLARI ZAMANKİ GİBİ. OYSA ÖNÜMÜZDE 5 AĞUSTOS GİBİ BİR “KARA GÜN” DURUYORKEN, “BAYRAM BENİM NEYİME?!”

    1. Değerli Karakuş,

      “Bayram benim neyime?” yaklaşımı negatif bir tutumdur ve Nihilizme (Hiççilik) kayma riski taşır.
      Kitlelere bir yandan verili durumu anlatmak, gerçeklerle yüzleştirmek bir yandan da sorunlarla başedecek moral ve umudu kazandırmak gerekir.
      Bayramlardan vazgeçmeyelim..
      Blenmek için ortam – araç olsun..

      Bu hususu akıldan çıkarmamalıyız…
      Bütün derdimiz “Anadolu aydınlanma devriminin” bu topraklarda kök salmasıdır..

      Teşekkür ederiz..

      Sevgi ve saygıyla.
      07.10.2014, Manavgat

      Dr. Ahmet SALTIK
      http://www.ahmetsaltik.net

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir