Eski donanma komutanı Nusret Güner: Savcı bana şantaj yaptı


Dostlar
,

Eski Donanma Komutanı Ora. Nusret Güner, çok önemli şeyler yapıyor..
Önümüzdeki yıl Deniz Kuvvetleri Komutanı olacağı kesin iken,
askeri kariyerinin doruğunda görevinden istifa etti!

Özellikle Türk Deniz Kuvvetleri’ne yönelik komplo karşısında Genelkurmay Başkanı
Org. Necdet Özel’in kahreden suskunluğu ve eylemsizliği (ataleti)
bu önemli istifayı getirdi.

Eski Donanma Komutanı Ora. Nusret Güner, onur istifasının birşeye yaramasını istiyor haklı olarak. “Abdal” ı oynuyor, “harabati” yi sergiliyor.. Sakal bıraktı ve bir
fötr şapka giyiyor. Ancak söylemlerine ilgi gösteren basın organı yok gibi..
Ulusal Kanal sık sık yayımlıyor O’nunla bir söyleşiyi. Bu sonkine ODATV yer verdi.
(Hürriyet, yaptığı söyleşiyi yayımlayamadı!)

Oysa bu onurlu ve saygın “meczubu” (!) dikkatle dinlemek, izlemek gerek.
Söylemi de eylemi de çok derin anlamlı iletilerle yüklü.

Tam bir ÖZDEŞİM (EMPATİ, hemhal oluş, diğerkâm olma, ötekini yaşama) örneği!

Tarih mutlaka kaydedecek ve aktaracak gelecek kuşaklara.
Türkiye ne yazık ki çoooook ağır ve sağır ve kör oldu.

Vicdanlarmız  nasır bağladı,
gözlerimiz millenmiş,
dilimiz tutulmuş
ve dahi kulaklarımız sağır!
Sayın Eski Donanma Komutanı Ora. Nusret Güner‘e!

Sayın Eski Donanma Komutanı Ora. Nusret Güner‘in,
çaresizliğin ürettiği isyan kodlu bilinçli kurgusuna derin hürmetlerimizi sunuyoruz.

Aşağıdaki söyleşiyi özenle okuyalım ve insan duyarlığı ile üzerinde birkaç dakika düşünelim lütfen..

Sayın Oramiral Güner, ülkemizin geleceği için, dış güçlerin kurgusu ve iç hainlerin kalleşçe işbirliği ile masum ama alçakça iftiraya uğratılarak tasfiye edilmek istenen meslektaşları ile dayanışma adına çooook ilginç ve öğretici, özverili bir özdeşim (empati) sergiliyor. Vefalı, namuslu, “adam gibi” davranıyor!

Çelikten bir irade ve kararlılıkla haykırıyor ki;

  • Hapiste olan silah arkadaşlarımı ve Komutanlarımı
    kanımın son damlasına kadar savunacağım.

Selam olsun O’na ve duruşuna bizden, aşk olsun!
(metne fotoğrafları biz ekledik..)

12 sayfalık “uzun” metni pdf olarak da okuyabilirsiniz :

ODATV’de_yayimlanan_soylesisi

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 8.11.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

======================================

Eski donanma komutanı Nusret Güner: Savcı bana şantaj yaptı

http://www.odatv.com/n.php?n=eski-donanma-komutani-nusret-guner-savci-baba-santaj-yapti-0611131200 <?xml:namespace prefix = o ns = “urn:schemas-microsoft-com:office:office” />

Balyoz ve İzmir’deki casusluk davalarını gerekçe gösterip, Donanma Komutanlığı’ ndan istifa eden Oramiral Nusret Güner ile Hürriyet gazetesi bir röportaj yaptı.
Ancak gazete röportajı yayınlamadı. Bunun üzerine Ora. Nusret Güner,
söyleşiyi (röportajı) Twitter adresinden paylaştı.

Güner, savcının kendisine şantaj yaptığını ve kızı üzerinden kendisine
mesaj verildiğini anlattı. Her şeye karşın geri adım atmadığını söyleyen Güner,
“Kızıma bir şey olursa hesabımı kendim görürüm.” dedi.

İşte her satırı bomba etkisi yaratacak o söyleşi :

45’inci DONANMA KOMUTANI (E) ORAMIRAL NUSRET GÜNER’İN
25 EKIM 2013 GÜNÜ, HÜRRİYET İLE YAPTIĞI,
ANCAK
YAYINLAN(a)MAYAN SÖYLEŞİSİ 

İSTİFA KARARINI BALYOZ KARARLARI AÇIKLANDIĞI GÜN ALDIM

Bu davaların başından beri, iddiaların doğru olmadığını ben ve benim gibi işin içindeki tüm subaylar biliyordu. Ama yine de devlet adabı neyi gerektiriyorsa onu yaptık.
Bunu yargıya güvendiğimiz için yaptık. Ama zaman geçtikçe gördük ki, yargıya nerede güveneceksin? Adamlar savunma yapıyor. Yargıç başka tarafa bakıyor. Yargıya
nasıl güveneceksin? Benim için kırılma noktasi 21 Eylül 2012 tarihidir. Ne oldu o gün? Mahkeme karar verdi.

Benim 160 tane pırıl pırıl silah arkadaşımı 18 yıla mahkum etti !

Ben hamaset yapmıyorum. Ben bu denizcileri tanıyorum. %90’ı ile beraber çalıştım.
Ben bu insanları tanıyorum. Bu insanlar pırıl pırıldır. Bunlara 18 yıl hapis cezası veriyorsun. Olacak şey değil. Çıldırdım. O an benin kırılma anımdır.i

İSTİFAMI BİR HAFTA BEKLETTİM

Balyoz kararlarının verildiği 21 Eylül 2012 günü, istifa etme kararını verdim.
Ancak kendi kendime dedim ki, “Nusret bir hafta bekle. Demesinler ki,
hemen feveran ediyor”. Bir hafta sonra da 28 Eylül günü istifamı verdim.

SİVİL OLARAK MÜCADELE ETMEK DE GÖREVİM

Sivil olarak mücadele etmek de benim görevim. Ben Oramiral oldum. Harbe hazırlıktan sorumlu insanlardan birisiydim. Türk Silahlı Kuvvetlerinin harbe hazırlığından sorumlu
14 Orgeneral / Oramiralden biriydim artık. Ben öyle hissediyordum. Ama bir baktım ki, Deniz Kuvvetleri büyük bir zaaf içine düşürülmüş. Bu da kimsenin umurunda değil. Bunun böyle olduğunu gördüm. Kimsenin umurunda değil, kimse sesini çıkartmıyor.

160 tane pırıl pırıl insan gitmiş. Ben bunları Yüksek Askeri Şura’da anlattım Sorumlu olan insanlara bunu anlattım. Hani beni kaale almadıysalar, ben de onları kaale almadığım için istifamı verdim. Beni kaale almıyorsa, ben onun emrinde nasıl çalışabilirim?

Saygımı yitirdiğim anda da çekip giderim. Ben saygımı yitirdim.
Bir dakika bile duramazdım artık.

GENELKURMAY BAŞKANI’NA ÜZÜLÜYORUM

Hani diyor ya şimdi Başbakan, Cumhurbaşkanı “Necdet Özel arkadaşlarını savunuyor bize” diyor. Ben çok üzüldüm, Genelkurmay Başkanı için.
Sözü dinlenmiyor demek ki. Ben o sonucu çıkartıyorum. Arkadaşlarını savunacak argümanları söylüyor ama takmıyorlar. Ben de Donanma Komutanı olarak arkadaşlarımın suçsuzluğunu anlattım. Beni takmıyorsanız, Allahaısmarladık dedim.
Ben seninle sorumluluğu niye paylaşayım ki? Türk milletine şu mesajı vermek istedim:

Ey Türk milleti uyanın. Bunlar böyledir. Benim hiçbir beklentim yok.”

DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANI’NIN İSTİFA EDECEĞİNİ DÜŞÜNDÜM

Balyoz kararlarının açıklanmasından sonra, Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın istifa edeceğini düşündüm. O’ndan önce istifamı verip, O’nu ezerim diye endişe taşıdım. Kendisi Karamürsel’e geldi. Geldiğinde görüştük. İstifa etmeyeceğini anladım.
Dilekçemi o gün verdim.

İSTİFADAN VAZGEÇİRMEYE ÇALIŞTILAR

Ankara’ya çağırdılar. Deniz Kuvvetleri Komutanı çağırdı. Genelkurmay Başkanı çağırdı. Beni istifadan vazgeçirmeye çalıştılar. Orada onlara da söyledim. Beni istifadan vazgeçirmeye çalışmanız benim ela gözüme aşık olmanızdan değil, Hükümeti düşündüğünüzden benim istifa etmemi istemiyorsunuz. Açık açık söyledim bunları.

BU MİLLET ARTIK BİZE GÜVENMİYOR

“Bu millet artık bize güvenmiyor” diyorum. “Nereden çıkartıyorsun bunu diyorlar”.
“Ben demiyorum ortaya çıkan Büyük Resim bunu diyor” dedim. Mahkemeler Türk milleti adına karar veriyor. Beni Türk milleti mahkum etmiş, 160 tane pırıl pırıl insanımızı
Türk milleti mahkum etmiş, bir kısmı da sırada bekliyor. “Bakın” dedim;
“istifamı geciktirdiğiniz her gün, bu şebekeler benim hakkımda da birtakım tasarruflar yapacaklar..” dedim.

Bunu özelikle Deniz Kuvvetleri Komutanı’na söyledim. “Olur mu canım öyle şey?” dedi. Bak oldu sonunda, gördünüz mü?

MERCEDES YERİNE RENAULT’A BİNDİM.
AMİRAL RÜTBESİYLE ALBAY KATLARINDA KALDIM

İstifa dilekçeniz, yasal olarak Temmuz Ağustos veya Ocak Şubat aylarında
yürürlüğe girebiliyor. Onun dışında, Kuvvet Komutanı isterse istifanızı kabul etmez.
Benim istifamı yürürlüğe sokmadıkları için 1 Ocak 2013 tarihine kadar bekledim.
Bu arada, rutin çalışmalar için, 3-4 kez Ankara’ya gittim. Kuvvet Komutanına
her seferinde “Ocak ayından sonra ben yokum, planlamalarınızı ona göre yapın.” dedim. Ankara’ya bu gidişlerimde Orduevi’nde general katlarında kalmadım.
Albay katlarında kaldım. Mercedes makam arabamı bıraktım.
Bu millet bana bunu layık görmüyor dedim. Renault otomobile bindim.
Ama ben tepkimi başka nasıl gösterecektim? Basına gidip konuşamazdım ki.

Yüksek ASKERİ ŞURADA KONUŞTUM

30 Kasım 2012. Yüksek Askeri Şura toplantısı. Şöyle dedim;

“Sayın Başbakanım, Sayın Milli Savunma Bakanım, Donanma Komutanınız
Deniz Kuvvetlerinin düşürülmüş olduğu durum hakkında ne düşünüyor bilmek istersiniz..” diyerek konuşmaya başladım. Olanı biteni ve düşüncelerimi söyledim. Özgürlükse özgürlük. Ben komutanlarıma düşüncemi anlatırım. Dinleyen dinler, dinlemeyen dinlemez. Ben komutanlarımın verdiği emri son dakikaya kadar uygularım yine. Baktım ki saygımı yitirdim, çeker giderim. Ocak ayını beklememin şu yararı oldu.
Milli Savunma Bakanı ve Başbakan beni dinlemiş oldu. Diyemezler ki, biz bu anlatılanları bilmiyorduk.

KIZIM ÜZERİNDEN MESAJ VERDİLER

Yüksek Askeri Şura cuma günü geç saatte bitti. Cumartesi günü Gölcük’e döndüm. Pazartesi sabahı da gemilerimizle seyre çıktım. Küçük çaplı eğitimler de olsa personelime moral vermek istedim. Seyirdeyken, pazartesi öğleden sonra,
bir de öğreniyorum ki, 16 yaşındaki kızımı savcılığa çağırıyorlar. Neymiş, mağdurmuş. Çıldırdım. Bana şu mesajı veriyorlar; “Ey Nusret Güner, sen istifanı
madem geri almadin. Biz de sana bunu yaparız.”
 Bu, bu kadar açık.

KIZIMA BİRŞEY OLURSA KENDİ HESABIMI KENDİM GÖRÜRÜM

Çıldırdım, ama kendime hakim oldum. Dişlerimi sıktım. Ankara’dan telefonlar geldi. “Benim kızım gidecek savcılığa” dedim. “Beni kimseye borçlu bırakmayın.” dedim.
Benim kızım 16 yaşında. Bu olay meydana geldiğinde 14 yaşında, kızımın
14 yaşındayken odasına güya kamera koymuşlar. Görüntüler vb. Bir de benim
tüm faaliyetlerimi rapor etmişler. Bugün şunla görüştü vb. Güya benim astsubaylarım yapmış bunları. İddianamede böyle yazıyor. Kuvvet Komutanına dedim ki;

  • “Kızıma bir şey olursa dağıtırım ortalığı. Kendi hesabımı kendim görürüm.
    Ben 5 yaşından 60 yaşına kadar idealist yaşadım.”

İSTİFA ETMEYEYİM DİYE DAVA AÇMAYACAKLARDI

22 Ocak 2013 tarihinde, yani İzmir’deki, önceleri kamuoyunda Askeri Casusluk diye bilinen Gizli Bilgi Temin Etme / Bulundurma davası iddianamesi çıktığında istifamı
tekrar verdim. 1 Ocak’tan sonra iddianamenin çıkışını beklemiştim. Bakalım ne olacak diye. İnanıyorum ki; sırf ben istifa etmeyeyim diye Casusluk davasını ortadan kaldıracaklardı. Ama içerde uzun zamandır tutuklu olan 40-50 kişi vardı.
Onlara ne diyeceklerdi? Tutukluluklarının hesabını nasıl vereceklerdi?
Bunun için davayı açmaya mecbur kaldılar. Bunlar benim değerlendirmelerim.

İSTİFAMI TEK ŞARTLA GERİ ALIRDIM

Bana dediler ki, bizden ne istiyorsun dilekçeni geri almak için. Bunu bana
Kuvvet Komutanı söylüyor, ama eminim ki, bunu bana daha yukarılardan soruyorlar.
“İstifadan vazgeçmek için ne istersin?” diyorlar. Çünkü, bu; Hükümet içinde ve
özellikle TSK’nın içinde çatlak gibi düşünülüyor. Bakın dedim, bütün yargılananlar tutuksuz yargılanacak diyeceksiniz. Hayır. Hepsini af edeceğiz, af çıkaracağız diyeceksiniz. Hayır. Bir tek şey diyeceksiniz:

** Biz hata yapmışız. Bütün davalar düşecek.

DOLMABAHÇE’DE 55 DAKİKA

Başbakan benimle görüşmek istemiş. Başbakan ile hemşehriyiz biliyorsunuz.
Ben de aslen Rizeli’yim. Sağolsun kendisi ile askeri ortamlarda bir araya geldiğimizde annemin bile hatırını soran bir insan. Aynı mahallenin, aynı sokağın havasını koklamış insanlarız. Ama bu devlet işi, kendisini yanıltabilirler. Dostluk başka, alışveriş başka.
Ben Allah’a da hesap vereceğim. Bunun sorumluluğu da omuzlarımda. Dolmabahçe’ye çağrıldım. 25 veya 26 Ocak. İstifamı verişimden birkaç gün sonra. Giyindim resmi elbiselerimi. O sırada biri telefon etti, ismi lazım değil. “Aman efendim sivil elbise ile gidin, basın sizi görmesin.” dedi. Kimi kimden gizliyorsunuz. Neyse sivil gittim.

Başbakan ile 55 dakika görüştük. Başbakan’a orada her şeyi anlattım. 5 yaşından
60 yaşına kadar nasıl idealist bir şekilde yaşadığımı söyledim. Şimdi “Siz bana istifanı geri al diyorsunuz, bu bana Tetiği Çek anlamına gelir” dedim. “Ama bu insanların başına gelenleri düzeltin, ben köşemden sizin sağlığınıza dua edeyim.” dedim. Başbakan
iyi niyetle beni istifadan vazgeçirmek istedi. “MİT Müsteşarı da zor durumda görüyorsun.” dedi. “Yargıyı görüyorsun vb.” dedi.

EMEKLİ OLDUKTAN SONRA KİRADA OTURDUM

İstifa ve emekliliğimin onaylandığı 28 Ocak 2013 günü, Deniz Kuvvetlerinin
tüm birliklerine bir veda mesaji gönderdim. Saat 17:15’te. O saat o dakika güneşin batım vaktidir. Benim için de meslekte güneşin batma vakti gelmişti. Ertesi gün
devir teslim töreni yaptım. Personeli sinema salonunda topladım. Vedalaştım.
Bu arada, kızımın okulunu tamamlaması için bir süreliğine İzmit’te ev kiraladım.
Herhalde emekli olduktan sonra kirada oturan ilk oramiral benim.

DARBEYİ YARGILIYORLARSA KARACILAR NEREDE ?

Dün ( 24 Ekim 2013) tekrar hapishaneye silah arkadaşlarımı ziyarete gittim.
İçim sızladı. Arkadaşlarım içerdeyken ben nasıl Deniz Kuvvetleri Komutanı olacaktım! Kimse bana, Balyoz / Darbe davasında, neden 140 kişi Deniz Kuvvetlerinden,
40 kişi Kara kuvvetlerinden mahkum olmuş, anlatamaz. Bunu ilk 28 Eylül 2012 tarihinden başlayarak Deniz Kuvvetleri Komutanı’na da, Genelkurmay Başkanı’na da,
Başbakan’a da söyledim. Türkiye’nin başına bu belaları getirenlere sesini çıkarmayanlar, şimdi nifak sokuyorlar diyebiliyor. Benim dediğim şu;

“Balyoz, Ergenekon, Kafes , Amirallere suikast vb. tüm davalara bakın,
yalnızca askerler için demiyorum, siviller de dahil. Kesinlikle tüm davaların
çürük olduğunu anlamak için iki tane gerekçe hazır diyorum.

  • Bir: Darbe olacaksa 140 Denizciye 40 Karacı olmaz.
  • İki: Türkiye’nin hiçbir kurumundan bu kadar yüksek oranda,
    hele Deniz Kuvvetleri’nden 100 küsur casus çıkmaz.

Bu iki iddia bile tüm davaların nasıl kurgu, nasıl yalan olduğunu ortaya koyuyor.
Ben bunu olayın çarpıklığını anlatmak için, tüm davaların gerçek olmadığını vurgulamak için söylüyorum.

ÇOK SADIK OLANLARDAN KORKACAKSINIZ

Bakın sadık olmak iyidir de, çok sadık olmak iyi değildir. Bakın ben sadık bir insanım. Beni bir göreve getirirler, sadakatla çalışırım son dakikaya kadar, Komutanlarıma / Amirlerime inandığım bütün doğruları hiçbir şey gizlemeden söylerim ve emirlerini uygularım. Ama Saygımı / sadakatimi kaybettiğim anda “Allahaısmarladık” derim. Kalmam görevde. Ama sen beni bir şekilde hakkım olmadığı halde bir yerlere getirmiş isen, ben sana çok sadık olurum. Mecburum çünkü çok sadık olmaya. Çünkü her şeyimi sana borçlu olurum. Onun için çok sadık olanlardan korkacaksınız.

GENELKURMAY BAŞKANI PERSONELİNE SAHİP ÇIKMIYOR

Ben diyorum ki, Genelkurmay Başkanı tüm personeline olduğu gibi,
Deniz Kuvvetleri personeline de sahip çıkmalı.

Çıkmadığına göre, demek ki onların suçlu olduğuna inanıyor.

  • Genelkurmay Başkanı personeline sahip çıkacağına yukarıya sahip çıkıyor

Komutan lider olursa komutan olur, aksi halde kendi emreder, kendi uygular. Genelkurmay Başkanı şimdi ben kamu görevlisiyim diyor. Benim bildiğim Komutanlar, gerektiğinde “ölmeyi emreder” ler. O halde ben de teklif ediyorum:

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde “komutan” kelimesini kaldırsınlar artık.
Emniyet teşkilatinda olduğu gibi, birbirlerine “amirim” desinler,
“Komutanım” demesinler.

GENELKURMAY ÇOK HATA YAPTI

Bana göre, Genelkurmay çok hatalar yaptı.

  • Silahlı Kuvvetler hakkında birçok aşağılayıcı şeyler söyleniyor
    ama Genelkurmay susuyor.

Adamın gözünü bağla, kapat. Sonra geç boks yaptır. Genelkurmay Başkanı Başbakan’a anlatmalıydı. Ben, Genelkurmayın Basına konuşmasına karşıyım. Ama siz konuşmazsanız, Amiriniz sizin yerinize konuşacak. Şimdi gazeteler sürekli yazıyor,

  • 1 Mayıs (1977) katliamını askerler yapmıştır,
  • 12 Eylül ortamını askerler hazırlamıştır,
  • Cami bombalayacaklarmış vb. 

O zaman gideceksin Başbakana diyeceksin ki,

  • “Başbakanım bu olmaz, asker cami bombalamaz.”

Başbakan da susuyorsa, şüpheleneceksin artık, demek ki sana güvenmiyor. Genelkurmay ırım kırım ediyor. Sen açık açık izah etmezsen insanlara,
ırım kırım edersen, adamların amacına hizmet etmiş olursun.
Adamların amacı zaten TSK’yı aşağılamak!

AMAÇ TSK’YI BİTİRMEK

Bizi bu hale getirenlere X Mafya Grubu diyorum; Gizli-Organize – Suç Örgütü.
Bana göre en tehlikeli özellikleri de “Allah’tan korkmuyor olmalarıdır.”
Ben hem bunları, hem de bu duruma sessiz kalan yetkilileri ve ilgilileri protesto ediyorum.

  • Türk Deniz Kuvvetlerinin gelecek 50 yılı çalınmıştır.

Bu belgeler nereden çıkıyor diye kimse sormuyor. Sorulacak soruların hiçbirini
kimse sormuyor. Emekli Orgeneral Çetin Doğan diyor ki;

– “Komutan benim, beni yargılayın; madem suç görüyorsanız beni yargılayın.” diyor.

Ama kimsenin işine gelmiyor. Amaç suçu bulmak ve suçluyu cezalandırmak değil ki. Amaç TSK’yı bitirmek! Neden Teğmen’inden Orgeneraline / Oramiraline kadar herkesi yargılıyorlar. Baştaki 5 kişiyi yargılasalardı problem olmaz,
TSK da itibar kaybetmezdi.

SAVCI BANA ŞANTAJ YAPTI

İzmir’deki askeri casusluk iddianamesinde beni mağdur olarak yazmışlar.
Güya Kızımın odasına gizli kamera koymuşlar, aslında telefonunuzu dinledik diyemiyorlar. İddianameye öyle yazmışlar ya. Ne olursa olsun, önemli değil.
Böyle bir şey olsa da önemli değil. Bunlar bana ve eşime de olmadık şeyler söyleyebilirler. Söyledikleri gerçek de olsa, hiç önemli değil. Bana şantaj yapamazlar. Bana esas şantajı kim yaptı biliyor musunuz?

Bana şantajı Savcı yaptı.

Bana şantajı yapacaklar ne diyeceklerdi? Bak elimizde böyle bir kaset var diyeceklerdi. Dediklerimizi yap, yoksa kaseti ortaya çıkartırız diyeceklerdi. Şantaj böyle olmaz mı? İddianameyi hazırlayan Savcı, ahlaksız ifadelerin yanına kızımın adını açık açık yazdı. Kızım 14 yaşında, o tarihte. Açık açık yazıyorsun. Şimdi burada şantajı kim yapmış oluyor? Bunlar bizleri geri zekalı mı zannediyorlar!

X MAFYA GRUBU İNSANLARI BİRBİRİNE VURDURTACAKTI

X Mafya Grubu; benim Amiral arkadaşıma diyor ki:

“Sekreteri ile ilişkisi var.”

Sekreter de, Amiralin gemisinde çalışan bir yüzbaşının eşi. Gerçek olmayan
bu ifadeleri kullanmak nasıl bir söylem? Birbirlerini mi vurdurtmaya çalışıyorsunuz insanları?

  • Bunlar vicdansız. Bunların vicdansız olmasını normal karşılıyorum.

Ama sesini çıkartmayan kendi adamlarıma kızıyorum. Böyle şeylere nasıl sessiz kalırsın sen? MİT Müsteşarının ayağına basınca hemen tedbir alıyorsunuz.
Bunlarda neden sessiz kalıyorsunuz?

TEK RÜTBEM KALDI O DA ŞEHADET

Benim bir tek rütbem kaldı. Şehadat rütbesi. En ufak bir korkum yok.
Beni ortadan kaldırabilirler.

  • Hapiste olan silah arkadaşlarımı ve Komutanlarımı,
    kanımın son damlasına kadar savunacağım.

Bana diyorlar ki istifa etmeseydin, mücadele etseydin. Bana yasa dışı hiçbir şey
teklif edemezler. Deniz Kuvvetleri Komutanı olsaydım kime karşı mücadele edecektim? Komutanıma ve Hükümete karşı mı mücadele edecektim? Onlar beni dinlemiyorlar. Havlu attım. Hayatımda ilk kez havlu attım. Kimle mücadele edeceğim?
Ha ortada bu işleri yapan birileri, bu komploları hazırlayan X Mafya Grubu var. Görevdeyken onlarla benim direkt mücadele edecek durumum yok ki.
Demokrasinin olmazsa olmazları Muhalefet ve Medya yandaş olmuş,
İktidarla birlikte el ele gidiyorlar.

IŞIK PAŞAYI TAKDİR EDİYORUM

Işık Paşa’yı takdir ediyorum. Amirlerine durumu anlatmaya çalıştı.
Kim amiri? Başbakan. Baktı ki dinlenmiyor, istifa etti.
Işık Paşa takdir ettiğim bir insandır.

İLKER BAŞBUĞ KOZMİK ODA KONUSUNDA HATALI

Bir askerin kozmik bürosuna girebilirler mi ? Orgeneral İlker Başbuğ’un anında
istifa etmesi gerekirdi. Anında. Büyük hata yapmıştır. Ben karşı gelsin demiyorum.
Bir asker Genelkurmay Başkanı, Başbakanın emrindedir. Kesinlikle emrindedir
Ama sen bana güvenmiyorsun, Genelkurmay Başkanı olarak, 35-40 yaşındaki
yargıca güveniyorsun. Nasıl? Bilemiyorum. Lafını dinletemiyorsan bırakıp gideceksin. Yoksa kimse sana saygı duymaz. Sen emir verdim zannedersin. Kendin emir verir, kendin dinlersin. Öl dersin, insanlar ölmez.

DEVLETİN OLANAKLARI İLE RİSK ALINMAZ

Ülkeyi idare eden hiç kimse ülkenin kötülüğünü istemez. Ancak öyle bir politika uygulanır ki, yanlış yöne gider. Şimdi gördüğüm kadarı ile herkes ile kavgalıyız.
Şimdi Davutoğlu’nun kötü bir niyeti mi var? Yok. Ama Hükümet yanlış politika uyguluyor. Sen şimdi kendi paran, kendi servetin ile riske gir.
Sen devlet ile riske giriyorsun. Devletin olanaklar ile risk alınmaz.

ŞİİLERE KARŞI SÜNNİLERİ DESTEKLİYORUZ

  • Tüm operasyonların ana amacı Büyük Ortadağu Projesi’dir.

Bölgenin şekillendirilmesi. ABD bunu açık açık ilan etti zaten. Bunda gizli saklı bir şey yok. Küresel güçler bölgeyi şekillendirirken, Süper Gücün birtakım amaçları var, Türkiye’yi yönetenlerin de bazı amaçları var. Burada önemli olan, sizin çıkarlarınızla Süper Gücün çıkarlarının aynı parallelikte gitmesidir. Bunda bir problem yoktur.

Büyük Ortadoğu Projesinin ana felsefesi nedir?

Bana göre;

  • BOP’un amacı özerk Kürdistan ve Şiilere karşı Sünni bir kuşak yaratmaktır.

İran’a karşı Sünni kuşak yaratıyoruz.

Suriye’deki azınlık dediğimiz Aleviler devrilsin, çoğunluk olan Sünniler geçsin başa diye uğraşıyoruz.

Amaç paralel. Tunus’ta da. Mısır’da da aynı. Biz neden destekliyoruz?
Hepsi Sünni olduğu için destekliyoruz.

Bu felsefenin uygulanabilmesi için Türkiye’de yapılan operasyonun askeri hedefi de, Silahlı Kuvvetlerin demokratik denetimi kapsamında, siyasilerin hareket serbestisinin arttırılması ve bunun için de TSK’nin susturulmasıdır. Bu benim değerlendirmemdir.

ABD TEREDDÜTTE

ABD tabii ki Süper Güç, tabii ki kendi çıkarlarına hizmet edecek, tabii ki buna büyük saygı duyuyorum. Ama son zamanlarda gördüler ki, Sünni kuşak da Şiiler kadar tehlikeli olabiliyor. O yüzden ABD şu anda biraz tereddüt ediyor, diye düşünüyorum.

Her türlü dinin radikalizmi tehlikelidir. Dini radikalizm ne yapar biliyor musunuz?
Siz kendinize çok iyi bir Müslümanım dersiniz (Hristiyanlarda da aynı şey geçerli); adamı öldürürsünüz, ciğerini de yersiniz, bunu da inanarak yaparsınız.
Veya Halife olursunuz, 21 tane cenazeyi peş peşe gönderirsiniz.
Ben bunları Allah için, din için yaptım dersiniz.
Tabii bunlar Allah katında inandırıcı değil. Dolayısı ile dini radikalizm çok tehlikelidir.

TÜRKİYE’NİN BÖLGESEL GÜÇ OLMASI ENGELLENDİ

Şimdi gelelim Türkiye’deki Operasyonun sonuçlarına. Oldukça güçlü olan
Türk Donanması zayıflatılarak, Türkiye’nin Genişletilmiş Bölgesel güç olması engellenmistir. Akdeniz, Pasifik ve Hint Okyanusu’nu da kapsayan bir çevrede,
Türkiye; ancak, Donanması ile etkili olabilir. Eğer Donanmanız yoksa, oturur
Kara Kuvvetleri ile birlikte kendi sınırlarınız içinde piknik yaparsınız. Siz bunlarla
başka maksatla işbirliği yaparken, sizin Donanmanızı çökerttiler. Demek ki ortada
yanlış bir politika var. Aslında küresel güçler, Türkiye’nin, donanmasını
ortadan kaldırarak Genişletilmiş Bölgesel Güç olmasını engelliyor.
Hükümet düşünsün. Uygulanan politikalarla ne hale gelindiğini düşünsün.

TÜRK SAVUNMA SANAYİNE DARBE VURULDU

Türkiye’deki Operasyonun ikinci sonucu, Deniz Kuvvetlerindeki teknolojik atılımların engellenerek, Türk savunma sanayisine darbe vurulmasıdır. Bu darbedir. Ne Hava,
ne Kara’yadır.

  • Darbe esasen Deniz Kuvvetleri’nedir.

Yok tank yapıyormuşuz, yok uçak yapıyormuşuz. Millilik oranı %5-10’u geçmez bunlarda. Biz de 40 senedir harp gemisi yapıyoruz, yerlilik oranı düşük. Ama Türk Deniz Kuvvetleri son yıllarda atılım içinde. Bunda son 50 yılın emeği ve birikimi var. Başarılı Subaylarımız Donanmada 3-5 yıl çalıştıktan sonra yurt dışı üniversitelerde Master, Doktora yapar; sonra döner Tersanelerimizde, Okullarımızda son teknolojik gelişmeleri aktarır.
Sayın Başbakan yırtınıyor araba yapalım diye. Türk Deniz Kuvvetleri arabadan belki 1000 kat daha zor Korveti / MİLGEM’i yaptı. Yerlilik oranı %70’e yakın. Deniz Kuvvetleri yapacağım diyor ve başarıyor. Deniz Kuvvetleri savunma sanayisinde lokomotiflik yaptı. Siz bitirdiniz, bunların çoğuna casus dediniz, mahkum ettiniz. Özellikle Askeri Tersanelerimizde ve Türkiye’nin en iyi Araştırma Merkezindeki mühendisler hedef alındı. Geri kalana da, kaçın gidin dediniz, sizin de başınız belaya girecek dediniz.
Bu vicdanların alamayacağı bir şey. Benim bunları Milletime söylemem lazım.
Yere göğe sığdıramayacağın, pohpohlayacağın adamlara, casus diyorsun.

  • Türk Deniz Kuvvetlerine ve dolayısıyla
    Türkiye’ye yapılan kötülüklerin boyutlarını kimse bilmiyor.

1 MART (2003) KRİZİNİN FATURASI

Türkiye’deki operasyonun üçüncü sonucu 1 Mart (2003) krizinin faturasının
Deniz Kuvvetleri’ne kesilmesidir. ABD’lileri aylarca denizde dolaştırıyorsun.
Adamlara ümit veriyorsun. Adam bunun intikamını alıyor. Bunu TSK’ya yıktılar.
TSK da Deniz Kuvvetleri’ne yıktı.

TSK’NIN DİSİPLİNİNİN ORTADAN KALDIRILMASI

Bence Türkiye’de yapılan operasyonun en önemli sonucu, 1000’lerce yıllık
Türk Ordusuna özgü disiplinin zaafa uğratılmasıdır. Artık astlar, Komutanın verdiği emirleri sorgulayacak, teğmen de orgeneral / oramiral de aynı cezayı alıyor, sorumluluklarımız aynı, bu emir belki kanunsuz olabilir.. diyecek; ast – üst arasında
sevgi / saygı kalmayacaktır.

DENİZ KUVVETLERİNE YETERİNCE SIZAMADIKLARI İÇİN HEDEF YAPTILAR

Sonuç olarak                        ;

Siyasilerin hareket serbestisini artırmak için, korku salınarak, TSK susturuldu.
TSK sussun ki, biz rahat hareket edelim.” dendi.

X Mafya Grubunun, daha önce, Deniz Kuvvetlerine yeterince sızamamış olması,
Deniz Kuvvetlerini hedef yaptı. Söz konusu Mafya Grubu, Emniyete sızmış,
Yargıya sızmış. Büyük Resim diyor ki, TSK’ya da kısmen sızmış.
Yeterince sızamadıkları Deniz Kuvvetlerini dağıtmak zorundaydılar.

  • Türkiye’yi dönüştürürken Türk Silahlı Kuvvetlerinden
    destek gerekiyordu. 

Bu destek ihtiyacını en kolay nasıl sağlayabilirsiniz???

KARA KUVVETLERİNDE 1500 KİŞİ CEZA ALSAYDI,
NECDET ÖZEL YERİNDE KALABİLİR MİYDİ ?

Simdi soruyorum size, “Eğer Balyoz Darbe Planı gerçek olsaydı,
Kara Kuvvetlerinden 40 kişi yerine 750-1500 kişi mahkum olacaktı;
bu durumda, Genelkurmay Başkanı görevde kalabilir miydi?”

HÜKÜMET / MUHALEFET / TBMM’ne TEKLİFİMDİR

  • 3 yıl öncesine kadar olduğu gibi; “Hakim / Savcıların verdikleri kararlardan doğabilecek tazminatların, Devlet yerine, kendileri ve birinci derece akrabaları tarafından ödenmesi için son 5 yılı da kapsayacak şekilde yasal düzenleme yapılması.” Odatv.com (8.11.13)

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

“Eski donanma komutanı Nusret Güner: Savcı bana şantaj yaptı” üzerine bir yorum

  1. Sevgili Ahmet Hocam,

    Türk Silahlı Kuvvetleri’ne beslediğim derin muhabbet, yalnızca babamın bir subay oluşundan değil, aynı zamanda, hatta daha da önemli olmak kaydıyla, Türk Ordusu’nu, medeniyet tasavvurumuzun -yegane olmasa bile- en kuvvetli hamisi olarak görmemden ileri gelir.

    Türk Ordusu, tarihimizde “bir şeylerin gerisinde kaldığımızı” anladığımız andan itibaren modernleşmemizin itici gücü olagelmiştir. Niyazi Berkes’in “magnum opus”u “Türkiye’de Çağdaşlaşma” adlı eserinde müthiş bir berraklıkla anlattığı üzere, ordumuz, modern Türk ulusunun doğuşunda en büyük rolü oynamıştır. Berkes kitabında şöyle diyor:

    “Harbiye’nin kuruluşu çağdaşlaşma tarihimizin belki en önemli olayı oldu diyebiliriz. Bundan sonraki dönemin belli başlı olayları, bu kurumun eğitiminin sağladığı askerî ve düşünsel etkiler, bu kurumun siyasal gücü elinde tutanlara karşı tutumu, mezunlarının askerî, siyasal ve kültürel hayatta aldıkları yerler göz önünde tutulmadan anlaşılamaz. Kul sisteminin yok oluşu ile eski Osmanlı geleneğinden kopuşun yerine, II. Mahmut’un kurucusu olduğu Yeni Osmanlı Devleti’nin toplumla devlet arasındaki ilk bağlantısını kuran kurum olduğu gibi, bu bağlantının sarsıldığı zamanlarda oynadığı rol ulusal birliğin gelişimine, ileride göreceğimiz aşamalarda da hizmet ettiği gibi sözünü ettiğimiz Osmanlı’ya ve onun sembolü olan padişahlığa bağlılığını da en sonunda bu okulun yetiştirdiği Mustafa Kemâl ile koparmıştır. Harbiye ve Ordu, siyasal olayların inip çıkmalar içinde aldığı rollerle geçen aşamalardan sonra, Türk ulusal birliği ve bağımsızlığı lehine bu bağı koparan ilk kuruluş olmuştur.” (Berkes)

    13 Mart 1899’da, 1283 numaralı subay namzeti olarak Harbiye’ye giren Makedonyalı genç, bu tarihten çeyrek asır sonra, yok olmanın eşiğine gelmiş bir milleti, yerle yeksan olmuş bir imparatorluğun külleri üzerinde yeniden doğuracaktı. Yetiştiği ocak, kurulduğu günden beri, Devlet-i Âli-i Osmaniyye’yi içinde bulunduğu çıkmazdan kurtarmaya çalışan kişilerin yetiştiği ocaktı. Bu ocağın rahle-i tedrisinden geçen niceleri, Türk Aydınlanması’na muazzam katkılar sağlamışlardı.

    Genç Cumhuriyet devrinde de, bu ocak, yıkılmaz satvetiyle, Türk Devleti için uğrunda gözünü kırpmadan canını feda edecek kahramanlar yetiştirmeyi sürdürdü. Atatürk, silâh arkadaşlarına şöyle diyor:

    “Allah göstermesin, milletin bağımsızlığı ihlâl edilirse bunun vebâli subaylara âit olacaktır. Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibâriyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve fesaretleriyle, giriştiğimiz Bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faâl ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler. Şahsî ve özel hayatları itibâriyle de subaylar, fedakârlar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürür. Onları aşağılar ve hor görürler.”

    Babamın da aralarında bulunduğu, 80’li ve 90’lı yıllarda Harbiye’yi bitiren genç subaylar, Sovyetler’in dağılması sonrası oluşan tek kutuplu dünya düzeninde, kadim müttefiğimiz ABD ile ittifakımızı sürdürmenin artılarını ve eksilerini, başlarından geçen trajik olayların ışığında düşünmek zorunda kaldılar. 90’lı yıllarda Ordu’nun alt kademesinde geniş kabul gören bu şüphe, komuta kademesine de sirayet etti ve Silahlı Kuvvetler, “kurulan yeni dünyada, yeni bir pozisyon arayışına” girdiler – ki bu son derece isabetli bir çabadır. Yukarıda değindiğim trajik olaylar, Muavenet Zırhlısı’nın bir kaza sonucu (!) batırılmasıyla başlamış, Şehit Orgeneral Eşref Bitlis’in helikopterinin düşürülmesiyle devam etmiştir. Bu süre zarfında Güneydoğu Anadolu bölgesinde terörle mücadele eden askerlerimiz, PKK’ya “kadim müttefikimiz” tarafından nasıl yardım edildiğini kendi gözleriyle görmüşlerdir. 90’lı yıllarda kışlalarda, bir korgeneralin, “Gün gelecek, buralara pasaportsuz giremeyeceğiz.” dediği konuşulurmuş, görgü tanıklarından naklediyorum.

    Halen görülmekte olan ve benim de birkaç celsesini içim kan ağlayarak izlediğim 28 Şubat Davası, AKP hükümetinin “devr-i sabık” yaratma çabasından öte, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin o dönem sergilemiş olduğu doğru duruşun cezalandırılmasıdır. Genelkurmay başımıza gelecekleri o günden görmüş, bölücülük ve irticanın kol kola Cumhuriyet’i felakete götürebileceğini saptamış, ancak ne acıdır ki, affedilemez strateji hatalarıyla bu gidişi yavaşlatmaktan öteye geçememiştir. Strateji hatalarını bu metnin dışında bırakıyorum.

    Silâhlı Kuvvetler, Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu hâle gelen dünyâda, müteffikleriyle ilişkisini yeniden gözden geçirme ihtiyacının hâsıl olduğunu fark etmekte gecikmemiş, pozisyonunu değiştirme yönünde hamleler yapmıştır. (teferruatlı bilgi için, E. Org. Saygun’un “Türk Ordusu’na Balyoz”, Tüma. Semih Çetin’in “Bir İhanetin Öyküsü” ve E. Tüma. Cem Gürdeniz’in “Hedefteki Donanma” adlı kitaplarına başvurulabilir.) Küresel güçlerin tekerine çomak sokmaya başlamıştır. Yeni müteffik arayışlarını gizlememiş; bilâkis, E. Org. Tuncer Kılınç’ın 2003 yılında Hârp Akademileri’nde yaptığı konuşmada belirttiği gibi, Avrasya seçeneğini ciddi ciddi değerlendirmeye başlamıştır. Aslında bugün yaşananların temelinde ABG’nin, hizadan çıkan Türk Ordusu’nu terbiye etme isteği yatmaktadır. Millî duyarlılık sergileyen Ordu, ABG tarafından, bir kalemde silinmiştir. Bu operasyon da, Cumhuriyet’i içine sindirememiş gerici güçler marifetiyle yapılmıştır. Peki bu operasyon sonuca tam anlamıyla ulaşabilecek midir? Bu soruya gönül rahatlığıyla “hayır” demek mümkün değildir: Ama Türk Ordusu’nun ulusal hassasiyetlerinden arındırılıp, küçük ve operasyonel bir hâl alması, küresel bir jandarma rolüne soyunması “ha” deyince olacak şey değildir. Yaşayıp göreceğiz. Bakalım Silâhlı Kuvvetler Cumhuriyet’in ölmez nigâhbanları olarak mı kalacaktır; yoksa, yeni rejimin garantörü mü olacaktır?

    Silâhlı Kuvvetler’in sicili bozuktur, bu inkâr edilemez bir realitedir. 27 Mayıs’ın getirilerini, “memlekete birkaç gömlek bol geldikleri” iddiasıyla törpüleyenler 12 Mart ve 12 Eylül gerici darbelerini yapmıştır. İmam Hatip’lerin dallanıp budaklanmasına önayak olmuştur. (“Bugünkü okullarda yetişen gençlere ülke yönetimi teslim edilemez. Biz, lâik okullara karşı imam hatip okullarını bir seçenek olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri, bu okullarda yetiştireceğiz.” – Cevdet Sunay) Erbakan’ı hususi olarak İsviçre’den getirtmiş, günümüzde AKP ve SP ile devam eden zihniyetin tohumlarını atmıştır. Sol Kemalistleri tasfiye etmiştir. Tüm bunları anti-Komünizm adına yapmıştır. Ama bugünleri göremiştir. Kendi eliyle, kendi sonunu hazırlamıştır.

    Dün işlenen günahların mesuliyetini, masum oldukları bizzatihi onları suçlayanlar tarafından dahi bilinen, kahir ekseriyetini denizci subayların oluşturduğu onlarca subaya yüklemek, hiçbir vicdanın asla kabul etmeyeceği bir şeydir. Zola, Dreyfus Davası’na dair yazdığı “J’accuse” başlıklı meşhur yazıda “La verite est en marche et rien ne l’arrête!” diyor. Bugün Türk milletinden saklanan gerçekler, yerin yedi kat altına da gömülseler, er ya da geç ortaya çıkacaklardır.

    Bir Türk subayı, üniformasını sırtına 14 yaşındayken geçirir. O üniformanın ağırlığı büyüktür, mukayese kabul etmez. Benim anladığım Türk subayı, yanılmaz ve yanıltılamaz olmalı, üniformasını giydiği andan itibaren hayatını, o üniformayı gönüllerdeki emanete teslim eden büyüklerinden aldığı meş’aleyi her dem taze tutmaya adamalıdır. Yaşayarak öğrendiğimiz üzere, Türk subayı kimi zaman “Türk subayının kim olduğunu göstermek için”, her şeyi bir kenara bırakıp köşesine çekilmek mecburiyetinde kalıyor. İstifa etme kurumunun işletilmesi toplumumuzda nadir rastlanan bir erdemdir. İnandıkları değerler uğruna en değerli şeyleri bile elinin tersiyle itebilmek her babayiğidin harcı değildir. Nusret Paşa bunu yapmıştır. Ve tarihe geçmiştir. Teşbihte hata olmaz, tıpkı Nobel’i kabul etmeyen Sartre gibi. Ben, bir Türk vatandaşı ve bir subay çocuğu olarak, kendisine saygılarımı sunuyorum. Beklentim, tüm silah arkadaşlarının Nusret Paşa’yla aynı yerde durmalarıdır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir