FİKRET OTYAM.. USTA’m UĞURLAR OLA..


FİKRET OTYAM..
USTA’m UĞURLAR OLA..

AYDINLIK‘taki son yazısı :

AYDINLIK, 25 Nisan 2015

Defterimin arasından bir kâğıt düştü, sinirli bir anımda yazmışım; eğri büğrü satırlarımdan belli:

“Teyzemi bulamadım, Yemen kazan biz kepçe. Hele başkent San’a’da teyzemi aramadığımız sokak, ev kalmadı neredeyse. Bugün Kenya’ya uçuyoruz. Olanak bulursak fotoğraf çekmek için aslan ve fil avına katılacağız.”

Kâğıdı yeniden defterimin arasına yerleştirdim, üzgün.

Neden Kuzey Yemen? Ne işimiz vardı burada? Türkiye neresi,Yemen neresi? Sanki gitmekle, uçmakla bitmeyecekmiş gibi gelen bir yol, bir yolculuk! Annemin ve babamın yüzünden!
Ve yine anam düştü aklıma!

Karanfil Yemen’de biter 
Kına efil efil tüter
Koyuverin de Musa’m gelsin
Zabitin ettiği yeter!

Yemen’e gidenlerin ardından söylenen Anadolu türkülerinden… Bir kırmızı gül müydü,
karanfil miydi yaşamasız elindeki çiçek? Anımsamıyorum, ama kırmızıydı.
Dudaklarını oynatmak istiyordu, istiyordu ama oynatamıyordu ve çıkmıyordu sesi!
O, buğulu kara gözleriyle bakıyordu bir noktaya, hep bir noktaya…

“Ağabeyimi mi soruyorsun ana, beni anladıysan, beni duyduysan başını salla hafifçe,
olmazsa gözlerini kırpıştır, olmaz mı? Ama zorlama kendini.”

Dudaklarını oynatmak istiyordu; elinde, o yaşamasız elinde kırmızı çiçek!
Karanfil miydi, gül müydü acep?

İlkin, o kırmızı çiçek düştü elinden, gevşeyen parmaklarının arasından, o fersiz gözleri daha bir söndü ve yumuldu yavaş yavaş! Bir şeyler demek istedi son bir çabayla, diyemedi!
Sarıldım boynuna, hafifçe düştü başı kollarıma ve anam ölmüştü! Onu, bu güzel insanı,
beni doğuran, beni büyüten, ninniler masallar söyleyen, leğene koyup misk kokulu sabunlarla gıcır gıcır yıkayan, en sevdiğim yemekleri yapan, hastalanınca başımdan ayrılmayan,
günlerce uykusuz kalan, beni seven, beni kollayan anamı artık göremeyecektim yaşadığım sürece! İnanamıyorum anamın öldüğüne, öleceğine!

ANALAR ÖLMEMELİ

Analar ölmemeli, çocuklar, babalar, kardeşler, yani tüm insanlar ölmemeliydi. Ölmemeliydi ama doğa yasası bu, tüm canlılar sırası gelende öleceklerdi ve ölüyorlardı! Sıra anama gelmişti demek! Ellerini tuttum, kapandım üzerine, ağladım, ağladım, yanakları yine sıcacıktı,

“Bir şeyler söyle ana,” diyordum, “n’olur aç gözlerini, aç konuş, oğlum de, yavrum de, sev beni, okşa o pamuk ellerinle!”

Anam yaşamıyordu artık, ne yaptıysak, ne ettiysek, hayır, artık yaşamıyordu. Nice analar gibi
O da toprak olacaktı artık; zordu bunu kabul etmek, buna inanmak. Ama gerçekti işte,
işte önümde soluksuz yatıyordu döşeğinde! Anam Naciye, Konya’nın Beyşehir İlçesi’nden Kolağası Osman Efendi’nin kızlarından birisi, öteki kızın adı Zülfiye.

Kolağası Beyşehirli Osman’ı topraklarımız arasında bulunan Yemen’e gönderdiler görevle, yıllar, ama yıllar önce, taa Osmanlı İmparatorluğu sırasında. Yemen, o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içindeydi ve bizim ülkemiz sayılıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu da eski gücünü, yüceliğini giderek yitiriyordu.Yemen halkı da Osmanlı sınırları içinde olan nice ülkeler gibi başkaldırıyordu Osmanlı’ya! Zeydi Aşireti’nin başı
İmam Yahya da ülkesinde yönetime başkaldırmıştı; yöresel savaşlar oluyordu ardı ardına,
kanlı savaşlar… Anavatandan çok, ama çok uzak bu topraklara asker mi dayanırdı, top tüfek mi? Bin bir zorlukla geliyordu askerler, savaş araç ve gereçleri, bin bir zorlukla..

Akın akın asker gönderiliyordu Yemen topraklarına. Bunların arasında Eczacı mülazım Vasıf İbrahim de vardı, gönüllü katılmıştı orduya. İstanbul’dan gemiye binip bir buçuk ay sonra
ayak basmışlardı Yemen topraklarına binlerce Anadolu evladı, asker, subay, yük taşıyacak katırlar, toplar tüfeklerle. Yemen’e gönüllü gidenlerden Eczacı Teğmen Vasıf İbrahim, gençliğinin on yılını bu topraklarda geçirdi. İngilizlerin her türlü kışkırtmayı, yardımı yaptığı İmam Yahya kuvvetleri bir yandan, sonradan savaşa katılan İngilizler bir yandan,
savaşı iyice hızlandırdılar ve ordu sonunda yenik ve O da niceleri gibi tutsak düştü İngilizlere!

Kimileri evleniyordu tutsakken! Subaylara olanak tanıyordu İngilizler. Eczacıya “Seni de evlendirelim,” dedi arkadaşları, “kocasını savaşta yitirmiş bir hanım var, bizim şehit Kolağası Osman Efendi’nin kızı, gel sana alalım onu!”

Sonunda olur dedi, yüzünü görmediği bu kadınla evlendi. Naciye kadının ilk kocasından bir yetim oğlu vardı Mehdi adında. Bir de kız kardeşi vardı Naciye kadının, ipek saçlı, kara gözlü Zülfiye. Ne ki Zülfiye’nin o kapkara gözlerine gölge düşürmüştü çiçek hastalığı! Bundan mıdır nedir, yanık yanık türküler söylerdi, ağıtlar söylerdi, tıpkı anavatandaki analar, bacılar gibi!

BARIŞ… BARIŞ… BARIŞ…

İnsanlar anladılar sonunda, savaşın yanı sıra barış diye bir şey vardır! Neden vuruşurlar, neden öldürürler birbirlerini acımasız, neden evler ocaklar yıkılır, çocuklar babasız kalır?
Evet, barış, bunlar artık olmasın diyedir. Barış anlaşması imzalandı, esirler dönecekler ülkelerine artık.

Kocaman bir vapur yanaştı Hüdeyde Limanı’na. Baron Bek adlı bir yolcu vapurudur bu.
Esirleri İstanbul’a götürecek, bir Alman vapuru, kocaman! Eczacı artık binbaşıdır, karısı Naciye, üvey oğlu Mehdi, karısının kardeşi Zülfiye de sıradaydı gemiye bineceklerin sırasında.
İngilizler ellerindeki listelere bakarak esirleri bindirdiler Baron Bek’e ve sıra onlara geldi. Savaşı kazanmış İngilizler kendi havalarındaydılar, gururlu, şımarık, “Sen,” dediler Zülfiye’ye, “Sen binemezsin vapura, burada kalacaksın!..” Bir tartışmadır başladı ve uzun sürdü, Zülfiye de bir Türk komutanının kızıydı ve Türk uyrukluydu, O’nun da sayılması gerekliydi ve tutsak olduğu için anlaşmaya göre elbette binecekti esir taşıyan vapura! Dikbaşlı İngilizler dayattılar, “Gidemez!” Sonuna kadar direttiler, konu yüksek komutanlara ulaştı, burada da tartışmalar sürüp gitti, haber geldi ki, “Naciye gidebilir, çünkü o tutsak bir Türk subayının eşidir.
Çocuk Mehdi de gidebilir, çünkü o da tutsak  subayın oğludur, ama Zülfiye gidemez,
evli değildir, gidemez!”

Bakmıştır Zülfiye kız, köpükler bırakarak giderek küçülen vapurun ardından, sürmüştür ağlaması, çok sürmüştür. Neden sürmesin? Yoktur kimi kimsesi artık, hiç yoktur, yapayalnız kalmıştır Yemen denen o elden çıkmış, sözüm ona vatan sayılan topraklarda, bir zaman
vatan sayılan topraklarda, limanında, kucağında bohçası, bir başına!

İstanbul’a döndükten sonra çok aratmışlar, gelenden, gidenden, orada kalanlardan
haber sormuşlar. Çocukluğumdan beri tek düşüm gidip teyzemi bulmak; İngilizlerin salmadığı, bohçasıyla Hüdeyde Limanı’nda, çöl Yemen’de bir başına boydak kalakalan teyzemi,
anam yadigarını.

===========================================

Dostlar,

Türkiye’miz bunca yangın yeri iken, üstüne üstlük bir de, Fikret Otyam nam seçkin vatan evladını yitirdik. 1926 doğumlu idi, 89 yıl dolu dolu yaşamıştı acıları ve sevinçleri ile.
Bizi en çok etkileyen sanat yapıtları içinde, Anadolu kadınlarınının yüzlerini resmettikleri
başta geliyor..

Ne denli iridir O caaanım Anadolu kadınlarının gözleri.. Yüzlerinin üst yarısı neredeyse gözleridir.. Göz göz olmuştur Anadolu kadını da bize neler neler demektedir!?..

Gözlerime, gözlerimin içine, gözlerimin derinliklerine bakın.. Anlarsınız derdimi, meramımı.. diye haykırmaktadır o bakışları ile adeta..

Otyam ustanın görsel sanat yapıtları düşsel kurgular, fantastik imgelemler (imaginations) temelli değildir.

Ya nedir; esinini doğrudan yaşamdan alarak beslenmiş ve tuvallere Otyam’ın “parmaklarından” (fırçadan değil!) resmedilmişlerdir. Anadolu’yu, özellikle Doğu’yu özellikle dağ taş gezmiş, benzersiz kareler çekmiş ve doğrudan o yaşantı ortamlarında deyim yerinde ise “şarj” olmuştur.

Gördükleridir o iri mi iri kara gözler Anadolu kadınlarının leçeklerinin, yemenilerinin, tüllerinin, başörtülerinin (ama asla günümüzdeki gibi siyaset alet edilen İslamın türbanı gibi değil!) gerisinde.. Otyam usta ie göz göze gelmiş ve iletilerini Usta’nın yüreğinin derinliklerine
sözsüz olarak (non-verbal) deyim yerinde ise ekmişlerdir. Tohumlamışlardır Utyam Usta’yı
o acılı mı acılı iletileriyle.. “Doğurmak” kalmıştır Fikret Otyam ustaya, sancılı doğumlar..

Konuş(a)mamış ama daha derinlerden özdeşim (empati, diğerkamlık) kurarak Otyam Usta ile “hemhal” olmuşlardır. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Küreselleşme şiirinde benzersiz ustalıkla kullandığı biçimde “birbirlerini yaşamışlar” dır!
Batı kökenli Empati‘nin en yetenekli tanımı bir ozanımızdan : “Birbirini yaşamak“..

Kolay mıdır bunca içkin içkin ürün ortaya koymak?!
Onların her
Hangi gönül pınarı dayanır bu varsıl mı varsıl aktarımlara?
Kurur da gider birkaç üründen sonra..
Onların her biri birer ciğer paresidir derinlerden kopup da gelen..

Otyam Usta’yı halkı, Anadolu insanı ve O’nun kültürü, acılı yaşam biçimi bilemiş ve yontmuştur. O ekinin (kültürün) ayrılmaz bir parçası olarak da Otyam Usta içinde, yüreğinde, beyninde bir rezonans üretebilmiş, onu algılayabilmiş ve yapıtlarına yansıtabilmiştir.

Bu, Otyam’ın ardına dek açılmış olan “Gönül gözü” nün objektifidir, tuvalidir, daktiolosudur..

Fikret Otyam bir Cumhuriyet aydını ve sanatçısıdır.

Fikrat Otyam, Atatürk Türkiye’sinin AYDINLANMA DEVRİMİ’nin ürünüdür.

Otyam, Toplumcu (Sosyalist) bir sanatçıdır.
Sanatını topluma adamış, onun sorunlarını, güzelliklerini, öykünmelerini, çözümlerini, iletilerini taşımıştır bize. Bu iletiler, kültürel kodlar her zaman çok açık olmayabilir. O kodları çözmek yaman iştir, Devrimci sanatçının her şeye karşın yılgınlaşmaya, hele hele yabancılaşmaya
hiç mi hiç hakkının olmadığı nice alınterleriyle sulanmak gerekir.

Fikret Otyam Usta ve can yoldaşı, sanatçı dostu Filiz Otyam işte böyle üretken, onurlu,
devrimci – toplumcu sanatçıya yaraşan, Atatürk Devrimlerine tarihsel karşı sorumluluklarını sonuna dek yerine getiren bir yaşam sürdüler.

Selam olsun Otyam’a, Fazıl Hüsnü’ye de, Behçet Kemal’e de, Mehmet Akif’e,
arkadaşın Orhan Kemal’e, çok acılı ezgilerin benzersiz terennümcüsü Selda Bağcan’a da..

Selam olsun Anadolu Erenlerine.. Hacıbektaş’a, Saltık Sultan’a, Yunus Emre’ye, Karacaoğlan’a, Pir Sultan’a, Aşık Veysel’e…

Selam olsun Mustafa Kemal Paşa‘nın canlandırdığı – harladığı, Osmanlı şalını kaldırarak
yol verdiği kadim Anadolu kültürüne ve Anadolu Rönesansı’na..

Bu topraklar, bu halk, dinci – mezhepçi – faşist – kanlı totaliter başkancı rejimler dayatan
tarih artıklarını kesinkes tasfiye ederek Uygarlıklar Beşiği Anadolu mirasını geleceğe taşıyacaktır. Anadolu, Dünya uygarlık ve kültür birikimine değerli katkılar sunacaktır.

Fikret Otyam Usta, sen rahat uyu, bu böyledir ve sen bu kadim gerçeği içinde besleyerek yaşadın.. Üstüne düşeni fazlasıyla yaptın. Bizebir borcun yok, ama biz sana çook borçluyuz ve ne yapmamız gerektiğini biliyoruz: emin ol yapacağız, başaracağız!

Sevgi ve saygı ile.
9 Ağustos 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir