Karaciğer kanserli Levent Kırca ile Ayşe Arman’ın ibretlik söyleşisi


Karaciğer kanserli Levent Kırca ile
Ayşe Arman’ın ibretlik söyleşisi

Levent Kırca: ‘Neden Ben’ Demek Şehitlere Haksızlık Olur

Kansere yakalanan Levent Kırca, Ayşe Arman’a röportaj vererek, “İsyan etmiyorum. Neden ben demek bu vatan için şehit olan çocuklara haksızlık olur.” dedi.

Levent Kırca: 'Neden Ben' Demek Şehitlere Haksızlık Olur

Ayşe Arman‘ın Levent Kırca ile yaptığı söyleşi şöyle:

Öncelikle çok çok geçmiş olsun. Siz bir sürü şey yaşadınız.
Bunu da atlatırsınız ve sağlığınıza kavuşursunuz…

– Teşekkür ederim güzel dileklerin için. Ama çok da iyi değilim. Ölecekmişim gibi hissediyorum. Karaciğer kanseri olduğum için böyle hissediyor olabilirim, kim bilir belki de iyileşebilirim… Ama zaten insanın kendini düşünme zamanı mı şimdi,
baksana ortalık yangın yeri.

Onlar da önemli, sizin başınıza gelenler de. “Neden ben?” diyor musunuz?

– Hayır hiç! Oysa etrafımda, “Allah’ım niye böyle oldu? Neden beni buldu? İnşallah ölmeyeceğim, herkes bana dua etsin!” diyenleri görüyorum. Onların hastalıkla yüzleşmesi böyle, saygı duyuyorum. Ama ben hastalığıma böyle yaklaşmıyorum. Belki de devrimci bir kültürle büyüdüğüm için, “Öleceksek de öleceğiz” diyorum. Ölüm de bir haktır değil mi ama? Ölümü de hak etmek gerekir. Ben hak etmeye çalışıyorum. O da güzel bir şey. Doğumu yaşıyoruz, ölümü de hakkıyla yaşamak lazım. Böyle düşünüyorum.

Ağır oldu bu söyledikleriniz! Biz bunları genelde konuşmayız…

– İyi de sadece ben değil ki, hepimiz ölümü yaşayacağız. Ölüm de bir güzellik. Bir müziğin sonu, bir oyunun, bir eserin sonu gibi bir insanın sonu… Finali güzel yaşamak lazım. Ağlayıp sızlayıp dövünüp onu rezil etmemek lazım. Bir de, 65 yaşına gelmişim. Çok rastgele de gelmemişim. Okumuş, yazmış, çizmiş, üretmişim. Hayata katkıda bulunmuşum. İnsanları güldürmüşüm, kendi çapımda eğitmişim. Şanı-şöhreti görmüşüm, bunu taşıyabilmişim, çoluğum çocuğum olmuş, hayatıma birbirinden değerli insanlar girmiş, insanlar beni sevmiş, mutlu olmuşum. E 65’te ölmezsem, 75’te öleceğim…

Siz zeki bir insansınız. O zaman hesaplaşma daha mı çetin oluyor?

– Benim annem, Cumhuriyet Halk Partisi ‘nin aktif üyesiydi ve öğretmendi. At sırtında okullara giden öğretmenlerden. Devrimci ve ilerici bir kadındı. Fikirlerinden ve yazılarından dolayı, ikide bir gözaltına alırlardı. E armut, dibine düşüyor tabii.

Ben de gençlik yıllarımda Ankara Sanat Tiyatrosu’nda, Ankara Birlik Sahnesi’nde oynadığım oyunlardan ötürü, polise çekilir, gözaltına alınır, işkence görürdüm.

Bizim zamanımızda öyleydi. 17-18 yaşında çocuktum bunları yaşadığımda.

Filistin askısına alırlardı.
Yani ellerimizi arkadan bağlarlar ve havaya asarlardı.
Havada, iki saat, üç saat ters asılı kalırdık. Ayaklarımıza copla vururlardı,
sonra da tuzlu suda yürütürlerdi ki ayaklar şişmesin.

Bir de kıçımıza cop sokarlardı

O zamanın en yaygın, en fena işkencesi buydu. Halktan yana tavır koyduğumuz için, Devrimci olduğumuz için bunlar bizim başımıza gelirdi. Benim böyle bir geçmişim var.

Kimse kusura bakmasın copu biz kıçımızda hissettik.
65 yaşındayım, hâlâ bağırsaklarım düzelmedi.
O copun üstüne koyarlar ve döndürürler sizi.

Diyeceğim o ki, ben oralardan geldim.

Kanser olmanızı, yaşadığınız üzüntülere, sıkıntılara mı bağlıyorsunuz?

– Bundan kimsenin haberi yok ama ben 2000 senesinde de kanser oldum. Kan kanserinin bir türü. Doktorum bana, “Bundan ölmezsin” dedi. Ben de sordum, “Sebebi stres mi? Bir şeyleri kendime dert ettim diye mi oldu?” “Alakası yok! Bu tamamen piyango!” dedi. Ama şu anda yaşadığım karaciğer kanseri, iki buçuk ayda oluşmuş. Yine sordum, “Bu da mı piyango mu?” diye. “Yok” dedi bu sefer, “Stresten ve sıkıntıdan olmuş!”

Peki sizi bu kadar strese sokan neydi?

– Her şey bir arada. Yasaklanmalar, ekonomik problemler, kişisel dertler üst üste geldi. Televizyona çıkmam, program yapmam engellendi; e nereden para kazanacağım, neyle yaşayacağım? Onurlu bir adamım, gelmişim 65 yaşına. Süleyman Demirel cumhurbaşkanıyken bana devlet sanatçısı unvanı vermiş, sonra bu iktidar geri almış… E insan bunlara sıkılmaz mı, kafaya takmaz mı? Gezi olaylarını onayladığım gerekçesiyle, devletin özel tiyatro desteği kesilmiş. Bu da, yılda ortalama 100 bin lira gibi bir para. Hadi ona da eyvallah. Bir Audi arabam vardı, onu sattım, geldim Kadıköy‘de bir salon kiraladım. Boş bir depoyu tiyatro haline getirdim, 200 bin lira da borçlandım. Ve oynuyordum oyunu. 12 ödül aldık. Ağustosun ortasına kadar full oynadık. Kanser teşhisi kondu, ben hâlâ oynuyordum. “Oynayacağım” dedim doktora, “Oyna” dedi. Biliyormuş demek ki kadın, üç gün sonra benim sahnenin orta yerinde kalacağımı. Öyle de oldu. Şiştim sahnede. Müsaade istedim seyirciden. Ben bu kadar anlayışlı, bu kadar sevecen seyirci görmedim, ağlıyorsun, seninle ağlıyorlar.

Söylediniz mi sahnede, kanser olduğunuzu?

– Evet. Çünkü sahnede hafif dengem bozuluyordu. Benim için beni sarhoş zannetmeleri, kanser olmamdan daha kötü. Gerçek neyse bilsinler. O günden itibaren de oynayamadım. Oynayamayınca bu sefer de salonun kirası var, evin kirası var. Benim bir param yok ki. Sağlığımda çoluğumun çocuğumun parasını bölüştürmüşüm. Anlayacağın bir yandan hastalıkla bir yandan bunlarla cebelleşiyorum.

Sevgiliniz Aslı Hanım fark etmeseydi kanser olduğunuzu, bilmeyebilir miydiniz?

– Evet. Çünkü karaciğer kanserleri, son raddeye kadar renk vermeyebiliyormuş.

Peki o nasıl anladı?

– Bilmiyorum, hissetti herhalde. Altı yıldır gözümün içine bakıyor. Bu kadar zorluğa neden tahammül ediyor bilmiyorum. Büyük bir sevgiyle bağlıyız birbirimize. Muhtemelen nefesimin yetmediğini fark etti. “Doktora gidelim” dedi. Ben “Boşver Allah aşkına” dedim. Ama zorladı beni. Doktor birtakım tahliller istedi ve sonra, “N’apmışsın bu karaciğere?” dedi. Halbuki üç ayda bir kontrole gidiyorum, ne olduysa üç ay içinde olmuş.

Peki sonra?

– Değerler o kadar yüksekti ki, hemen devlet hastanesine attım kendimi. Çünkü sigortam var. Özel hastaneye verecek param yok. Ama şunu da ifade edeyim, devlet hastaneleri pek çok özel hastaneden iyi. Bana da iyi bakıyorlar.

Doktor, “Karaciğer kanserisiniz!” deyince ne geçti aklınızdan?

– Hiçbir şey.

İnsan tırsmıyor mu?

– Hayır. Tuhaf bir şekilde bu sefer kabullendim. İlk kanserimde afallamıştım. İnsan olgunlaşıyor, dik durmayı öğreniyor. Gerekirse de ölürüm, onu da saygıyla karşılarım. Ölümden korkmuyorum yani. Bunu da söylemiş olayım. Ben ölüme de eğilmem. Ölmesini de bilirim. Bu önemli bak, adam gibi ölmeyi de bilmek lazım. Bunlar adam olmanın gerekleri. Hayatta dik durmayı başarmış, hükümetlere kafa tutmuş devrimci bir adam olarak, yine dik duracağım.

Bu dönemin sizin için, diğer dönemlerden farkı ne?

– Ben pek çok hükümet gördüm, pek çok siyasetçinin parodisini yaptım. ‘Olacak O Kadar’ programı o kadar halka mal olmuştu ki, ertesi gün, bir gece önce canlandırdığınız bakan telefon açar, tebrik ederdi. Bayıldığından değil ama ne kadar çağdaş ve komplekssiz olduğunu gösterebilmek için. Tayyip Erdoğan ise, eksik olmasın, programı hemen yayından kaldırttı. Bana açılmış beş tane davası var. Bir tanesinde, onu ölümle tehdit ettiğim iddia ediliyor.

Yok artık…

– Evet. Bodrum‘da yazlıktayım. Sattım şimdi oraları. Komik bir manzara. Polis evin etrafını sarmış. Taşların, duvarların arkasına gizleniyorlar filan. Zannediyorlar ki ben de pencereden onlara ateş edeceğim. Neyse sonra eve gelip, aldılar beni. Polis diyor ki, “Abi, biz seninle büyüdük!” Benimle resim çektiriyor. Karısı demiş ki, “Resimsiz gelirsen akşam eve sokmam seni!” Sonra gittik, bir savcı, 30 yaşlarında bir kadın, belli ki onu terfi ettirmişler oraya, birinci sorusu, “Öldürmeyi düşünüyor musunuz?” Ben de, “Başlangıçta düşünüyordum. Sonradan vazgeçtim. Onu Allah’a havale ediyorum” dedim. Bunun gibi tonla olay anlatabilirim. Tabii komik, anlatırken insanları güldürüyorum ama çok da acı aslında. Anadolu’ya turneye gidiyorum, adam bana salon vermiyor. Otele gidiyorum, otele almaya korkuyor. E bunlar insanı kanser etmez de ne eder! Her türlü gelirini kesmişler, salon vermiyorlar, nereye gitsen polis apar topar seni alıyor, sağlık muayenesine götürüyor, sonra savcıya ifade vermeye…

Turnelerde mi oluyor?

– Genelde turnelerde. Öyle dizayn ediyorlar. E bunlar beni üzdü. Ama diyeceksin ki sadece bu mu? Mutlaka kişisel, ailevi sorunlar, ekonomik sıkıntılar, salonun borçları, evin kirası, tiyatronun kirası gibi şeyler de var… Usta 500 lira alacağı için kapıya dayanıyor. Tamam haklı ama işte bazen insanda 500 lira bile olmuyor. Günde 20 kere arıyor. Bir 10 gün müsaade et. Bir sürü şeyi Aslı halletti, bana çaktırmadan kapattı borçları, buzdolabıma et ve süt koydu, o kadar destek oldu yani. Sadece sevgilim, hayat arkadaşım değil, gerçekten kötü gün dostu. Benim kanserimi hisseden, beni doktora götüren o. Başımda sabahlayıp, gece yarısı ilaçlarımı veren de. Sabah kalkıp beni kemoterapiye götürüp, orada elimi tutan da…

Kanserinizle dost musunuz, yoksa savaşıyor musunuz?

-Dostum. Çünkü onu tanımak, ona göre hareket etmek ve onunla uzlaşmak zorundayım.

Kendinize acıdığınız oluyor mu?

– Hiçbir zaman acımadım. Yanlışlar yapmadım mı? Yaptım. Yanlış yapmazsam zaten insan olmam ki. Ben, bazen en sonda söylenecek şeyi ilk başta söylerim, fevri davranabilirim, kastımı aşan şeyler de söylemiş olabilirim. Ama özür dilemesini de bilirim.

OYA İLE BİR DERDİM YOK
ASLI’YA HAKSIZLIK YAPILDIĞI İÇİN ÜZÜLÜYORUM

Eski eşiniz Oya Başar, “Levent’in başucundan ayrılmıyoruz” dedi…

– Evet, dedi ama doğru değil. Ben Oya’yla çok uzun zamandır hiç karşılaşmadım, hiç görüşmedim.

Peki niye böyle söylüyor?

– Bilmiyorum. Bir kötü niyeti yoktur. Ama söylediği doğru değil. Bu süreçte, oğlum Umut birkaç kere kemoterapide yanımdaydı o kadar, onun dışında yanımda olan tek kişi Aslı. Başından beri. Nikahlı olmasak da “Son eşim” dediğim Aslı varken ve inanılmaz bir emek sarf ederken, O’nu yok sayıp, “İlk günden beri biz başındayız! Her gece O’nun yanındayız!” denmesi doğru değil. Bir de Aslı’ya haksızlık. Yoksa benim Oya’yla bir derdim yok. İki çocuğumun annesi, benim için üzülmüştür de fakat bir kere bile görüşmedik. O da muhtemelen gelmek isterdi ama geç haberi oldu. Gelmedi. Zaten Aslı benim başımda, benimle yeteri kadar ilgileniyor.

Ben de, “Kimse hastalığımdan nemalanmasın!” dediğinizde sinir olmuştum size, insan iki çocuğunun anası ve eski karısı için böyle mi söyler diye…

– Ben Oya’yı kastetmedim. Ama her şey için koşturan, kemoterapide el ele benimle oturan, bütün sağlık işlerimi eline alan, borçlarımı ödeyen, kalan zamanımı benim için yaşanılır kılan bir kadının da kimseye ezdirmem. Tekrar ediyorum Oya’yı çok uzun zamandır görmedim bile. Neden o lafı etti, anlamadım. Ama onu da üzmek istemem. Yeteri kadar derdimiz var şu anda zaten.

Oya Başar ısrarla gelmek istedi de siz mi hayır dediniz?

– Yok hayır. Gelse mesela şimdi, birazdan kapıyı çalsa, ne yapacağız başına su mu dökeceğiz? İsteseydi gelirdi.

E nasıl olur gelmez?

– Oğlunu gönderdi. Oğlumuz geldi.

Aynı şey mi?

– Ben kimseyi suçlamaktan yana değilim. Bunlar hassas mevzular. Oğlum Umut telefon açtı dedi ki, “Baba, annemi sıkıştırıyorlar, senin kanserinle ilgili sorular soruyorlar. Annem bu konuda ne desin?” “Madem bu hale gelmiş, söylesin” dedi. Yani hastalığımı bütüngazeteler Oya’nın ağzından duydu. O arada, “İlk günden itibaren, her gün Levent’in yanındayız” da demiş. Talihsiz bir açıklama olmuş. Ama artık “O ne dedi”, “Bu ne dedi”yi bırakalım.

BABAMLA 35 YAŞIMDA TANIŞTIM

Peki bir şey söyleyeceğim Oya Hanım’la sizinki çok uzun yıllara yayılan bir ilişki. İki kez nikah kıydığınız bir kadın, iki çocuğunuz var, birlikte büyük bir tutkuyla çalışmışsınız. İnsan nasıl bu kadar kopma noktasına nasıl gelir, nasıl yabancılaşır, kanserken bile nasıl görüşmez?

– Ama yaşam bu. İnsan yabancılaşıyor. En yakınına bile. “Bu muydu her şeyi paylaştığım insan?” diyorsun. Karşılıklı olarak diyorsun. Beni, babamla 35 yaşında tanıştırdılar.

Nasıl yani?

– Babam, İsviçre‘de akademide bir profesörüdü. Heykeltıraş ve ressam. Hiçbir zaman bir baba-oğul ilişkimiz olmadı. 35 sene sonra kapımıza geldiğinde, annem Cüneyt Gökçer geldi zannetmiş. Geldi, beni uyandırdı ve “Cüneyt Hocan geldi” dedi. Gördüğün gibi annem de yabancılaşmış! Annem olayın farkına sonra vardı. Bizi tanıştırdı, “Oğlum, bu senin baban” dedi. Tokalaştık. Babam da “Sarılmayacak mısın?” dedi. Dedim ki, “Valla hiç içimden gelmiyor. Çünkü siz benim için herhangi bir adamsınız şu anda!” Sanatçı genlerim babamdan. Makyaj yapmalarım, heykele merakım filan hep O’ndan gelmiş.

BİR AYAKTA DURABiLSEM…

Kırca şöyle konuşuyor: “Bir ayakta durabilsem, çıkıp oyun da oynarım ama ayakta duramıyorum. Yürüyemiyorum. Şu koltuğa gidip orada oturuyorum, sonra yatıyorum. Genelde de yatıyorum. Ama bunlar normal. Birileri ölecek, birileri yaşayacak. Ölmek zorundasın ki, başkaları doğsun. Hayatın diyalektiği bu. Ben yapacağımı yapmışım. Yaşadığım sürece de mücadele ederim. Yaşarsam, bir-iki oyun daha koyarım. Ama tiyatromu güzel yaptım, onu görmeni istiyorum. Hemen alt katta. Oraya bir okul da yaptık. Ücretsiz bir okul. 250 öğrencimiz var. Gençlerle bildiklerimi paylaşmak istiyordum.

Öğrencilerimi filmde de oynattım. Ama filmi dağıtmıyor kimse. Elimizde donumuz, torbamız dolaşıyoruz kapı kapı. Tiyatrom benden sonra da devam etsin istiyorum. Bülent Demir’e devrediyorum, çok sağlam çocuktur Bülent. Başından itibaren beni hiç yalnız bırakmayan kişidir. “Jübile yapar mısın?” diye soruyorlar. Yapmam, prensip olarak bana aykırı. Zenginlerden bilet karşılığı para toplamak istemem ama tiyatromuza bağış yapmak isteyen olursa da başımızın üstünde yeri var.

İsteyen istediği katkıda bulunabilir. Mesela bir işadamı dostum, biraz maddi yardımda bulundu, buradan teşekkür ediyorum kendisine. İsmini verirsem vurur beni, keşke verebilsem. O’nun ve Aslı’nın sayesinde ustaların paralarını filan ödeyebildim. O iş adamı arkadaşım aradığında da, bir güzel ağladım. İnsanlar size iyilik yapınca ağlıyorsunuz.

==============================

Dostlar,

Levent Kırca karaciğer kanseri!..
Tıbbi ayrıntıları bilmiyoruz ama genel durumu iyi değil, örneğin ayakta duramıyor..

Ayşe Arman O’nunla müthiş, ibretlik, dehşet verici bir söyleşi yapmış.
Okurken insanın kanı donuyor..

Özellikle gördüğü inanılmaz ölçüde ve nitelikte vahşi polis işkenceleri..

Filistin askısı ve COP SOKULMASI! 

Aynen aktarıyoruz :

*****

“Ben de gençlik yıllarımda Ankara Sanat Tiyatrosu’nda, Ankara Birlik Sahnesi’nde oynadığım oyunlardan ötürü,
polise çekilir, gözaltına alınır, işkence görürdüm.

Bizim zamanımızda öyleydi. 17-18 yaşında çocuktum bunları yaşadığımda.

Filistin askısına alırlardı.
Yani ellerimizi arkadan bağlarlar ve havaya asarlardı.
Havada, iki saat, üç saat ters asılı kalırdık. Ayaklarımıza copla vururlardı,
sonra da tuzlu suda yürütürlerdi ki ayaklar şişmesin.”

“Bir de kıçımıza cop sokarlardı.” 

O zamanın en yaygın, en fena işkencesi buydu.
Halktan yana tavır koyduğumuz için, devrimci olduğumuz için
bunlar bizim başımıza gelirdi. Benim böyle bir geçmişim var.

Kimse kusura bakmasın copu biz kıçımızda hissettik.
65 yaşındayım, hâlâ bağırsaklarım düzelmedi.

O copun üstüne koyarlar ve döndürürler sizi..

*****

Ülkesine bunca hizmet etmiş bir sanatçının yaşamının son günlerinde anı olarak bunları aktarması ne denli acı.. Ve bir topluma, ders almasını bilirse ne dehşetli bir ders..
Gün oluyor ortaya çıkıyor.. Hiçbir şey gizli kalmıyor..

İŞKENCE en ağır insanlık suçlarından biridir.
Ulusal ve uluslararası çok sayıda hukuk belgesinde kesin olarak yasaklanmış ve ağır ceza yaptırımına bağlanmıştır. Anayasalar, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Türk Ceza Yasası gibi..

  • Aradan 40+ yıl geçse de bu vahşetin yaşamdaki sorumlularından, alçakça işkence buyruğu verenlerden, hukuka aykırı buyruğu yerine getirenlerden zincirleme hesap sorulmalıdır. 
  • Levent Kırca’nın söyledikleri SUÇ DUYURUSU SAYILMALIDIR..

TBMM, Cumhuriyetin Savcıları, CHP, demokratik kurumlar hemen hareket etmeli ve kamu davası açmalıdır.
Biz de bu suç duyurusuna katılıyoruz, imza koyuyoruz..

*****

Öte yandan şu bilgeliğe bakar mısınız?

  • Ülkemizin gencecik insanları şehit olurken benin durumumdan yakınmam
    o çocuklara haksızlık olur… 
    diyebiliyor Levent Kırca..
    Kendisinin son 2 oyununu birkaç yıl önce Silivri’de ve geçtiğimiz yıl Ankara’da izlemiştik..Levent Kırca dostumuz; bir hekim olarak gene de sana, senin de çoook sevdiğini bildiğim merhum ozanlar ozanı Fazıl Hüsnü Dağlarca‘nın deyişiyle yüreğimizin derinliklerinden kopan bir çığlıkla, vargücümüzle haykırarak seslenmek isteriz :

    – Levent Kırca, İYİLEŞ DE GELECEK OLSUN!


Sevgi, saygı ve İSYAN ile.
İnsanlığımızdan utanarak..
Levent Kırca’nın yüzüne bakamayarak..

14.09.2015, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Not : Yazının pdf biçimi .. Levent_Kirca_ile_Ayse_ARMAN_soylesisi_14.9.2015

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

“Karaciğer kanserli Levent Kırca ile Ayşe Arman’ın ibretlik söyleşisi” üzerine 2 yorum

  1. Levent Kırca’ya ( ve de diğer binlerce insana) yapılanlar….
    İnsan söyleyecek söz bulamıyor.
    İlkel, vahşi, iğrenç bir kültürün ürünleri ancak bunları yapar… Bu güruhla aynı Ülkede yaşamak bahtsızlığından başka, zerre kadar ortak yanım yok…æ

    1. Ali hocam,

      Yüreğimin yangınını betimlemem olanaksız..

      “İsyanlardayım..” diyor ya şarkının biri.. Hak vermez değilim..

      Her şeyimden, her şeyden utanıyorum.

      Bu toplumu – “insanlığı” (?!) nasıl adam edeceğiz??
      İşte asıl aydın – insan sorumluluğu burada başlıyor..
      “Gerçek aydın” olma ATEŞTEN GÖMLEK miş..
      Bir kez daha hücrelerime dek algılıyorum “Gerçek aydın” olmaya çabalayan bir Dünyalı olarak..

      Sevgi, saygı ve İSYAN ile.
      İnsanlığımızdan utanarak..
      Levent Kırca’nın kişiliğinde ve öbür işkence – zalimce – insanlık dışı..
      işlem görenlerin yüzüne bakamayarak..

      14.09.2015, Datça

      Dr. Ahmet SALTIK
      http://www.ahmetsaltik.net
      profsaltik@gmail.com

      http://ahmetsaltik.net/2015/09/14/karaciger-kanserli-levent-kirca-ile-ayse-
      armanin-ibretlik-soylesisi/

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir