Osmanlıca “Zorunlu Ders” olmuş; şimdi sıra Türkçe’nin “Seçmeli Ders” olmasında (mı?)..


Dostlar
,

Sayın Aydoğan Kekevi‘nin düşündürücü bir makalesi bize ulaştı..

Biraz uzunca (5 A4 sayfası.. fakat gönlümüz pdf olarak koyup erişim (link) koymaya elvermedi..

Dikkatinize ve ilginize sunuyoruz.. 81. Dil Bayamımız nedeniyle..

Teşekkürler Sn. Kekevi..

Sevgi ve saygı ile.
26.9.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

================================

Osmanlıca “Zorunlu Ders” olmuş;
şimdi sıra Türkçe’nin “Seçmeli Ders” olmasında (mı?)..

Aydoğan KEKEVİ

Bizim “Münevver” takımının “Osmanlı geçmişimizdir, bilelim tanıyalım” diyerek yıllardır özlemini çektikleri “Osmanlıca”nın “Temel Ders” olarak öğretilmesi /öğrenilmesi kampanyası bu kez başarılı olmuş, amaçlarına erişmişler;
“Osmanlıca”, “Sosyal Bilgiler Liseleri“nin “Eğitim Öğrenim Müfredetı”na
Zorunlu Ders” olarak alınmış..

Kutlu olsun, gençlere hayırlı yararlı olsun, başka ne diyelim.

* * *

ANKA‘nın haberine göre AKP Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ’ın TBMM’ye Osmanlıca’nın zorunlu ders veya seçmeli ders olması yönünde verdiği yasa teklifleri, Milli Eğitim Bakanlığı ve TBMM Milli Eğitim Komisyonunca değerlendirildi.
Bu değerlendirmeler sonucunda Osmanlıca, MEB Talim Terbiye Kurulu tarafından Sosyal Bilgiler Liselerinde zorunlu ders, diğer liselerde ise seçmeli ders olarak 2013-2014 eğitim öğretim yılı müfredatına konuldu
.

http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/osmanlica-zorunlu-ders-oldu-haberi-71022

* * *

Haberin devamında önerisi kabul edilen AKP’li Milletvekili diyor ki;

“… Şu anda Latin alfabesiyle Türkçe yazıyor ve konuşuyoruz. Osmanlı Devleti ise eski harfli Türkçe (Arap alfabesi) kullanıyordu. Atalarımızın dilini öğrenmemiz gerekiyordu. Geçmişte bu topraklarda bin yıl hüküm sürmüş milletin çocuklarının yazdığı eserler var. Fakat bu yazılan eserlerini yazık ki zaman zaman yaktık veya kaybettikZaman zaman evlerimizin bir köşesine koyarak onlar bize biz onlara baktık. Zaman zaman da korktuk. Mezar taşlarını okuyamıyordukCamilerimizin, medreselerimizin, tarihi binalarımızın, bedestenlerimizin, ne zaman yapıldığını bilmiyorduk.”

* * *

Vah, vah vahh !

Şimdi baştan aşağı gerçekle bağdaşmayan bu sözlerin neresini düzeltmeli:

Osmanlı devleti ise eski harfli Türkçe kullanıyordu” demiş: Vekil bey, ya “Arap harfleri“yle diyememiş, ya da bilmiyor, “eski harfli” diyor; ayraç içindeki “Arap Alfabesi” notu da haberi veren ajans tarafından eklenmiş gibi sırıtıyor..

Vekil bey bir yandan Fen ve Edebiyat Fakülteleri’ne, Siyasal Bilgiler Fakülteleri ve diğer Fakültelerimiz’e giderken hazırlıklı olarak gidecekler” diyerek  Osmanlıca  öğretilen yüksek okulları sayıyor, yani oralarda Osmanlıca öğretildiğini, öğrenildiğini de kabul ediyor,  arkasından da “Zaman zaman da korktuk” diyerek kendi dediğine ters düşüyor; bir ülkenin yüksek okulunda okutulan bir “ders konusu”ndan neden ve niçin korkulsun: artık neye korktu ise kendi kişisel vesvesesini genelleştiriyor..

Akıl mantık yok söylediklerinde, sadece “demagoji” ve Cumhuriyet’e “öfke” var,  “öç” var….

* * *

Günümüzde  Padişahın “Çamaşır Leğenleri“ne kadar her belge Türkçeye çevrilmişken bay vekil kalkmış: “Mezar taşlarını okuyamıyorduk.Camilerimizin, medreselerimizin, tarihi binalarımızın, bedestenlerimizin, ne zaman yapıldığını bilmiyorduk.”;  yaktık” “kaybettik”    diyebiliyor. Bildiğim kadarıyla yapılış tarihi bilinmeyen  bir “tarihi cami” veya “tarihi” bir  “bina” yoktur; varsa bile binlercesinin içinden belki bir iki tane olabilir.

Hele hele şu “yaktık“la “kaybettik” demesi tüy dikmiş; şunların  bir de listesini verseydi bari; hiç yoksa nelerin “yakıldığı“nı , nelerin “kaybedildiği”ni bizler de bilirdik..

“Padişahın Çamaşır Leğenleri” konusunda  daha ayrıntılı bilgi için:

http://tarihvemedeniyet.org/2009/11/padisahin-camasir-legenleri/

* * *

Bir de “Türkiye’nin tamamında tarih ile barışma var.” diyor vekil bey;
Osmanlıca öğrenip öğretmekle “tarihle barışılıyor“sa ondan öncesi ne olacak?

Buradan da anlaşılıyor ki bunlara göre “tarihimiz” Osmanlıyla başlıyor, hatta Osmanlıyla da bitiyor; ondan öncesi, binlerce yıl  ve sonrası onlarca yıl “yok” sayılıyor, onunla barışıyorlar; bu ülkenin kurucusuna, cumhuriyetin değerlerine  saldırarak, söverek, sevenleri küstürerek de “Türkiye’nin tamamında “barış“ı sağladıklarını sanıyorlar…

* * *

Şimdi bu öğrenilmesi “Zorunlu” olan “Osmanlıca”yı  bütün Türkiye sathında başlarda binlerce, daha sonra onbinlerce genç insan harıl harıl “Zorunlu Ders” olarak çalışıp öğrenecekler: Tabii sadece dili öğrenip konuşmak yetmez,  yazıp okumak da gerekli.

İyi de bu kadar insan “mezun” olduktan sonra  ne okuyacaklar? Öyle üç-beş kişi de değiller; o zamanlar gazete falan da yok ki günün olaylarını araştırsınlar falan; hele bir de bulundukları illerde Osmanlı arşivi yoksa haydi hep beraber büyük kentlere,  İstanbul’a Ankara’ya,  Edirne’ye Devlet Arşivlerine hücum…

Gazete bile zor okuyan toplum artık arşivlerde dolaşa dolaşa arşiv kurdu olur çıkar. Herhalde en ilgi çekeni de “Harem“in  arşivi olur, ana baba gününe döner..

Arşivlerde de yoğunlukla bulunan kadastro defterleri; tutanaklar; yabancılardan, topraklardan alınan baçlarla ilgili hesaplar; sınır ölçüleri; Ağalara emanet edilen toprakların kadastro  ölçüleri falan kalmıştır günümüz Türkçesine pek aktarılmayan..

“Padişahın Çamaşır Leğenleri” bile çevrildikten sonra..

Yalnız bu binlerce insan bu belgeleri okuyup bitirince ne olacak? Herhalde bunlar geri kalan ömürlerini boş yere geçirmesinler, bu kadar emek boşa gitmesin,  öğrendiklerini unutmasınlar, boş kalıp canları sıkılmasın diye günlük gazete, haftalık dergi falan da çıkarmak gerekecektir; millet artık Fenerbahçe-Galatasaray maçının yorumunu Osmanlıca okur.

Tabii Osmanlıcaya uygun Ayaktopu terimleri de bulmak gerekir: Batılı’nın “Futbol“u, Öztürkçe’nin “Ayaktopu” yerine  Osmanlıca “Küre i kadem” veya“Pây ı Gûy” uygun olur..

İlgi yaygınlaşsın  diye bence dili Osmanlıca, yazısı Arap harfli bir de “Playboy” çıkarırlarsa fena olmaz;  adını da “Zamparazade” mi koyarlar, ya da “güy u velet” veya “veled i güy” falan mı koyarlar, artık hangisi uyarsa…

* * *

Bu Osmanlı rüzgarını estirenlerden  birisi de “Elma ağacının dibine düşermiş” sözünü doğrulayan Taha Akyol’un mahdumu Mustafa Akyol;

“MUASIR MEDENİYET SEVİYESİNE ULAŞAN JAPONLAR YAPMAMIŞ

Ben, söz konusu dil devriminin büyük bir hata olduğunu düşünenlerdenim.
Muasır medeniyet seviyesine” pekâlâ ulaşmış olan başka Doğuluların
(mesela Japonların) böyle özenti devrimler yapmadığını da görenlerdenim.” 
diyor Osmanlıca’nın “Temel ders” olmasını istediği yazısında.

* * *

Evet bay M. Akyol’un saptaması doğrudur; ama bay Akyol bu doğru saptamayı yanlış amaçla kullanmakta; Osmanlıca deyimiyle “suistimal” etmektedir.

Sade “Japonlar” değil; “Araplar“, “Yunanlar“, “Çinler“, “Yahudiler, “Ruslar” da Osmanlı’nın yaptığını yapmamışlar; atalarının kullandığı; (taşlara kazıyıp
-“Orhun Abideleri“- ebedileştirdikleri Göktürk/Orhun harflerini)
 Milli alfabelerini terk edip onun yerine kendi dillerine hiç benzemeyen, fonetiklerine/gırtlaklarına uymayan başka başka iki dilin karışımı bir dile, bambaşka bir alfabeye özenmemişler; onun sadece dinini almakla kalmayıp diline de kültürüne de asimile olmamışlar, taklitçiliğe yönelmemişlerdir..

Bu bağlamda sayın yazarın “büyük hata” olarak değerlendirdiği “Cumhuriyet’in Dil ve yazı” devrimi sadece o terk edişe bir tepkidir, yani özüne dönüştür; çünkü ilk terk eden, özüne geçmişine ilk sırt dönen “Türkçe” değil Türkçeye sırt dönen o çağın egemenleri, yöneticileri, o çağların mürekkep yalamışları, vb.dir.

* * *

– “Cumhuriyet “Harf/yazı devrimiyle” bizi ecdadımızdan kopardı”,

– “Osmanlı  devrindeki eserleri okuyamıyoruz “,

– “Ecdadımızın mezar taşlarını bile okuyamıyoruz”,  vs. vs

Peki, bu bizim “Osmanlıcılar”ın bu “Cumhuriyet  dil ve yazı devrimi kültürümüzle,  geçmişimizle bağımızı koparttı” şikayetlerinin, figanlarının temelinde yatan nedir; neye dayanıyor ve hepsinden öte, doğru  bir saptama mı?

Olay şudur:  herşeyi Osmanlı ile başlatır; Osmanlı’nın kuruluşunu  “Türk tarihinin sıfır noktası” olarak; “dilimiz”in sıfır noktası olarak da “Osmanlıca”yı alırsanız; Cumhuriyet’in “Dil ve Yazı Devrimi”ni de “kültürümüze geçmişimize, atalarımıza” ihanet olarak değerlendirmeniz kaçınılmazdır..

Yalnız bunu yaptığınızda Osmanlı’nın kuruluşundan önceki binlerce yıllık süreyi, kültürü, dili, yazıyı ne yapacaksınız?

Onları da şimdi yaptıkları gibi inkar edeceksiniz….

* * *

Her dil iki ana öğeden oluşur; söz/kelime ve bunların bir yere/cisme işlenmesi yani, “harfler”le görünür hale getirilmesi; buna da “harf”,  “yazı” kısaca, “Abece” diyoruz.

“Abece” dediğimiz bu harfler toplamı Kiril, Latin, Arap,  Grek vs. diye sıralanır.

Peki, bu anlamda Türk topluluklarının konuştukları dili, kelimeleri cisimlere işledikleri harfler topluluğu yani ” abece”si nedir?

Yukarıda da belirttiğim gibi “Orhun/Göktürk Alfabesi” dir.

Görüldüğü gibi asıl “büyük hata“yı ve “özenti”yi Arab’a, Acem’e özenip ecdat Orhun/Göktürk  alfabesini terk edenler yapmışlardır….

Özetle: Bay M. Akyol’un “hata ve “özenti” olarak gördüğü Cumhuriyet’in dil ve yazı devrimi ecdadını terk etmek değil, tam tersi olup ecdadına yani özüne köküne dönmesidir.

Yukarıda da belirttiğim gibi eğer Türk göçleriyle Cumhuriyet’in arasına “dil”i Arap-Acem karışımı; Abecesi “Arap harfli” o 600 yıllık süreç girmeseydi bugün “okuyamıyoruz” diye şikayet edilen o eserler de,  o mezar taşları da;  Arapça Farsca’dan apartılmış Osmanlıca dilli ve de Arapça harfli  olmayacak; “Türk’ün abecesi” olan Orhun/Göktürk abecesiyle Türkçe yazılmış olacaklardı; kimse de bugün “dedelerimizin mezar taşlarını okuyamıyoruz” diye şikayet etmeyecekti..

* * *

Ayrıca; Osmanlıdaki  o ağdalı dili, o karma kültürü bilenler sadece ulema sınıfı, sarayın çevresi bir de sarayın vilayetlerdeki temsilcileridir, ama halkın büyük bir çoğunluğu değil..

Köylüsüyle esnafıyla Anadolu insanının bu kültürle yoğun bir ilgisi ilişkisi yoktur.

İşte Anadolu ozanları; bakın dillerine bakalım kaçında o ağdalı Osmanlıcayı görebilirsiniz, sade ozanında değil esnafında da köylüsünde de konuşulan Anadolu Türkçesidir. Osmanlıcayı okuyup Arap harfleriyle yazanlar Osmanlı’nın Anadolu’daki  memurları, sarayın temsilcisi olan belirli bir azınlıktır, işte günümüzün “yeni”  Osmanlıcılarının “Türk halkı” ve “Osmanlı-Türk Kültürü” dedikleri de bunlardır..

Bir başka konu da; kanımca “Osmanlıca“nın 600 yıllık geçmişinde “süreklilik” de yoktur; 1300, 1500, 1700 ile 1800, 1900’lu yılların yazım ve iletişim dili arasında çok bariz farklılıklar  vardır; bu bağlamda saray çevresinin ve mürekkep yalamışların konuştukları Osmanlıcayla sokaktaki tebaa/kul arasında kullanılan konuşma dilinde de farklılıklar vardır..

Anadolu’da konuşulan “Türkçe”yle İstanbul’da, sokakta konuşulan “Türkçe” de çok az da olsa farklılıklar gösterir: Şimdi soru (veya sorun);  bu “Saray”la, “Devlet işleri”ni yürüten “ekabir” denilen  belirli bir üst çevre ve “münevverler”  arasına sıkışıp kalmış olan yazılı ve sözlü Osmanlıca’nın bu gençlere ne vereceğidir..

(NOT: Oysa anasının ak  sütü Türkçeyle söyleyen Yunus Emre’nin kaç yüz yıl önceki dizeleri/sözleri  bugün de Türkiye’nin ve Türkçe’nin konuşulduğu dünyanın her yerinde yanlışsız anlaşılabilmektedir. Bu da “birlik“tir.).

* * *

Eğer mutlaka aslımıza,  ecdadımıza dönmemiz isteniyorsa yapılması gereken; uzaya attı(rdı)ğı uyduya “Göktürk” adını verenler sadece ad vermekle kalmamalı, Türk’ün atalarından kalma milli abecesi Göktürk abecesini de çocuklarına öğretmekten, okutmaktan kaçınmamalıdırlar..

“Osmanlı Kültürü” “Osmanlı tarihi” bizimdir de, peki ya ondan öncesi?

O binlerce yıllık tarih bizim değil mi?

Tekrardan özetleyerek “Osmanlıca öğrenilmeli öğretilmeli mi” sorusuna dönecek olursak; evet öğrenilsin, öğretilsin, nihayet tarihimizin bir parçasıdır ama onun yanı sıra atalarımızın taşlara kazıdıkları, kağıtlara döktükleri Göktürk/Orhun/Urqun Alfabesi de, yani milli alfabe de öğrenilmeli ve kullanılmalıdır.

Osmanlıca ne kadar “zorunlu”luk içerecekse Göktürk Abecesi’nin öğrenilmesi de, öğretilmesi de en az o kadar “zorunluluk” içermelidir.

* * *

Osmanlı’ya rağmen Anadolu’da dolu dolu Türkçe konuşulmuş,  yaşanılmışsa: Yunuslarıyla, Karacaoğlanlarıyla, Aşık Veyselleriyle ve daha yüzlerce, binlerce ozanıyla eğer; bundan böyle de Türk yaşamaya; Türkçe de konuşulmaya devam edecektir..

Cumhuriyet yaptığı  “Dil Devrimi” ile;  “Devlet“in ve “Münevver“in konuşup yazdığı azınlık dilinin yerine; “halkın diline” ve “Anadolu”dan; “Rumeli”ye; “Balkanlar”dan
Asya, Avrupa  ve Amerika anakarasına kadar konuşulan tüm “Türkçe” ve “Türkçe kökenli diller”e resmiyet kazandırmış;  bu bağlamda da yerel olarak Türkiye topraklarında Devlet’in ve halkın aynı dili konuşmasını, okumasını ve yazmasını gerçekleştirmiş; genel anlamda ve uzun vadede ise  “Türk Dil Birliği“ni ve “Birlikteliği”ni sağlamıştır.

Cumhuriyet veya Kemalist Devrim; yazısıyla, diliyle,  kimliğiyle, benliğiyle özüne dönüştür; işinize gelse de gelmese de..

Şimdi kaldırsanız bile yarın yine dönüp gelecektir..

Çünkü “o” biziz, biz “o“yuz!

Ne diyor Yahya Kemal BEYATLI:

  • Türkçe ağzımda annemin ak sütü gibidir.”

Aydoğan KEKEVİ  

Aralık 2012 / 31.05.13

Not: yazı biraz uzadığı için gözümden kaçan “yinelemeler” olduysa özür dilerim.

* * * * * * * * *

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir