Merdan Yanardağ : Kötülüğün toplumsallaşması


Kötülüğün toplumsallaşması

portresi_olgun

 

Merdan Yanardağ

Sol – 25 Mayıs 2014

 

 

AKP iktidarı ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın en önemli özelliklerinden biri, kötülüğü toplumsallaştırma yeteneğine sahip olmasıdır.

Onlar bunun adına “milli irade” diyorlar.

Kendilerine destek vermeyen toplum kesimlerini ne “millet” kategorisinin içinde sayıyorlar ne de “milli irade” kavramının bir parçası olarak görüyorlar.

Erdoğan’a destek veren toplum kesimleri arasında ağırlıklı olarak yoksulların ve alt sınıfların bulunması bu kötülüğü değiştirmiyor.

Tam tersine bu durum kötülüğü artıran bir rol oynuyor.

Erdoğan ve siyasal İslamcı iktidarı yoksulluğun, dışlanmışlığın, kenara itilmişliğin yarattığı tarihsel ve sınıfsal tepkiyi, insanlığın ilerici birikimine, akılcı ve bilimsel değerlere, cumhuriyetin ve modernitenin kazanımlarına yönelik bir düşmanlığa dönüştürüyor.

Böylece, yoksulluğun ve dışlanmanın gerçek nedenlerini gizliyor.

Sınıfsal adaletsizliklerin ve sermaye düzeninin üzerini yeşil bir şalla örtüyor.

Evet, Erdoğan kötülüğü toplumsallaştırıyor.

Kötülüğün toplumsallaşması onu demokratik ya da katlanılabilir yapmıyor.

Bu konudaki liberal palavra son olarak Okmeydanı sokaklarında tükeniyor.

Bilinmeli ki, yoksullar ve alt sınıflar her zaman devrimlerin ya da ilerici atılımların kitle tabanını oluşturmaz.

Dahası işçi sınıfı Allah vergisi bir devrimciliğe sahip değildir.

Kemal Okuyan’ın soL’da cuma günü yayımlanan yazısında da belirttiği gibi, işçi sınıfı da içinde olmak üzere, toplumun yoksul kesimleri çoğu kez gericiliğin ya da faşizmin kitle tabanını, hatta vurucu gücünü oluşturabilirler.

Nitekim Hitler’in ve Nazi hareketinin kitle temeli ve vurucu kadroları bu kesimlerden olşuyordu.

Bugün Türkiye’deki siyasal tablo bu yönüyle hiç farklı değil.

Diğer bir ifadeyle, Türkiye’de dinci-faşizan rejimin belli bir toplumsal desteğe sahip olması, ona tarihsel, siyasal ve ahlaki bir meşruiyet sağlamıyor.

Bu konuda liberallerin yarattığı bilinç kirliliğinden bir an önce kurtulmak gerekiyor.

Diktatörün kitle desteğine sahip olması, örneğin onun polislerinin Okmeydanı’nda iki yurttaşı vurarak öldürmesine “demokratik” bir boyut kazandırmıyor.

Erdoğan, İstanbul Okmeydanı’nda önce Berkin Elvan için bir anma etkinliği düzenleyen liselilere ateş açarak bir yurttaşı öldüren, daha sonra bu saldırıyı protesto eden gruplara yine aynı kinle saldırarak bir kişiyi daha vuran polise, açık destek veriyor.

Onları suç işlemeye azmettiriyor.

Mısır’ın İslamcıları için gözyaşı döken Erdoğan, kendi yurttaşlarının bir bölümüne karşı adeta savaş açıyor.

Erdoğan, kötülüğü toplumsallaştırarak, üstelik demokratik gerekçelerle, dinci-faşizan bir diktatörlük kurmaya çalışıyor.

Yüz yıllık hesaplaşma

Siyasal İslamcı hareket, yüz yıllık rövanşı almak için tarihsel bir fırsat yakaladığını düşünüyor.

Bu nedenle insanlığın bütün ilerici birikimine savaş açıyor ve üzerine çöktüğü ülkeyi yağmalanacak bir ganimet alanı olarak görüyor.

AKP İktidarı, henüz sağlam bir temel oluşturamadığı ve kuruluşunu tamamlayamadığı yeni rejimin sosyo-ekonomik dayanaklarını oluşturmaya ve böylece kalıcılaştırmaya çalışıyor.

Ancak, AKP iktidarı yıktığı cumhuriyetin yerine yenisini kuramadı.

Bu durum siyasal ve toplumsal krizi derinleştiren en önemli etkenlerden birini, hatta başlıcasını oluşturuyor.

Bu nedenle Türkiye’de siyasal gerilim her geçen gün derinleşiyor.

Ülke adım adım bir çatışma ortamına, dahası iç savaşa sürükleniyor.

AKP iktidarı karşı devrim sürecini tamamlamaya ve siyasal hedeflerini gerçekleştirmeye çalıştıkça, toplumda bütün uzlaşma zeminlerinin imha edildiği bir saflaşma yaşanıyor.

AKP sermayenin genel çıkarlarını temsil etme yeteneğini yitiriyor ve giderek iktidarı gasp eden bir çeteye dönüşüyor.

Ülke, yüz yıldır ertelenerek biriken, tarihsel, siyasal ve ideolojik/kültürel bir hesaplaşmaya doğru gidiyor.

AKP, kendisini iktidara taşıyan bütün iç ve dış dinamikleri büyük ölçüde yitirmiş görünüyor.

AKP iktidarını ayakta tutan en önemli hatta tek dinamik toplumsal tabanı ve yandaş sermaye çevreleri oluyor.

Bütün iç ve dış dinamiklerin değiştiği koşullarda AKP’nin iktidarını sürdürmesi çok zor.

Dinci, muhafazakâr ve bir bölüm merkez sağ seçmenin desteği dışında dayanacağı güç kalmayan AKP’nin ayakta kalabilmesinin tek bir yolu bulunuyor; baskı ve polis terörü.

O da bunu yapıyor.

Ülkenin kaderi meydanlarda belirlenecek

Önümüzdeki günler siyasetin sokakta yapılacağı ve ülkenin kaderinin meydanlarda belirleneceği bir dönem olacak.

Sokakların siyasal gerilim ve çatışma alanlarına dönüşeceği bir döneme giriliyor.

Dinci bir karşı devrim saldırısı altındaki ülkenin böyle bir kavşağa gelmesi kaçınılmazdı.

Ancak yaşamın diyalektiği bize iktidarın baskı ve terörüne aynı şiddette bir karşı koyuşun da kaçınılmaz olacağını söylüyor.

İşte AKP’nin korkusu da buradan kaynaklanıyor.

Yaratıcı bir yıkıcılıktan korkuyorlar.

Siyasal ve toplumsal bir yenilenme yol açacak yaratıcı bir kuruculuktan korkuyorlar.

Türkiye’nin yüz yıllık hesaplaşmasını tamamlamadan yoluna devam etmesi zor görünüyor.

Gezi Direnişi bu hesaplaşma girişimine halkın ve gençliğin verdiği bir yanıttı.

Sol bu yanıtı iyi okumak ve Gezi Direnişi’ni yaratan dinamikleri içermek zorundadır.

Ülke ve toplum bu kez soldan bölünmelidir.

Sonuç olarak her düzeyde, toplumun her kesiminde ve sokakta çok katlı ve sert bir mücadeleye hazır olmak gerekiyor.

Sokağa egemen olan ülkeye de egemen olacaktır.

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir