Yeni Yılda Manzara–İ Umumiye


Yeni Yılda Manzara–İ Umumiye

portresi_renkli


Prof .Dr. ANIL ÇEÇEN

 

 

Kurucu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, Türk ulusunu kurtarmak ve Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini kurmak üzere 1919 yılının I9 Mayıs günü Samsun’ çıktığı zaman, o günün dünyasının ne durumda olduğunu ve kendisinin Türkiye’den dünyayı nasıl gördüğünü “Manzara-i Umumiye “ başlığı altında Büyük Söylev’in giriş kısmında dile getirmektedir. Biz de, O’nun çizgisinden ilerleyen Atatürkçüler adına, bugünün koşullarında dünya ve Türkiye’ye Türk devletinin başkenti Ankara’dan bakarken, Türkiye Cumhuriyetini var eden ulusal kurtuluş mücadelesinin önderinin bakışı ile bir durum değerlendirmesine yöneldiğimiz zaman, O’nun kullanmış olduğu “Manzara-i Umumiye “ teriminin en uygun kavram olduğunu görüyoruz.

Yeryüzü haritasının tam ortalarında yer alan Türkiye Cumhuriyeti‘nin
bir dünya devleti olduğunu anımsayarak , hem yurt içine hem de yurt dışına aynı zamanda bakıldığı zaman, her ikisinin bütünlüklü bir biçimde ele alınacağı “Manzara-i Umumiye “ sözcüğü en doğru seçim olarak öne çıkmaktadır. Atatürk’ün bakış açısına , daha sonraki dönemde Atatürkçüler “Kemalizm” olarak isim verdikleri için,
Türk ulusunu ve Türk devletini hem dışarıdan hem de içeriden ele alan Kemalist bakış açısından da “Manzara-i Umumiye” kavramı en doğru seçenek olarak
önem kazanmaktadır.

Atatürk, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla doğru evrilen dünya düzeninde bir durum saptaması yapmağa çalışırken ,her şeyi geçmişi ve geleceği ile birlikte ele alıyor ve gelinen son aşamada durumu her yönü ile açıklığa kavuşturabilmek üzere iç ve dış dinamikleri birlikte ele alarak genel bir değerlendirme yapıyordu . Dünya coğrafyasının merkezi bölgesinde yedi asır boyunca düzen sağlamış ve evrensel barış için güvenlik üretmeğe çaba göstermiş bir imparatorluk devletini batının önde gelen büyük emperyalist güçleri yıkmağa yöneldiklerinde ,Mustafa Kemal yıkılan bir imparatorluktan geride kalan Misakı Milli sınırları içerisinde, eski Osmanlı ahalisini uluslaştırarak bir ulusal kurtuluş mücadelesi vermenin hesaplarını yaparken geçmişten gelen siyasal tarihin birikimi ile o dönemin uluslar arası koşullarının ortaya koyduğu tabloyu birlikte değerlendiriyordu . Dünyanın tam ortasında yedi asırlık bir hegemonya sonrasında bir imparatorluğun ortadan kalkmasına yol açan bütün nedenleri birlikte ele almak ancak bir Manzara-i Umumiye esprisi içerisinde mümkün olabiliyordu . Bitmiş olan imparatorluktan geride kalan merkez topraklarında ,bir ulus devleti çağdaş modellere uygun bir biçimde kurabilmek ,üç kıtanın çeşitli ülkelerinden kovalanarak göçe zorlanan eski Osmanlı ahalisiyle bir ulusal kurtuluş savaşı yürütebilmek ve bu savaşın sonucunda çağdaş bir ulusu tarih sahnesine çıkartabilmek için ,böylesine bir genel bakışa gereksinme duyuluyordu .

İşte tarihin kilit noktasında ortaya çıkan bir ulusal önder olarak Mustafa Kemal,
insanlık tarihinin hangi noktasında bulunulduğunu , zamanın ruhuna uygun bir biçimde okurken , Manzara-i Umumiyeci bir genel bakış açısını öne çıkarıyor ve bu yöntem ile her türlü gelişmeyi değerlendirmeyi başarılı ve gerçekçi bir biçimde yapabiliyordu . Okul sıralarında aldığı askerlik bilgisi ile birlikte , tarih ve siyaset biliminin desteklerini de ihmal etmeyen Mustafa Kemal , doğru zamanda ortaya çıkarak , doğru bir biçimde harekete geçerek , gelecekte dünya barışının önde gelen güvencelerinden birisi olacak Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin kuruluşunu tamamlıyordu . Bir çağ değişimi aşamasında , dünya konjonktürünün gerçekçi değerlendirmesiyle bağımsız Türk devletinin kuruluşuna giden yol açılıyor ve bu yoldan Türk ulusu da , çağdaş bir ulusal yapılanma olarak dünya sahnesindeki yerini alıyordu . Çağdaş uygarlık düzenini oluşturan uluslar ailesi içerisinde Türk ulusu da var oluyordu .
Bu yılbaşıyla beraber , dünya yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarını geride bırakmaktadır .
Bir anlamda , yirminci yüzyılın son yıllarında başlamış olan çağ değiştirme sürecinin son aşamasına gelinmiştir . Atatürk döneminde ,yirminci yüzyılın ilk on beş yılı geride kalırken , yirminci yüzyılın nasıl bir çağ olacağı yavaş yavaş belirmeğe başlamıştı .
Bu yılbaşı ile beraber de , yirmi birinci yüzyılın ilk onbeş yıllık zaman diliminin tamamlanma aşamasına doğru ilerlediği görülmektedir . Çağ değişimi , dünyayı on dokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla nasıl değiştirerek yönlendirdiyse , benzeri bir köklü değişim riski , yirminci yüzyıldan yirmi birinci yüzyıla doğru geçerken de, benzeri bir doğrultuda ortaya çıkarak devlet düzenlerini köklü bir biçimde sarsıntıya uğratmıştır . Yirminci yüzyılın sona ermesine on bir yıl kala sosyalist sistemin çöküşü ,tıpkı Fransız devrimi gibi gelmekte olan yeni yüzyıla yönelik önemli yansımalar yaratmıştır .Fransız devrimi de yüzyılın bitişine onbir yıl kala gerçekleşmiş ve daha sonraki yüzyılın eskisinden çok farklı bir yapıda tarih sahnesine çıkışında önemli roller oynamıştır .
On sekizinci yüzyılı bitiren Fransız devrimi , on dokuzuncu yüzyılın yapılanmasını hazırlamıştır . Sosyalist sistemin tasfiyesi de , yirminci yüzyılı bitirerek yirmi birinci yüzyıla giden yolu bir başka yönde gündeme getirmiştir . Fransız devrimi ulus devletler çağını açarken , iki yüz yıl sonra sosyalist sistemin tasfiye edilmesi de , ulus devletlerin sonunu getirmek gibi dünyanın hiç de hazır olmadığı bir durumu , bir oldu bitti ile gündeme getirmiştir . İmparatorluklardan ulus devletlere geçilirken , sosyalist sistemin ortaya çıkışı bir karşıt tepki gibi lanse edilmesine rağmen , aslında bir ara model olarak çeyrek asır devam etmiş , Fransız devriminin iki yüzyıl sonra sosyalist sistemin tasfiye edilmesiyle ,bütün dünya ulus devletler sonrasına doğru bir zorlanma ile karşı karşıya bırakılmıştır .

Yirminci yüzyıla girerken , çöken imparatorluklar sonrasında zamanın ruhu ulus devletler çağının ortaya çıkmasına doğru yönlendirilmiş ama bir yüzyıl sonra da bu kez tamamen tersi bir doğrultuda ulus devletlerin sona erdiği biçiminde bir yaklaşım genel geçerli bir rüzgar olarak bütün dünya ülkelerine yönelik bir doğrultuda, emperyal merkezler tarafından estirilmeğe başlanmıştır . Önceleri ne olduğunu anlamayan dünya kamuoyu , soğuk savaş döneminin koşulları ile oluşturulduğu için ,yeni dönemin koşullarını görmekte,ya da anlamakta epeyce zorluklar çekmiştir . Hiç beklenmeyen bir biçimde sosyalist sistemin tasfiye edilmesi ,dünya ülkelerin de şok bir etki yaratmış ve giderek geleceğin belirsizliği doğrultusunda dünya halkları arasında ciddi bir huzursuzluk dönemi başlatılmıştır . Soğuk savaş döneminin iki kutuplu dünyasına alışkın olan dünya kamuoyu , bir türlü sosyalist sistemin tasfiyesine alışamamış , önceleri kabül edememiş , sonraları da benimsemekte çok ciddi olarak zorlanmıştır . Birinci ve ikinci dünya savaşları sonrasında , eski batı sömürgelerinin hepsinin siyasal anlamda bağımsızlıklarına kavuşmalarıyla , iki yüz devletli bir dünya haritasını ortaya çıkarmış ve böylece sömürgecilik sonrası yeni dönemde bu yeni bağımsız devletler , Birleşmiş Milletlere üye olarak kendi bağımsız geleceklerini bir dünya üst örgütlenmesinin koruyucu şemsiyesi altına ciddi bir güvenlik arayışına girmişlerdir . Yeniden sömürge konumuna sürüklenmek istemeyen dünyanın yeni devletleri ,bu doğrultuda hem dayanışma hem de örgütlenme yollarına giderek ,yeni dönemde dünyla dengelerinin zamanın koşullarına uygun bir doğrultuda sağlanabilmesine öncelik vermişlerdir . Soğuk savaş döneminde bazı Asya ve Afrika ülkeleri , geleceklerini sosyalist sistem içerisinde ararlarken , batı yarıkürede yer alan diğer dünya devletleri ,batı güvenlik şemsiyesi altında güven sorununu aşmaya çalışmışlardır . Rusya ve Amerika Birleşik Devletlerinin hegemonyasında bir iki kutuplu dünyada yeryüzünün halkları yeni bir yaşam düzeni ararlarken , iki kutuplu dünyanın soğuk gerginliğini aşmaya çalışmışlar ama bu konuda yeterince başarılı olamamışlardır . Batının kapitalist sistemi ,dünya pazarlarını ele geçirince , sosyalist sistem buna dayanamayarak çökmüştür .Böylece iki kutuplu dünyadan tek kutuplu bir dünyaya doğru yöneliş başlamıştır .

İki binli yılların ilk on üç yılı geride kalırken , ortaya çıkan tablonun bütün yönleriyle belirlenebilmesi için son yüzyıllar arasındaki etki ve tepki ilişkilerinin , birbirini etkileyen değişim çizgilerinin iyi gözlemlenmesi ve bu doğrultuda yapılacak Manzara-i Umumiye değerlendirmeleriyle daha gerçekçi durum belirlemelerine gidilmesi gerekmektedir . Yirminci yüzyıla girerken yirmi devlet vardı . Bu yüzyıldan çıkarken ikiyüz devlet vardır ama iki kutuplu sistem de çökmüştür . İşte bu aşamada giderek küreselleşen tekelci sermayenin patronları bütün dünyaya Amerika Birleşik Devletleri üzerinden bir tek kutuplu dünya dayatmaya çalışmışlar ama çeyrek asırlık bir zorlamaya rağmen bir türlü başaramamışlardır . İkinci dünya savaşı sonrasında kurulmuş olan dünya ekonomik sisteminin de kullanılmasıyla , Dünya Bankası ,Uluslar arası Para Fonu ve Dünya Ticaret Örgütü tarafından desteklenmesine rağmen , istenen düzeyde bir tek kutuplu dünya yaratılamamıştır . ABD tek kutuplu dünyanın merkezi gücü olarak dünyanın her tarafına yetişmeye çalışırken , dağılma noktasına gelmiştir . Özellikle ABD içinde çok güçlü bir biçimde örgütlenen Siyonist lobilerin ABD’yi on yıl süre ile İsrail’in güvenliği için Orta Doğu’da savaşa zorlaması yüzünden , ABD dünya kıtaları üzerindeki hegemonyasını yitirmiş ve aradan geçen uzun zaman dilimi içerisinde iki okyanus arasında giderek tehlikeye sürüklenen kendi güvenliğine öncelik vermek noktasına gelmiştir . Tek kutuplu dünyanın tek egemeni olarak bütün kıtaları kendisinin merkezinde yer alacağı bir dünya imparatorluğu peşinde koşarken , aşırı savaş ve güvenlik harcamaları yüzünden ABD , beş trilyon dolarlık bir borç yükü ile çökme aşamasına gelmiştir .

ABD’yi kendi çıkarları doğrultusunda kullanan batının emperyal merkezleri ,bu heveslerinden vazgeçmezlerken , bunların çeşitli oyunlarına bekçi ya da polis rolünde alet olmak durumunda kalan Amerikan devleti , kendi çöküşüne giden bir yolda bu tür oyunlara aracı olarak kullanılmaktan vazgeçmiştir . Obama yönetimi bu doğrultuda gerçekçi davranarak ,yeni kararlarını uygulama alanına getirirken , başta ABD olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde örgütlenen küresel sermaye ve Siyonist lobiler ile karşı karşıya gelmiştir . Baba ve oğul Bush’lar döneminde Siyonist politikalara açıkça alet olan Amerikan devleti ,bu yüzden çok şeyler kaybetmiş ve tek kutuplu dünya masalları peşinde dünya kıtalarının çeşitli bölgelerine sürüklenmek durumunda kalan Amerikan yönetimi giderek saygınlığını yitirme aşamasına gelmiştir . İki binli yılların ilk çeyreği dolarken , dünya ekonomisinin Çin’in eline geçeceği giderek kesinleşirken , ABD’nin bu durumu önlemek üzere artık Orta Doğu merkezli politikalardan uzaklaşarak okyanus merkezli politikalara yöneldiği görülmektedir . Şimdiye kadar tartışma konusu olan bu durum , artık yeni yıla girerken ABD yetkililerinin açıklamaları ile kesinlik kazanmıştır . ABD , yeni dönemde İsrail bekçiliğinden vazgeçmekte ve bu yüzden tehlikeye attığı kendi güvenliğini yeniden tesis edebilmek doğrultusunda okyanus ağırlıklı politikalara öncelik vermektedir . Kendi güvenliğine öncelik vermeyen hiçbir siyasal gücün dünya güvenliğini sağlaması düşünülemeyeceği için , yarım yüzyıllık bir İsrail zorlaması yüzünden başlatılmış olan Orta Doğu macerasına ABD yeni dönemde son verirken , merkezdeki askeri varlığını okyanus bölgesine çekmeğe başlamış ve bu bölgede kendisinden sonra gündemde olacak güvenlik sorununu Nato ile birlikte Türkiye’ye havale etmeye karar vermiştir . Ayrıca , İsrail’in büyüyerek merkezi alana egemen olma politikasının temeli olan İran düşmanlığına da son vererek , bütün batılı büyük devletler ile Avrupa Birliğini yanına alarak İran ile bir küresel barış antlaşmasının imzalanması sağlanarak ,Orta Doğu merkezli bir üçüncü dünya savaşı sürecinin önü kesilmiştir . Özellikle , takvim yaprakları arasında geride bırakılan yıl bu açıdan önemli bir dönüm noktası olmuş ve geçmişten ders alan ABD yönetimi ile birlikte hareket eden batılı güçler , İran ile anlaşarak ,bu ülkeye yönelik haksız bir biçimde uygulanan ambargoları kaldırarak ,dünya basınındaki gerginlik senaryolarına son vererek ,İran gibi bir büyük ülkeyi de dış dünyaya açmışlardır .

İki bin on dört yılına girilirken ,geçen yıldan kalan en önemli sorun üçüncü dünya savaşı ihtimalinin ortadan kaldırılması konusudur . ABD başkanı ikinci kez seçildikten sonra , İsrail’in güvenliği meselesini daha gerçekçi bir doğrultuda değerlendirerek ,bu sorunun bir İran savaşına dönüşmesinin önüne geçmek istemiştir . Bu doğrultuda , hem batının büyük devletleri ile hem de Birleşmiş Milletler güvenlik konseyinin beş sürekli üyesi olan Çin ve Rusya gibi iki dev ülkenin desteklerini almıştır . Küresel sermaye ile ve dünyanın en büyük şirket lobileri ile ortak hareket eden İsrail’in izlediği Siyonist politikalara ABD öncülüğünde batılı güçlerin karşı çıkmalarıyla birlikte ,üçüncü dünya savaşına giden yolun önü kesilmiştir . ABD-Rusya arasında son yıllarda oluşturulan denge siyasetinin sağladığı hareket alanında barış hedefi öne çıkınca , iki dev ülke işbirliği yaparak içinden geçilen son yılda bir üçüncü dünya savaşı başlangıcı tehlikesine izin vermemişlerdir. Siyon planları yapanların hedeflediği, üçüncü dünya savaşı sayesinde kurulacak, Büyük İsrail İmparatorluğu için bir İran savaşı çıkartılmaya çalışılırken ,Amerikan devleti ile küresel sermaye karşı karşıya geliyordu . Obama yönetimi bu aşamada ,küresel sermayenin cirit oynattığı batılı ülkelere tam olarak güvenemezken , Rusya ile ciddi bir işbirliğine girerek , yeni dönemde değişim sürecinin barış içinde gelişmesinin önünü açmıştır . Geçen yıl yaşanan olaylar zinciri , birbiri ardı sıra izlendiğinde böylesine bir tablo ortaya çıkmaktadır . Uğursuz olduğu söylenen bir rakam ile ifade edilen geçen yıl ,bir anlamda bütün dünya için uğursuzluk olabilecek bir üçüncü dünya savaşının çıkışına sahne olabilecekken , Amerikan devletinin sağduyulu insiyatifi ile önlenebilmiştir .

Yıllar öncesinden savaş yılı olarak belirlenen , geçen yıl , tamamen tersi bir doğrultuda savaşın değil ama barışın başlangıç yılı olmuştur . Yeni yılı girerken , Manzara-i Umumiye artık savaşı değil barışı göstermektedir . Böylesine bir durumun giderek kesinlik kazanması da insanlık ve dünya güvenliği açısından çok önemli bir gelişme olarak dünya gündemine oturmuştur . Dünyanın süper gücü konumundaki ,Amerika Birleşik Devletlerinin eskisi gibi saldırgan bir savaştan yana olmaması , Orta Doğu ve İsrail meseleleri yüzünden dünya hegemonyasını kaybetme noktasına gelmesiyle beraber ,Dünya Ticaret Örgütü üzerinden Rusya,Çin,Hindistan ve Brezilya gibi dev ülkelerin küresel siyaset alanına yeni dev ülkeler olarak girmesiyle birlikte ,dünya düzeni tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru bir kayma göstermiştir . Özellikle son yıllarda bu yeni dev ülkelerin , batı hegemonya girişimlerine karşı bir briket seddi oluşturmasıyla artık tek kutupluluk döneminin giderek geride kaldığı görülmüş ve bu yeni duruma uygun düşecek bir doğrultuda uluslar arası konjonktürde olaylar birbirini izlemiştir . İsrail’in yaratmaya çalıştığı İran gerginliğinin sona erdirilmesinde , bu büyük ülkenin dış dünyaya açılarak ilişkilerde yeni bir normallik aranması , dünya barışı açısından önemli kazançlar getirmiştir . Doğu’da Çin , batıda Brezilya ,kuzeyde Rusya , güneyde Hindistan , dünyanın yeni büyük güçleri olarak devreye girerlerken ,artık ABD ağırlıklı eski dünya düzeninden söz etmek geride kalmış ve bu doğrultuda çok kutuplu bir yeni dünya düzeni kendiliğinden devreye girmiştir . Yirminci yüzyıldaki iki kutuplu yapıdan tek kutupluya doğru bir geçişin zorlanmasıyla istenen olmamış , dünya iki kutuplu yapıdan çok kutuplu bir yapılanmaya doğru yönlenmiştir .

Tek kutuplu dünyanın dengesiz olacağı kesinlik kazanınca, sosyalist blokun yerini alarak batı emperyalizmini dengeleyebilecek yeni oluşum dört büyük dev ülkenin işbirliği yaparak öne çıkmalarıyla sağlanabilmiştir . Bu aşamadan sonra ,Brezilya’nın fikri alınmadan güney Amerika’da , Rusya’nın desteği alınmadan Avrupa ya da merkezi alanda , Çin’in düşüncesi alınmadan Asya kıtasında , Hindistan’ın görüşlerine başvurmadan güney Asya bölgesinde herhangi bir adım atmak ya da bir şeyler yapabilmek mümkün değildir . Avrupa kıtasında da bu doğrultuda Almanya bütün gücü ile öne çıkarken , Avrupa Birliği’nin bir büyük Almanya olması gibi yepyeni bir durum ortaya çıkmıştır .

Tek kutuplu dünyadan çok kutuplu dünyaya geçilirken , ABD’nin mutlak üstünlüğü sona ermekte , ABD’yi kullanan Siyonist lobiler ya da küresel sermaye birlikleri ,artık eskisi gibi kendi çıkarları doğrultusunda şımarık senaryoları uygulama alanına getiremez bir duruma düşmüşlerdir . Haksız ve adaletsiz bir kapitalist sistemin sonuna doğru yaklaşılırken , geçmişin güçlüleri kendi konumlarını koruyabilmek ve bu doğrultuda yeni hegemonya senaryolarını belirli planlar dahilinde uygulamaya getirebilmek çabası içerisinde olmuşlardır . Bu durumun en çok yükünü taşıyan ya da acısını çeken ülkelerden birisi olarak Türkiye ,batının önde gelen emperyal güçleri arasında bir çekişme alanı haline gelmiştir . Bu yüzden bir çok senaryoya sahne olan Türkiye Cumhuriyeti , hem bazı darbe ve ara rejim senaryolarına alet olmaktan kurtulamamış hem de emperyal merkezlerin çıkarları doğrultusunda oluşturulan çeşitli siyasi partilerin yönetimi altında kalmaktan kurtulamamıştır . Özellikle ikinci dünya savaşı sonrasında , Türkiye’de işbaşına geçen hemen hemen bütün siyasal iktidarların okyanusun iki yakası arasında tezgahlandığı çeşitli araştırmalar ve bilimsel çalışmalar ile ortaya konulmuştur . Bu yüzden Türkiye bir türlü tarihten gelen siyasal birikimi doğrultusunda bağımsız hareket edememiş ,batı dünyasının büyük merkezlerinde yetiştirilen siyasal kadroların uygulama alanı olmaktan kurtulamamıştır . Soğuk savaşın katı koşullarında başlatılan bu tür uygulamalar son yıllara kadar devam etmiş ama artık gelinen yeni aşamada ,bu durum da değişme eğilimi içine girmiştir . Türkiye Cumhuriyeti soğuk savaş yıllarında sürekli olarak Sovyetler Birliği ile korkutulurken ,batı bloku içerisinde batıcı siyasal kadrolar aracılığı ile bağımlı bir ülke konumuna getirilmesine çalışılmıştır . Sosyalist blokun dağılmasına rağmen , gene eski dönemin koşulları devam ediyormuş gibi durumlar medya ve basın aracılığı ile yaratılarak , Türk kamuoyunun siyasal gerçekleri görmesi engellenmiştir .

Son yıllarda yaşanılan siyasal olaylar ,artık eskisi gibi batıda yetiştirilen devşirme kadrolar aracılığı ile Türkiye’nin yönetilemeyeceğini ya da bir yerlere eskisi gibi sürüklenilemeyeceğini açıkça ortaya koymuştur . Avrupa,ABD ve İsrail üçgeni içerisinde sürekli olarak bir yerlere iteklenmeye ya da çekilmeye çalışılan bir ülke olarak Türkiye ,birbirini doğrulayan olayların yaşanması nedeniyle , artık daha fazla gerçeklerin konuşulmağa başlandığı bir ülke konumuna gelmiş ve bu yüzden de batı acentası gibi hareket eden politik kadrolara teslim olmaktan kurtulmaya başlamıştır . Bu yıla kadar birbirini izleyen seçim dönemlerinde , geçmişten gelen koşullanmaların kamuoyu üzerindeki etkisini iyi kullanan siyasal kadrolar halk kitlelerini fazlasıyla kandırarak ülke siyasetinde etkili olma şansını sürdürebiliyorlardı . Ne var ki , artık soğuk savaş döneminin iyice geride kalması ve buradan gelen koşullanmaların etkisini yitirmesiyle birlikte , Türk halkı da gerçekleri görerek hareket edebilme şansını elde edebilmiştir . Bu nedenle , uluslar arası konjonktürdeki gelişmeleri artık Türk ulusu , küresel sermayenin güdümündeki büyük basın organları ya da medya organlarından değil ama , diğer basın ve yayın organlarından izleyerek , batılı hegemonyanın etkisini geride bırakabilme şansını elde edebilmiştir .

Dünyanın ortasındaki bir ülkenin halkı olarak , Türkler artık hak ettikleri daha iyi ve üst düzeyde bir kaliteli yönetime sahip olabilmek için bağımsız bir arayış süreci içine girmektedir . Savaş gerginliğinin giderek geride kaldığı bir aşamada , barış arayışlarının da desteği ile , kamuoyundan gizlenmek istenen gerçeklerin teker teker kesinlik kazandığı ve Türk halkının artık gözlerinden kaçırılamadığı ,son yılda yaşanan bir çok olayın etkisi ile bir kez daha kesinlik kazanmıştır . Basın ve yayın organlarının küresel sermayenin güdümüne girmesi bile , yalana ve çıkarcı senaryolara dayanan egemen söylemin eskisi gibi etkili olmasını sağlayamamıştır . Türkiye’yi batının siyasal çıkarları uğruna , komşu ülkeler ile karşı karşıya getiren ya da düşman konumuna düşüren ,işbirlikçi ve de mandacı politikaların iflas ettiği ve eskisi gibi etkin olamadığı bir aşamaya gelinmiştir .Türk halkı ,dünyadaki gelişmeleri eskisi gibi batı gözlüğü ile değil ama kendi gözleri ile görmeğe çalışmaktadır .

Batı güdümlü bir bakış açısından son yıllardaki gelişmeler ile giderek uzaklaşan Türkiye , geleceğe dönük bir çizgide kendi yolunu ararken , eskisinden daha bilinçli olarak hareket etmek zorundadır . Türkiye’yi gene eskisi gibi batı hegemonyası altında tutmak isteyecek batıcı ve mandacı lobilerin ülke toplumu ve yönetimi üzerinde etkilerini sürdürmek istemeleri karşısında , Türk halkı artık gerçek anlamda ulusal refleksinin etkisiyle hareket ederek bağımlılık çemberini parçalamak durumundadır . Türkiye Cumhuriyetini batı emperyalizminin ya da İsrail siyonizminin bekçisi ya da jandarması olarak merkezi coğrafyada kullanmak isteyenler , Irak ve Suriye savaşlarına Türk devletini sokamayarak önemli ölçülerde başarısızlığa uğramışlardır . On yıl önce Irak savaşına Türkiye’yi zorlayanlar , geçen yıl içinde de Suriye savaşına zorlamışlar ama , her iki girişimleri de sonuçsuz kalmıştır . Türkiye’nin Suriye savaşına girmemesi , İran’a yönelik savaş sürecinin aksamasına neden olmuştur . Şii-Sünni çekişmesine alet edilemeyen Türkiye Cumhuriyeti devleti , bölgedeki hassasiyeti dikkate alarak yeni bir barışçı tutumu kararlı bir biçimde sürdürünce , Suriye savaşının büyümesi önlenmiş , böylece Amik ovası üzerinden Armegeddon savaşı çıkartabilme senaryoları iflas etmiş ve bu doğrultuda kıyamet senaryolarına izin verilmemiştir . Türkiye Suriye savaşına girmeyince , İran’ın da Orta Doğu savaşına sürüklenmesi gibi istenmeyen bir durum öncelikli bir biçimde önlenebilmiştir .Soğuk savaş sonrasının sıcak savaş senaryolarına bilinçli bir biçimde karşı çıkılınca , Türkiye’yi zorlayan kaos ve karışıklık girişimlerinin de önleri kesilmiştir . Etnik ve dinsel köken ayrılıkları ile bu bölgeyi çatışma alanına dönüştürmek isteyenler ,sonunda avuçlarını yalamak zorunda kalmışlardır . Dış destekler yolu ile her türlü ayırımcılığı destekleyen emperyal güçlerin bütün planları sonunda iflas etmiştir .
Geçen yazın başlangıcını , üçüncü dünya savaşının çıkış tarihi olarak hazırlayan emperyalist ve Siyonist merkezler , bu hedeflerini gerçekleştiremeyince , bu kez İstanbul’un ortasındaki en büyük meydanda geniş halk kitlelerinin katılımının sağlandığı çeşitli gösteri olaylarını örgütleyerek , Türkiye’yi önce iç kaosa ,sonra da bölgesel mezhep ve etnik çatışma savaşlarına götürebilecek bir kargaşa dönemine doğru çekmek istemişlerdir . İstanbul’da başlatılan sıcak sivil itaatsizlik eylemleri daha sonra bu doğrultuda görevlendirilmiş kitle iletişim araçları ile sosyal medya örgütlenmeleri sayesinde giderek ülkenin önde gelen büyük kentlerinde de sürekli eylemlere dönüşmüştür .

Ülke seçimlere giderken, siyasal iktidar ile geniş halk kitlelerinin karşı karşıya getirilmesi , küresel sermayenin güdümündeki basın yayın organları ile birlikte sosyal medya kanallarını da içine alınca Türkiye sanki bir savaş öncesi döneme doğru çekilmek istenmiştir . Ne var ki , toplumun önde gelen temsilcilerinin sağ duyulu davranışları ile birlikte ve alt kimlikli grupların da her türlü kışkırtma ya da çatıştırma senaryolarına uzak durmalarıyla da ,sivil itaatsizlik eylemleri bir toplumsal patlamaya dönüştürülememiştir . Bazı gençlerin beklenmedik bir biçimde kaybedilmeleriyle ,zaman zaman dalgalanan eylemler zinciri ,beklendiği gibi Türkiye’yi bir iç savaş ortamına sürükleyememiştir . Tümüyle Türkiye’nin Orta Doğu savaşına girip girmememsiyle ilgili gerginlik ortamı ,sivil itaatsizlik eylemleriyle tırmandırılmaya çalışılırken , savaşa karşı olan batılı devletlerin araya girmesiyle , gerginliği tırmandırma eylemlerinin sonuçsuz kalacağı görülmüştür . Yaz aylarında Türkiye’yi sürekli olarak uğraştıran eylemler zincirinin , bir kıyamet senaryosu olan Armegeddon savaşının ön hazırlığı olduğunu , Türkiye’nin bir iç karışıklık ortamının yaratacağı elverişli ortam ile bölge savaşına sokulmak istendiğini , resmi devlet görevlileri zaman zaman açıklamalar yaparak topluma anlatmağa çalışmışlardır . Irak savaşından elde edinilen tecrübelerin desteği ile , Türkiye Suriye savaşları oyununa gelmemiş , aksine İran ile yakın işbirliğine girerek kendi güvenliğini sağlamağa öncelik vermiştir .Dünya konjonktürünün Orta doğu’da kesişmesi yüzünden ortaya çıkan bu olumsuz durum atlatılarak yeni yıla Türkiye’nin barış içinde girmesi sağlanmıştır .

Türkiye dünya ile birlikte yeni yıla girerken , yeni bir muhasebe yapmak zorundadır .İkinci dünya savaşı sonrasında neden batıya bağımlı politikalara tutsak kalındığı artık iyice tartışılarak , Türk devletinin kendi bağımsız geleceğini arama noktasında her türlü emperyal baskı ya da yönlendirmenin dışında hareket edebilmesinin sağlanması gerekmektedir . Ancak bu yoldan ,Türkiye Cumhuriyeti , kurucusu Atatürk’ün ortaya koyduğu hedefler doğrultusunda yoluna devam edebilecektir . Laikliği çağdaş ülkeler gibi ana ilke olarak benimseyen Türkiye Cumhuriyetinin , doksan yıl sonra bir din devleti olarak hareket etmesini hiç kimse beklememelidir . Türk devleti , kurucusu Atatürk’ün ortaya koyduğu gibi laik,ulusal,üniter ve merkezi devlet yapısı ile hem bölgesinin en güçlü devleti olacak , hem de bu modeli ile bütün Avrasya ülkeleri için bir cazibe merkezi haline gelecektir . Bugünün siyasal kadrolarının artık görmesi gereken bu gerçeklik , tüm emperyal devletlerin Türkiye’ye yönelen dış politikalarında dikkat ettikleri en önemli husustur . Onların ortadan kaldırmak istedikleri bu gerçekliğe sahip çıkmak ve bunu ısrarlı bir biçimde uygulama alanı içinde tutmak ,Türk devletinin geleceği açısından en önemli konudur . Onlar Türkiye’yi küçültmeye ya da zayıflatmaya çalışırlarken , Türkiye Cumhuriyeti de çağdaş uygarlık çizgisinde yoluna emin adımlar ile devam ederek yükselme ve büyüme çizgisini tırmandıracaktır .

Yeni yıla girerken, Manzara-i Umumiye Türkiye açısından daha olumlu bir çizgide görünmektedir . Savaş konjonktürünün geride kalması, dünyanın tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru yönelmesi ,yeni büyük devletlerin kendi bölgelerinde merkez olarak dünya dengelerinin oluşumunda etkin olmaları ,merkezi coğrafyaya yönelen emperyal politikaların iflas etmesi, Türk halkının artık dıştan destekli ya da uzaktan kumandalı siyasetler ile politik kadrolara mesafeli davranmaya başlaması, laik devlet düzenine ters düşerek dine dayalı olarak geliştirilmek istenen yeni politikaların başarısız kalarak etkinliğini yitirmesi gibi olumlu gelişmeler, Türkiye Cumhuriyetinin yakın geleceğinden umutlu olabilmek açısından önemli kazançlar getirmektedir . Türk devletinin kurucusu , Samsun’da Anadolu’ya çıkarken yapmış olduğu Manzara-i Umumiye değerlendirmesini bugünün koşullarında antiemperyalist bir çizgide yenilenirse , ortaya böylesine bir tablo çıkmaktadır.

O yeni bir yüzyılın başlarında antiemperyalist bir çizgide Manzara-i Umumiye
değerlendirmesi yaparak Türkiye Cumhuriyetini kurmuştu . Bugün, O’nun izinden gidenler de aynı çizgide hareket ettikleri zaman , O’nun Türk ulusuna emanet ettiği Türkiye Cumhuriyetini ilelebet payidar kılabileceklerdir.

Yeni dönemde , Manzara-i Umumiye eskisine oranla daha çok Türkiye’nin lehine gelişmeler göstermiştir.

  • Bütün sorun, Atatürk’ün yaptığı gibi, Manzara-i Umumiye’yi doğru değerlendirerek, Türk ulusunun ve devletinin ulusal çıkarlarını en üst düzeyde koruyabilecek
    yeni bir ulusal politik programı Türkiye merkezli olarak
    uygulama alanına aktarabilmek
    tedir.

Türkiye’yi yönetenler bunu başarabildikleri gün , Türk devleti daha üstün bir düzeyde varlığını güvence altına alabilecektir . Her türlü özel çıkarın ya da yaklaşımın ötesinde , Türkiye Cumhuriyeti merkezli bir ulusal çıkış, önümüzdeki seçimler döneminde Türkiye’de genel anlamda etkili olursa, o zaman Manzara-i Umumiye’nin daha çok Türkiye’den yana gelişebileceğini, şimdiden söylemek mümkündür.

İçine girilen seçim yılında, Türkiye Cumhuriyeti Manzara-i Umumiyeyi daha çok kendisinden yana çevirebilecek yeni yönetici kadroların işbaşına gelmesini beklemektedir. Bu da, Türk halkının uyanık bekçiliğine bağlı bir sorun olarak Türkiye’nin önünde durmaktadır. Öncelikli sorun, bu konunun çözüme bağlanmasıdır.

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir