ERMENİ SORUNU – Fethi KARADUMAN

 

TC Fethi Karaduman 26 Ocak 2015

ERMENİ OLAYLARI HAKKINDA DEĞERLENDİRMELER

Sözlerim hepimizi, Avrupa’nın bütün Hıristiyan halkını içine almakta. Yeryüzünde en fazla insan öldüren biziz. Dudaklarımızda kardeşlik kelimesi olduğu halde, her yıl daha da çoğalan yakıp yıkıcı maddeler icat ederek Afrika’da, Asya’da yağma ve çapul düşüncesi ile kan ve ateş saçan bizleriz. Kendi medeniyetlerine uymayanları, bizim gibi silahlanmış oldukları için, hiçbir şeyi umursamadan, incelemeden hor görüyor, top gülleleriyle eziyoruz. Öldürebildiğimizi öldürdükten sonra, onları gayemize uygun şekilde işletmeye başlıyoruz.”
Fransız yazar Pierre Loti (1850–1923)

ERMENİSTAN’IN İLK BAŞBAKANI OVANES KAÇAZNUNİ’NİN
ERMENİ SORUNUNA BELİRGİNLİK KAZANDIRAN DEĞERLENDİRMESİ

Taşnak Partisi’nin ileri gelenlerinden ve Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni (1918 Yılı Temmuz ayında kurulan Ermenistan Devleti’nin ilk başbakanı) 1923 Yılı Nisan ayında Taşnaksutyan Partisi’nin Bükreş’te yapılan Konferansı’na sunduğu rapor; tarihin içinde yaşayan kişinin, olaylar durulduktan sonra soğukkanlı ve nesnel bakışını yansıtır. 1914 – 1923 Yılları arasındaki dönem ayrıntılarıyla özetlenir.
O. Kaçaznuni anılan dönemi savaş durumu olarak ele alır. Emperyalistler tarafından kullanıldıkları saptamasını yapar. Taşnak belgeleri de Ermeni işgali sırasında yapılan zulmü ve bu süreçte Osmanlı ordusunun haklı savaşını kanıtlar.
O. Kaçaznuni, soykırım olarak nitelenen olayları Taşnak Partisinin yetkilisi ve Ermenistan’ın ilk başbakanı olarak, Parti genel kuruluna “vicdanını sesini dinleyerek”, “köklü kanaatlerin ve net bilincinin sonucunu”, “geniş bir bakış açısıyla”, nesnel biçimde raporunu sunar. Bu rapora göre;
1. 1914 sonbaharında, Türkiye henüz savaşan taraflardan birine katılmadığı ve buna hazırlanmadığı dönemde, Güney Kafkasya’da büyük gürültü içinde ve enerjik biçimde Ermeni Gönüllü Birlikleri oluşturulmaya başlandı. Ermeni Devrimci Taşnaksutyan Partisi (EDDP) hem bu birliklerin oluşturulmasına hem de bunların Türkiye’ye karşı gerçekleştirdikleri askeri operasyonlara aktif biçimde katıldı.
2. 1914 kışı ve 1915 yılının ilk ayları, Taşnaksutyan da içinde olmak üzere; Rusya Ermenileri açısından bir heyecanlanma ve umut dönemiydi. Biz kayıtsız şartsız Rusya’ya yönelmiş durumdaydık. Herhangi bir gerekçe yokken zafer havasına kapılmıştık; sadakatimiz, çalışmalarımız ve yardımlarımız karşılığında Çar Hükümeti’nin (Güney Kafkasya Ermenistan’ı ile Türkiye’nin Ermeni eyaletlerinden oluşan) Ermenistan’ın bağımsızlığını bize armağan edeceğine emindik.
3. 1915 yaz ve sonbahar döneminde Türkiye Ermenileri zorunlu bir tehcire tabi tutuldu. kitlesel sürgünler ve baskınlar gerçekleştirildi. Bütün bunlar Ermeni meselesine ölümcül bir darbe vurdu.
4. … Biz yalnızca kendi isteklerimizi Rus hükümetine de mal ederek, onu ihanetle suçlamaktaydık. Tabii ki bizim gönüllü birlikler Van ile Muş’u bir an önce ele geçirmeye çalışıyorlardı. Oraya Ermenileri kurtarmak için gidiyorlardı. Oysa Rus ordu birlikleri Ermeni gönüllülerden oluşmuyordu ve farklı amaçları vardı. (…) Siyasal açıdan olgunlaşmamış ve dengesiz insanlara özgü bir şaşkınlık içinde bir uçtan diğerine savrulmaktaydık. Rus hükümetine karşı dünkü inancımız ne denli körü körüne ve temelsiz idiyse, bugünkü suçlamalarımız da o denli körü körüne ve temelsizdi. (…) Kötü kaderden şikâyet etmek ve felaketlerimizin nedenlerini kendi dışımızda aramak acıklı bir durumdur; bu bizim milli psikolojimizin karakteristik bir özelliğidir.
5. … 1917 Kasım sonlarında Rus ordusu demoralize olmaya ve askerler Kafkasya cephesinden firar etmeye başladı. Ocak sonlarında ordu artık yoktu. Önemsiz Ermeni birlikleri, ordudan geriye kalan artıklarla birlikte Erzurum hattını savunmakla görevliydi.
6. Rus ordusunun yozlaşmasından cesaret alan Türk ordu birlikleri aceleyle organize oldular, kendilerini düzene soktular ve yitirdikleri bölgeleri peş peşe geri almaya başladılar.
7. 1 Ağustos 1918 tarihinde Erivan’da Ermenistan Parlamentosu çalışmalarına başladı ve ilk hükümet kuruldu.
8. … Biz Azerbaycan’la resmi savaş durumundaydık, zira Karabağ’da fiilen savaşıyorduk. … Birçok yerde yerli Müslüman halkla kanlı muharebeler yaşandı. … Müslüman bölgelerde idari yöntemlerle düzen sağlayamadık; silah kullanmak, ordu sevk etmek, yıkmak ve katliam yapmak zorunda kaldık, hatta bu konularda da başarısız olduk ki, bu da hiç kuşkusuz iktidarın prestijini (saygınlığını) sarstı.
9. … 1920 Yılı Sonbahar başlarında Ermenistan-Türkiye savaşı başladı; bu savaş bizi kesin olarak çökertti. Biz savaştan kaçabilir miydik? Büyük ihtimalle hayır. 1918 Yılında bozguna uğratılan Türkiye iki yıl boyunca dinlenebildi. Bu iki yıl içinde Türkler canlandılar. Yine, genç ve yurtsever duygularla hareket eden bir kuşak ortaya çıkararak Anadolu’da kendi ordusunu yeniden organize etmeye başlamıştı. Türkiye’de milli bilinç ve kendini savunma içgüdüsü uyanmıştı. Onlar Küçük Asya’da geleceklerini hiç olmazsa bir biçimde sağlamak için Sevr Antlaşması’na askeri güçle karşı koymak zorundaydılar. Bu karşı koyma eyleminin ağırlıklı olarak kuzeydoğuda değil, güneybatıda gerçekleşeceği açıktı.
Fakat kendi güçlerini oraya çekmek ve Yunanlılara karşı cepheyi ayakta tutabilmek için, Ermenistan tarafından cephe gerisini sağlama almaları gerekliydi. Belki onların Kars ve Gümrü depolarında bol miktarda bulunan askeri mühimmata da ihtiyaçları vardı.
10. … Biz savaştan kaçınmak için yapmamız gereken her şeyi yapmadık. Sonuçlar bir yana, Türklerle ortak bir anlaşma zemini bulmak için var gücümüzle çalışmalıydık.
İşte biz bunu yapmadık
Sınırlarımıza Türkler tarafından hangi kuvvetlerin yığılmış olduğu konusunda bilgisizdik ve bu yüzden gereken tedbirleri almıyorduk. Tersine Oltu’yu beklenmedik biçimde ele geçirmemiz, Türkiye’ye bir meydan okumaydı. Sanki biz kendimiz savaş istiyorduk.
Sınırlarımıza askeri operasyonlar başladığında Türkler bizimle bir araya gelmeyi ve görüşmelere başlamayı önerdiler. Biz ise onların önerisini geri çevirdik. Bu büyük bir hataydı.
… 1920 Sonbaharında biz, Türklerin gözünde ‘yok sayılabilir değer’ durumunda değildik. Geçen yılların dehşet saçan olaylar artık unutulmuştu. Halk da dinlenmiş, canlanmıştı. İngiliz silahlarıyla iyi biçimde silahlanmış ve iyi donatılmış ordumuz vardı. Yeterince askeri mühimmatımız vardı. Kars gibi önemli bir kale elimizdeydi. Nihayet Sevr Anlaşması vardı ve bu anlaşma o dönemde basit bir kâğıt parçası değildi. Türklere karşı önemli bir kozdu. Durumumuz 1918 Mayısı’nda Batum’da olduğu gibi değildi.
11. Savaş bizim tam ve kesin yenilgimizle sonuçlandı. Bizim karnı tok, sırtı pek, iyi silahlanmış ordumuz silahlarını bıraktı ve köylere dağıldı.
29 Kasım’ın ikinci yarısında, Karabekir Paşa’nın muzaffer birlikleri Gümrü’ye girdiğinde, ‘Büro-Hükümet’ istifasını parlamentoya sundu. Bu yenilgi sonrasında artık iktidarda kalamazdı. Türkiye ile görüşmelere başlamak gerekirdi.
1 Aralık (ya da 30 Kasım) tarihinde bizim delegasyon Gümrü’de Türklerle anlaşma imzaladı.
12. … Hâkimiyetimizin ilk gününden başlayarak “mandacı” aramaktaydık.
Mesele, sadece, kime ve ne derecede bağımlı olma meselesiydi.
Ovanes Kaçaznuni, 1919 İlkbaharında barış konfederasyonunda yöneltilen talepleri içeren memorandumu müttefik devletlere sunulduğunu belirtir. Bu memoranduma göre içine alacağı topraklarla birlikte Büyük Ermenistan’ın sınırları şöyle olmalıydı:
Sınırları genişletilmiş Güney Kafkasya Cumhuriyeti (Erivan eyaletinin tamamı, Ardahan’ın kuzey kısmı dışında Kars ili, Tiflis eyaletinin güney kısmı, Yelizavetpol (Gence), eyaletinin güneybatı kısmı);
Türkiye’nin yedi ili (Van, Bageş, Diyarbakır, Harbred, Sivas, Karin, Trabzon; Diyarbakır’ın güney bölgesiyle Sivas’ın batı kısmı dışında)
Kilikya’da dört sancak (Maraş, Sis (Kozan), Celal-Bereket ve Aleksandretta ile Adana)
Karadeniz’den Akdeniz’e, Karabağ dağlarından Arap çöllerine uzanan Büyük Ermenistan tasarlanmakta ve talep edilmekteydi.
Paris memorandumu, özellikle kolonilerdeki olgunlaşmamış kafaları heyecanlandırdı. Sanki bir devlete sahip olmak için onun sınırlarının kâğıt üzerinde çizilmesi yeterliymiş gibi.
Amaçsız ve abartılmış talepler doğal olarak yerini acı bir hayal kırıklığına terk edecekti…
… “Birleşik” Ermenistan artık içi boş bir sözdür; bundan daha fazla bir şey değildir.
Ermeni olaylarının doğrudan içinde bulunan Çarlık Rusya’nın o günkü belgeleri de olayların aydınlatılmasında birinci derecede önemlidir.
Sovyet arşivindeki belgeler ve bilgiler uluslararası alanda öne sürülen “Ermeni soykırım” savlarını çürütmektedir. Bu belgelere göre;
• Birinci Dünya Savaşı’nda ve sonrasında Doğu Anadolu’da yaşanan olaylar, “Ermeni soykırımı” olarak nitelendirilemez.
• Belirtilen dönemde Ermeni çeteleri ve Osmanlı devleti arasında yaşanan savaş karşılıklı kırım, boğazlaşma olarak değerlendirilmelidir.
• Ermeni – Müslüman çatışmasının sorumlusu Batılı emperyalistler ve Çarlık Rusya’sıdır.
• Ermeniler, Osmanlı Devleti’ne karşı emperyalist güçler tarafından kışkırtılmış ve desteklenmiştir.

BÜYÜK SOVYET ANSİKLOPEDİSİ’NDE
ERMENİ SORUNUNA İLİŞKİN BİLGİLER

…Bu yüz elli yıllık kirli, günahkâr ve kanlı bir ticarettir. Ermeniler, “Hıristiyanlık” adına kan dökmekte, Batılı Hıristiyan devletler de karşılığında insani yardım yapmaktadır.
Samuel A. Weems

Çarlık Rusya’sı, emperyalist amaçlar doğrultusunda Doğu Anadolu ve İstanbul ile Çanakkale Boğazlarını ele geçirerek Akdeniz’e uzanma politikasını uygulamaya geçirmenin yolunu arıyordu. Bu amacını gerçekleştirmek için de araç olarak Ermenilerden yararlanmayı gündeme getirmişti. Ermeni sorununun ortaya çıkışındaki en önemli etkenlerden birisi bu olguydu.
Nitekim 1926 yılında yayınlanan Büyük Sovyet Ansiklopedisi’nde “Ermenistan” konusundaki yorumlar da anılan gerçekleri doğrulamaktadır:
“Rus ticaret-sanayi sermayesi ‘Hıristiyanların Müslüman Türkiye’nin egemenliğinden kurtarılması’ sloganıyla Karadeniz’i ve Boğazları ele geçirmek istiyordu. Ermeni burjuvazisi bu sloganı milli-siyasi gelişimi için kullanıyor ve Rusya’ya yönelerek bu sloganla Türkiye’deki Ermeniler arasında propaganda yapıyordu. Ermeni burjuvazisinin bu tutumu, Türk Hükümeti’nin 1870 yılına kadar süren olumlu yaklaşımını tam tersine çeviriyordu.
V. Gurko-Krvajin, “Büyük Sovyet Ansiklopedisi’nde Ermeni Sorunu” adlı yazısında 1920 Yılındaki gelişmeleri değerlendirir:
“1920 yılı Nisan Mayıs aylarındaki San Remo Konferansı’nda, Ermeni sorunu Batı Avrupa emperyalistlerinden, ABD emperyalistine verildi. Cemiyeti Akvam’ın (Milletler Cemiyeti) Yüksek Konseyi “Ermenistan yardımsız ayakta duramaz” kararı aldı. Başkan Wilson, Cemiyeti Akvam’da alınan karara göre Yeni Ermenistan’ın sınırlarını belirledi. Wilson’un kararına göre, Erzurum ve Trabzon’un büyük bölümü, Bitlis ve Van’ın tamamı Ermenistan’a verilmişti. Ermenistan’ın toplam alanı, 30 bin mil kare, deniz kıyısının uzunluğu 151 mil (241,40 kilometre) idi. Ancak ABD politikacıları kendi başkanlarından daha akıllı çıktılar ve ABD’nin onları yönetmekte hiçbir çıkarının olmadığını hesaplayarak, Wilson’un önerisini Senato’da reddettiler. Ermenistan yeniden dayanaksız kaldı.
Aynı işi Fransızlar 1919’da işgal ettikleri Kilikya’da yaşayan Ermenilere yaptılar. Fransızlar Ermenilere işgal ettikleri topraklarda devlet kurdurmak sözünü vermişlerdi. Verilen bu söze dayanarak Ermeniler, Kilikya’da yaşayan Müslüman nüfusa karşı harekete geçtiler. Ankara Hükümeti 1920’de Kilikya’ya kalıcı ordu gönderdi ve bu ordular Fransızları deniz kıyısına dek sıkıştırdı. Bunun sonucunda Fransızlar Türkiye ile barış görüşmelerine başladılar. 1921’de Fransa Türkiye ile barış anlaşması yaptı. Bu antlaşmaya göre Fransızlar Kilikya’dan vazgeçtiler. Ermeniler yeniden yalnız kaldılar.
…Taşnaklar, Türkiye’nin Batı’da çeşitli cephelerde açtığı savaş nedeniyle Ankara Hükümeti’ne karşı harekete geçtiler. Eylül 1920’de Karabağ’da ve Nahçıvan’da gerilla hareketine başladılar. Bununla birlikte Ermeniler İngilizlerden silah alarak Kars’ta Erivan’da Müslümanlara karşı kıyım yaptılar. Şorel, Şerur, Daralagöz, Kağızman, Surmanlı, Karakurt, ve Sarıkamış yörelerinde yerleşim yerlerini yok edecek derecede yakıp yıktılar. Türkler de karşılık verdiler. Türkler, Karabekir Paşa ile Halil Paşa’nın Doğu cephesi ordularıyla sert yanıt verdiler. Erivan Hükümeti’nin ordusunu darmadağın ettiler. 2 Kasım’da Kars’ı geri aldılar; Aleksandropol’ü (Gümrü) ele geçirdiler. Ermeni Hükümeti, Türklerle çok ağır koşullarda barış antlaşması yaptı. Ermeniler bu antlaşmaya göre, işgal ettikleri bütün toprakları terk ettiler.
… Ermenistan’da Ruslar tarafından Sovyet iktidarı kuruldu. 1921’de yapılan antlaşmaya göre, Gümrü Antlaşması kaldırıldı. Ve Türkiye ile Ermenistan arasında şimdiki sınır belirlendi. Batı Avrupa emperyalistleri tarafından Lozan Konferansı’nda Ermeni sorunu yeniden gündeme getirildi, ancak başarılı olamadılar.”

Sovyet arşivindeki belgeler de “Ermeni Soykırımı” iddialarını çürütmekte ve Türkiye’nin tezlerini doğrulamaktadır. Bu belgelere göre:
1. I. Dünya Savaşında ve sonrasında Doğu Anadolu’da yaşanan olaylar, “Ermeni soykırımı” olarak nitelendirilemez.
2. Belirtilen dönemde Ermeni çeteleri ile Türk Devleti ve Müslüman halk arasında savaş ve karşılıklı kırım (boğazlaşma) yaşanmıştır. İki taraf birbirine şiddet uygulamıştır.
3. Ermeni-Müslüman boğazlaşmasının sorumlusu, Batılı Emperyalistler ve Çarlık Rusya’sıdır. Osmanlı Devleti’ni paylaşmak isteyen büyük devletler, bağnaz milliyetçi Ermeni örgülerini kışkırtmışlar ve savaşa yöneltmişlerdir. Osmanlı Devleti ve Müslüman halk, bu durumda savaş önlemleri almış ve ayaklanan Ermeni çetelerini şiddetle bastırmıştır.
Sovyet arşivinden yararlanılarak hazırlanan, 1926 tarihli Büyük Sovyet Ansiklopedisi Ermeni sorunu konusunda tarihsel olguları toparlayan bir çerçeve çizmektedir:
• Ermeni sorununa dış açıdan bakıldığında büyük devletlerin Türkiye’de merkezkaç kuvvetleri destekleyerek Türkiye’nin zayıflatılması ve daha kolay sömürgeleştirilmesi görülür.
• Batı kapitalizminin Ortadoğu’ya taarruza geçtiği anda, Batı ülkeleri kendi güvenlikleri için Türkiye’de köprü mahiyeti taşıyan Ermeni burjuvazisini kullanma yoluna gittiler.
• Ermeni sorunu, Rusya, İngiltere gibi büyük ülkelerin karışmasıyla iyice büyüdü. Rus ticaret-sanayi sermayesi “Hıristiyanların Müslüman Türkiye’nin egemenliğinden kurtarılması” sloganıyla Karadeniz’i ve Boğazları ele geçirmek istiyordu. İngiliz diplomasisi, Ermenilere denizden denize (Karadeniz’den Akdeniz’e kadar) “Büyük Ermenistan” hayalini pompalıyordu.
• Dünya Savaşında Ermeniler çeteler kurmaya başlamışlardı. Bu çeteler, açıkça Türk Hükümetine karşı eylemlere geçtiler, ancak bir şey elde edemediler. Bu savaş nedeniyle Ermeni ulusu Doğu Anadolu’yu terk etmek sorunda kaldı.
• 1921 Nisan-Mayıs aylarında, Batı Avrupa emperyalistleri Ermeni sorununu, ABD emperyalizmine devretti. Milletler Cemiyeti’nin Yüksek Konseyi “Ermenistan yardımsız ayakta duramaz” kararı aldı. ABD Başkanı Wilson’un kararına göre, Erzurum ve Trabzon’un büyük bir bölümü, Bitlis ve Van’ın tümü Ermenistan’a verilecekti.
• Fransızlar, Ermenilere işgal ettikleri topraklarda devlet kurdurmak vaadinde bulunmuşlardı. Bu vaatle Ermeniler, Kilikya’da yaşayan Müslüman nüfusa karşı harekete geçtiler.
• Ermeniler İngilizlerden silah alarak Kars’ta ve Erivan’da Müslümanlara karşı soykırım yaptılar. Şorel, Şerur, Daralagöz, Kağızman, Surmanlı, Karakurt ve Sarıkamış yörelerinde yerleşim birimlerini yok edecek derecede yakıp yıktılar. Türkler de karşılık verdiler.
• Batı Avrupa emperyalistleri, Ermeni sorununu Lozan Konferansı’nda yeniden gündeme getirdiler, ancak başarılı olamadılar .
Komitern’in Görüşü (1920)
Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu’nun “İran, Ermenistan ve Türkiye’nin ezilen Halk Kitlelerine Seslenişi:
“Ermenistanlı Köylü ve İşçiler!
Yıllar boyunca Kürtlerin Ermenileri kestiğinden dem vurup sizi Sultana karşı mücadeleye kışkırtan ve bu mücadeleden her gün yeni kazançlar elde eden yabancı sermayenin çevirdiği dolapların kurbanı oldunuz. Savaş sırasında bunlar size bağımsızlık sözü vermekle kalmadı, tüccarlarınızı, öğretmenlerinizi, papazlarınızı Türk köylüsünün topraklarını istemelerini için kışkırttı. Böylece Ermeni ve Türk halkı arasında bir mücadeledir sürecek, onlar da bu mücadeleden sürekli kazanç sağlayacaklardır; çünkü sizlerle Türkler arasında huzursuzluk hüküm sürdükçe, İngiliz, Fransız ve Amerikan kapitalistleri Türkleri, bir Ermeni ayaklanmasıyla tehdit ederek gemleyebilir, Ermenileri ise Kürt kıyımı tehlikesiyle korkutabilir.”

YALANLARA DAYALI ERMENİ SOYKIRIM SAVI
VAHŞET TÜCCARLARI

Onlar, “soykırım endüstrilerini” ayakta tutabilmek için, terörist gruplarla işbirliği yapıyorlar ve Hıristiyan dünyasını kandırarak para topluyorlar.
S. A. Weems

Ermeni sorunu konusunda sömürgeci yayılmacı güçler, propaganda araçlarıyla da destek sağlayarak Ermeni soykırım yalanlarını sürdürdüler
Batılıların soykırım savlarına dayanak olmak üzere kullandıkları yayınlardan birisi Türk düşmanı bir Ermeni’yle evli Papaz Johannes Lepsius’un yazdığı Almanya ve Ermenistan 1914–1918 adlı bilimsellikten uzak bir kitaptır.
Diğeri dönemin ABD Büyükelçisi Henry Morgenthau tarafından olayları çarpıtarak yazılan raporlardı. Bu yazılar Amerikan basını tarafından yayımlanmıştı. Morgenthau’ya erdemli yazarlardan tepki gelmekte gecikmedi.
“Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü” adlı kitabıyla Amerikan kamuoyunda büyük bir Türk düşmanlığı oluşturan ABD Büyükelçisi Morgenthau’nun, soykırım üzerine anlattığı hayal ürünü olaylara ve Morgenthau’nun, tarzına karşı çıkan Amerikalı gazeteci Schreiner, Büyükelçiye yazdığı mektupta şunları söylüyor:
“… Doğruyu söylemem gerekirse Türklere mal ettiğiniz acımasızca davranışlara siz pek tanık olmadınız. Bunun yanı sıra ayaklanmanın olduğu yörelerde yaşayan Ermenilerin sayısından çok Ermeni’nin öldürüldüğünü ilan ettiniz. … Acaba bütün hükümetlerin kendilerine karşı ayaklanmaları bastırma hakkına sahip oldukları hiç aklınıza gelmedi mi? Bana öyle geliyor ki, Büyük Britanya bile bu hakkını Cumhuriyetimiz (ABD) kurucularına karşı kullanmaktan geri kalmadı.
… Ancak biz Batılılar kendimizi melek saymamız durumunda Türkleri toptan silebiliriz. Türklerin dünyada nesli tükenmiş son birkaç centilmen ulustan biri olduğu konusunda sizin de benimle aynı düşüncede olduğunuzdan eminim…” (Heath W. Lowry)
Propaganda amacıyla, İngiliz hükümetinin, I. Dünya Savaşı başlangıcı 1914 yılında kurduğu bir Propaganda Ofisi, 1916 yılında “Ermeni soykırım” yalanları üzerine kurulu Mavi Kitap adlı bir kitap yayımladı. Arnold J. Toynbee ve James Bryce imzalı kitapta Tiflis’teki Horizon, Marsilya’daki Armenia, Londra’daki Ararat ile New York’taki Gotchang adlı Ermeni gazeteleri ile Amerika’daki Ermeni Mezalimi Komitesi kaynak gösterilerek, Türklerin Osmanlı topraklarında 1 milyon 800 bin Ermeni’den 600 binini öldürdüğü yazılıyordu.
Ancak bu kitapta yer alan iddiaların bir savaş propagandası ve “tamamen temelsiz” olduğu 1925 yılında dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Joseph Austen Camberlein tarafından resmen kabul edildi.

Ayrıca Prof. A. J. Toynbee 27 Mayıs 1960’tan sonra SBF Profesörler Kurulu Salonunda yaptığı konuşmada Prof. Türkkaya Ataöv’ün bir sorusu üzerine; 1914-1918’de yapılan ve kendininkiler dâhil İngiliz yayınlarının savaşı ne pahasına olursa olsun kazanma hedefine yönelik tek yanlı ve abartmalı yayınlar olduğunu, bugün böyle değerlendirilmesi gerektiğini söyler. .
Osmanlı arşivlerinde Ermeni savlarını çürütecek nitelikte çok sayıda belge bulunmaktadır. Osmanlı arşivlerinde çalışmalarıyla tanınan ABD’li tarihçi Prof. Stanford Shaw, Ermeni soykırımının yalan olduğunu araştırmalarıyla doğrulamaktadır:
“Osmanlı hükümetinin gizli belgelerinin özenle incelenmesi, İttihat ve Terakki liderlerinden hiçbirinin veya devlet mekanizmasındaki herhangi bir kişinin Ermenilere katliam yapılması konusunda talimat verdiğini gösteren bir kanıt bulunmadığını ortaya koymaktadır. Aksine, taşradaki askeri birliklere can kaybına yol açabilecek her türlü saldırının ve toplumsal taşkınlıkların önlenmesi talimatını vermiştir .”

ABD’li ünlü tarihçi William Langer, “The Diplomacy of Imperialism” adlı eserinde, Ermenilerin büyük Avrupa devletlerinin teşviki sonucu Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurmak amacıyla Osmanlı yönetimine başkaldırışlarını ayrıntılı bir biçimde ele almaktadır. Ayrıca Ermeni isyancıların koruyucuları konumundaki Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’ne müdahaleye tahrik etmek için başvurdukları insanlık dışı yöntemleri aktarmaktadır. Langer eserinde, Ermeni komitacıların, yıllar boyu, sırf Ermeni köylerine karşı şiddeti ve misillemeyi tahrik etmek maksadıyla masum Müslüman köylerini basarak katliam yaptıklarını, sonra da galeyana gelen Müslüman halkın Ermeni köylere saldırısını Avrupalıların Osmanlı Devleti’ne müdahalesine yol açacak bahane olarak kullanma girişimlerini ayrıntılı biçimde anlatmaktadır …
“Ermeni Sorunu”nun tüm yanlarıyla dengeli biçimde incelenebilmesi için, öncelikle, 1914–1918 Savaşında, giderek 1922’ye değin başta bulaşıcı hastalıklar olmak üzere, genel savaş koşullarından ötürü asker ve sivil Türk, Ermeni ve Anadolu’da yaşayan her türlü halktan çok sayıda kişinin ölümden kurtulamadığını bilmek gerekir. 1914–1918 savaşında İngilizler yalnız hastalıktan 120.000, Fransızlar 179.000, Amerikalılar 60.800, İtalyanlar 53.000, Ruslar 395.000 ve Almanlar 188.000 asker yitirdiler. Türk Ordusunda hastalıktan ölenler çok fazlaydı. Tüm askerin ancak % 47’si hastaneye ulaşabildi. Bunun 198.750’si iyileşemedi. Asker ölümlerinin başında sıtma, dizanteri, aşırı ateş, tifo, tifüs, kolera, frengi, verem ve yılancık geliyordu. Ahmet Emin Yalman, Columbia Üniversitesine 1920’lerde sunduğu doktora tezinde, hastalıktan ölen Türk askerinin sayısını 466.759 olarak verir. Bulaşıcı hastalıklar Türkiye’de her yerden daha yaygındı. 20. yüzyılda bu denli büyük sayılar başka yerde görülmedi .
1914–1922 yılları arasında, Ermenilerin Anadolu topraklarına saldıran işgalci büyük devletlerin kışkırtmalarına ve ayartılarına kapılarak ayaklanmaları ve o yöredeki insanları öldürmeleri, Doğu, Güneydoğu cephelerinde İngilizler, Fransızlar ve Ruslarla birlikte savaşa katılmaları tarihsel bir gerçektir.
1915 yılında dönemin Osmanlı Hükümeti, savaşta zor durumda kaldığından ve koşullar gerektirdiğinden göç olayına karar vermiştir. Savaşlarda ve göç olayındaki ölümler kesinlikle bir kıyımın sonucu değil her savaşta yaşanan ve görülebilen acı olaylardır.
Kaldı ki, birçok yabancı tarihçi de bu olayın ileri sürüldüğü gibi bir “soykırım” olmadığını açık olarak belirtmişlerdir. Prof. B. Lewis, S. Shaw ve en son da Amerikalı tarihçi Prof. Justin Mc Carthy gibi.
Prof. Mc Carthy 1915’de Ermenilerden fazla Türk’ün öldüğünü, soykırım savlarının gerçeği yansıtmadığını belirtmiştir. Mc Carthy; “O dönemde savaş vardı, soykırım söz konusu değildi. Ermeniler öldüler, zaman zaman Türk’ler tarafından öldürüldüler… Ama çok daha fazla Türk insanı öldü .”
Lozan Konferansı’nda azınlıklarla, dolayısıyla Ermenilerle ilgili konuların da görüşüleceğinin ortaya çıkması üzerine, Ermeni çevreleri hem konferansa davet edilmek hem de isteklerini kabul ettirmek amacıyla yoğun bir faaliyet içine girmişler ve Lozan’daki Türk heyetine karşı tam bir diplomatik sinir savaşı başlatmışlardır.
Amerika, İngiltere, Fransa ve İtalya nezdinde girişimlerde bulunan Ermeni heyeti, Türklere baskı yapılarak hiç olmazsa Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile denize çıkışı sağlayacak olan Çukurova’nın kendilerine verilmesi için ellerinden gelen her şeyi denemiş, Türk heyetinin itirazlarına rağmen Azınlıklar Alt Komisyonu’nda “Ermeni Meselesi”ni gündeme getirmişlerdir. Ermenilerin bu çabalarına ve özellikle İngiltere ve Fransa’nın Türk heyeti üzerindeki baskı kurma çabalarına rağmen Lozan Antlaşması metninde Ermeniler ile ilgili hiçbir hüküm konmamıştır. Böylece, sorun Lozan’da hukuki ve siyasi olarak Türkiye’nin görüşleri doğrultusunda çözümlenmiştir .

Tarihçi Paul Dumont da, göç ettirilme olayını yansız bir bakışla irdeler:
“… Reddedilmesi güç bir yığın belgeye dayanan bir tez ise, İstanbul Hükümetinin Ermeni ulusunu yok etmeyi hiçbir zaman istemediğini, savaş zamanında geçerli bir uygulamaya uygun olarak, sadece Ermenileri “tehcir” (göç) zorunda kaldığını ileri sürer. Ermenilerin düşman hizmetinde milisler oluşturdukları; Rusların Doğu Anadolu’ya girmelerinden yararlanıp, 1915 Nisan’ında Van İlinde Müslüman halkı kesip doğradıkları ölçüde, daha da zorunlu görünüyor bu “tehcirler”. Sürgünler ve onlara eşlik eden olaylar, yığınla insanın kurban olmasına yol açmıştır kuşkusuz; ne var ki, ölenlerin sayısı 300 bini aşmamıştır. Yine de bu rakam ise aynı dönem boyunca yok olup giden 3 milyon Türk ile orantılıdır” .
“…Bununla birlikte şunun da altını çizmek önemlidir. Savaşın felaketleri altında ezilen tek halk değildir, Ermeni halkı. 1915 yılının ilkbaharın da Çar Ordusu, Van Gölü yöresinde ilerlerken, Kafkas ve Türkiye Ermenilerinin oluşturdukları gönüllü taburları da arkasından geliyordu. Osmanlılar ancak Temmuz başlarına doğru püskürtebilecektir bu Rus-Ermeni karışımı güçleri. Bu arada 10 binlerce Müslüman,- aynı zamanda askeri harekâttaki dalgalanmalara bağlı olarak, pek büyük sayıda Hıristiyan- öldürüldü, ya da kaçmakta buldular kurtuluşu.
Birkaç ay sonra Ruslar Erzurum’u alıp (1916 Şubat’ı) Doğu Anadolu’nun hatırı sayılır bir bölümünü gitgide işgal ederek, birliklerini güneyde Muş’a, kuzeyde Trabzon’a (alınışı Nisan’da) ve Erzincan’a (alınışı Temmuz’da) değin sürdüklerinde aynı senaryodur görülen. Bu kez de cemaatler arası çatışmada Müslüman halk ağır bir vergi ödeyecektir.
Savaş sonrası istatistikleri, Rus işgaline ve Ermeni milislerin öç eylemlerine uğrayan illerden her birinde önemli bir nüfus açığı ortaya koyuyorlar; yüz binlerce insan yok olup gitmiştir ki, bunun hatırı sayılır bir bölümü düşmanın işlediği kıyımların bir sonucudur. 1915, 1916, 1917: YAKILIP YIKILIŞ YILLARIDIR bunlar. Yıkım ve perişanlıktır her savaş” .

Ermeni soykırım savları karşısında Türkiye’yi savunan Fransız avukat Georges de Maleville, soruna ilişkin bütün ayrıntıları algılayarak tüm çizgilerini belirginleştirir ve anılan konuda gizlenen gerçekleri dile getirir:
“Osmanlı devleti, Yunanistan’la savaş durumunda olmasına karşın sınırları içinde yaşayan Rumlara karşı bir soykırım girişiminde bulunmamıştır. Çünkü Osmanlı Rumları Osmanlı ordusunu arkadan vurmaya kalkışmamışlardır. Eğer, Osmanlı Hükümeti soykırıma yatkın bir yapıda olsaydı bu uygulamayı asıl Rumlara karşı başlatması gerekirdi.”
“Ermenilere karşı soykırım amaçlı düzenli bir plan hazırlanmadığı gibi soykırımda yapılmamıştır. Dürüstlük, özel olarak savaş koşullarından ve onlarca yıldan beri, her yerde azınlık oldukları halde, ayaklanma ve kıyım yoluyla Osmanlı Ermenilerini bağımsız bir devlet kurabileceklerine inandırmak suretiyle zehirleyen çılgın propagandalardan kaynaklanan bu insan kayıplarını Türklere bağlamayı kabul etmemeye götürmeliydi.”
Şu bir tarihi gerçektir. Osmanlı Hükümeti, Ermenilerin göç ettirilmesi hakkındaki kararı, 24 Nisan 1915 günü alındı. Osmanlı Bakanlar Kurulu, 30 Mayıs 1915 günü, Doğu Anadolu’da Osmanlı ordularının savaş hatlarının gerisinde yaşayan Ermenilerin göç ettirilmesi hakkındaki kararı onayladı.
Müttefik güçler önceden planladıkları biçimde 24 Mayıs 1915 günü verdiklere demeçte, “Osmanlı Hükümeti’nin Ermeni soykırımı için sorumluluk taşıdığını ilan ettiler. Osmanlı Hükümeti de müttefiklerin bu saçma iddiasına anında gereken yanıtı verdi.
Göç kararın alınmasından üç gün sonra, yani 27 Nisan 1915 günü, Ermenilerin göç işlemi başlamadan önce, Eçmiyadzin Katolikosu, Rusya Hükümetine, Osmanlı Hükümeti’nin Ermenileri katlettiği konusunda bilgi vermiştir. Bu katliam, daha Osmanlı Hükümeti göç ettirme işlemi henüz başlamadan ve tek bir Ermeni bile evinden henüz çıkarılmadan nasıl başlayabilirdi?
Rusya’nın Roma ve Washington’daki Büyükelçilerine aynı gün, Ermenilerin bu yalanlarını destekleme emri verildi. Ruslar, geniş kapsamlı bir çalışma sonucunda ABD’nin ve kamuoyunun etkileneceğini ve bu ülkenin Almanya ve Osmanlı’ya karşı savaş açmalarını sağlayacağını düşünüyorlardı.
Soykırım olmuş mudur? O zamanlar, İngiltere ki dostu olduğu söylenemez, böyle olduğunu düşünmüyordu. Ermenilerin, soykırım olaylarının geçtiğini iddia ettikleri bölgede görev yapmakta olan Doğu Bölgesi Konsolosluk Subayı W. S. Edmonds, 16 Ocak 1920 günü, Dışişleri Bakanlığına gönderdiği kısa notta; “Burada soykırım olayının geçtiğine ilişkin yeterli kanıt yoktur.” diye yazıyordu.
Doğu bölgesinde çalışan bir başka Konsolos Dwightn Osborne da aynı konuya ilişkin olarak şu saptamalarda bulunuyordu:
“Soykırım emri vermek bir yana, Osmanlı İçişleri Bakanlığı’nın verdiği emrin son paragrafında kitlesel öldürme hareketlerine yol açılmaması konusunda uyarılar yer alıyordu.”
Şu İngiliz raporuna dikkat çekmek istiyorum: “1915 Yılında Doğu Anadolu’da Rusya, Büyük Britanya ve ABD’nin birçok görevlisi vardı. Onlar Osmanlı Hükümeti’nin emriyle gerçekleşen bir Ermeni soykırımına ilişkin herhangi bir kanıt görememişlerdir. Bu tür dehşetli olayların olduğu hakkında, Ruslara, İngilizlere ve Amerikalılara ilk bilgiler Ecmiyadzin Katolikosu tarafından verilmiştir. Onun Türklere karşı nefret beslediği ve Ruslara yardım ettiği konusunda hiç kuşku yoktur.” (S. A. Weems)

Amiral Mark Lembert Bristol, 1919 Yılından 1927 Yılına dek Türkiye sularındaki ABD Donanmasının Komutanı ve Türkiye ABD Yüksek Temsilcisi olarak görev yapmıştır. Onun o dönemle ilgili raporları Kongre Kütüphanesi el yazmaları bölümünde saklanmaktadır. Bristol’un, Amerika Dış Görevliler Kurulu Sekreteri Doktor James L. Barton’a yazdığı 28 Mart 1921 günlü mektubunda, ortalığı kaplayan Ermeni yalanlarının engellenmesini istemektedir:
“Gördüğüm kadarıyla Türklerin Kafkasya’da binlerce Ermeni’yi katlettiklerini söyleyen pek çok rapor, ABD’de serbest bir şekilde dolaşmaktadır. Böyle haberler o kadar çok yayılmaktadır ki, sonuçta, üzüntüden yüreğim kan ağlıyor. Ortadoğu’ya Yardım Komitesi’ne pek çok Amerikan vatandaşından ve Yarrow’dan gelen raporlar, Ermenilerin bildirdiklerinin kesinlikle uydurma olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla ABD’de doğruluğu ispatlanamayan bu tür sahte ve uydurma raporlar nefret uyandırmakta ve Ermenilere iyilikten çok kötülükleri dokunmaktadır. Ermenileri bu tür şeyleri yapmamaları konusunda ikna etmeliyiz diye düşünüyorum. Yalnızca yanlış bir yol olduğu için değil, aynı zamanda kendi kendilerine zarar verdikleri için.
Kars’ta ve Aleksandropol’da görev yapmış Yardım Komitesi çalışanları ve Yarrow gibilerin raporlarının yanı sıra benim kendi istihbarat subaylarımdan aldığım raporlardan biliyorum ki, Ermeni raporları doğruyu yansıtmamaktadır. Sizin ve Ortadoğu Komitesi’nin, bu tür sahte raporların elden ele dolaşmasını engelleyecek bir şey yapma imkânı var mı?” (Bristol Papers, Manuscript Division, ABD Kongre Kütüphanesi, aktaran S.A. Weems)

Ermeni olaylarının yaşandığı bölgede görev yapan Alman General Bronsart Von Schellendorf, 24 Temmuz 1921 günlü Deutsch Allgemeine Zeitung gazetesinde, tanığı olduğu olayları; “Ermeniler, Ruslarla savaş durumunda olan Türk ordusunun, geri ve yanlarına saldırmakla kalmıyordu. Ermeniler, eli silah tutan bütün Türklerin cephede olduklarını bildiklerinden, cephe gerisinde savunmasız kalmış olan Türkleri kolaylıkla kıyıma uğratıyordu. Tanığı olduğum Ermeni canavarlığı, Türklere yamanan canavarlıktan kat be kat öteydi” diyerek açıklamaktadır.

Amerikalı tarihçi Profesör Stanford J. Shaw, Ermeni göç olayını yansız bir tarihçi gözüyle değerlendirir:
“Gerek Ermeniler, gerekse Batı, sürekli savaş sırasında bir milyondan fazla Ermeni’nin katledildiğini öne sürerler. Bu iddia, Ermeni nüfusunun savaş öncesi, iki buçuk milyon olduğu varsayımına dayanmaktadır. Oysa Osmanlı nüfus sayımlarına göre (Shaw, Osmanlı Nüfus Dairesi’nin, kimlik kartı esasına göre düzenli nüfus sayımını yaptığını söyler), savaş öncesi toplam Ermeni nüfusu 1 milyon 300 bin kadardı. Olayların geçtiği bölgelerde ise, şehirde oturanlar da içinde, Ermenilerin sayısı bu rakamın yarısı kadardı. Dolayısıyla Irak’a 400 bin kadar Ermeni yerleştirilmiş olmaktadır.
Savaş sonrası ise, yarım milyon Ermeni Kafkaslara veya başka yerlere gitmişlerdir. Savaştan sonra ise, 150-200 bin kadar Ermeni, Batı Avrupa ve Amerika’ya göç etmiş ve İmparatorluk sınırları içerisinde yalnızca 100 bin kadar Ermeni kalmıştı. 200 bin kadar Ermeni’nin yanız göç yüzünden değil, kıtlık, hastalık ve savaş koşulları yüzünden öldükleri söylenebilir. 2 milyondan fazla Müslüman’ın da aynı nedenler yüzünden öldüklerini de, unutmamak gerekir.
Osmanlı kabinesinin gizli zabıtlarında ise, hiçbir İttihat ve Terakki Cemiyeti liderinin veya bir başka merkezi hükümet görevlisinin katliam emri verişine rastlanılamaz. Hatta yerel yöneticilere, can kaybına yol açabilecek her türlü çatışma ve huzursuzluğun önlenebilmesi için tedbirler alınması için kesin emirler verildiğini görüyoruz.”

Kaynak Kitap:
ERMENİ SORUNU – Fethi KARADUMAN

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir