McCarthycilik öldü yaşasın AkCarthycilik


Dostlar
,

Cumhuriyet‘in usta emekçilerinden Sayın Miyase İLKNUR,
Cumhuriyet’in Pazar ekinde bu hafta sonu çapıcı bir yazı kaleme aldı:

McCarthycilik öldü yaşasın AkCarthycilik

Okunmalı ve paylaşılmalı bizce..

AKP de aklını başına almalı artık..

Bu tür saçma sapan, dahası insanları birbirine düşürerek iç barışı olabildiğince tehlikeye sokacak hukuk dışı girişimlerden vazgeçmeli.

Sevgi ve saygı ile.
13.8.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

====================================

McCarthycilik öldü yaşasın AkCarthycilik

portresi


Miyase İLKNUR

Cumhuriyet Pazar eki, 11.8.13

 

Ergenekon’un her yere konduğu günlerde “Ama bu McCarthycilik” denmişti.
Fakat Emniyet Genel Müdürlügü’nün “Sırdaş Polis” projesi ile McCarthy’nin
pabucu dama atılacak gibi. Hele bir “ Sırdaş Polis” projesi yaşama geçsin bizim öz,
milli AkCarthy modelimiz nasıl da taklit edilecek? Mc Carthy yaşasa kıskanırdı.

Muhbirlik, hele devlet adına yapılıyorsa bu topraklarda hiç yadırganmaz.
Alışıktır yurdum insanı. Nice evlatlarını iktidar sahiplerine yaranmak için gammazlayarak ölüme göndermiştir. Baskı dönemlerinde muhbirlik bir zenaat koluna dönüşür.
Koşullar değiştiğinde de muhbirlik pek çok ata sanatımız gibi tarihe karışır.

Muhbir, ihbarının karşılığında bir şey de almaz. Bila bedel yapar zenaatını ama yine de muhbirlik öbür ülkelerdeki ölçüde yaygın değildir bizde. Çünkü aynı zamanda üşengeçtir bizim insanımız. İhbar için kalkıp 155’e telefon edeceksin ya da imzalı mektup yazacaksın, önce karakola sonra savcıya gideceksin, ifade vereceksin. Bir sürü gereksiz bürokratik işlem. Üstelik ihbar ettiğin kişiyle yüz yüze gelme ihtimalin var.
Gerçi AKP iktidarı döneminde bu mesele halloldu gibi. Gizli tanık kapsamına alındın mı, ihbar edilenle yüz yüze gelme riskin yok. Bir başka mekândan sinevizyon yöntemiyle ifade verebiliyorsun. Görüntünü mozaik deseni ile kaplıyor, sesini değiştiriyorlar filan. Üstelik ihbar ettiğin konu ile ilgili belge melge de istenmiyor ama yine de uğraş dur. Duruşmalara git, sanık avukatlarının gereksiz sorularına yanıt ver, hakaretlerini dinle.
Ne gerek var? “Ben ihbarı yaparım gerisine karışmam abi” desen olmuyor.

“Bu işi kolaylaştıracak bir sistem kursalar, herkes ihbarını oturduğu yerden yapsa
ne güzel olur aslında” diyen müstakbel muhbirlerin hayali gerçek oldu.

“Ben ihbarı yaparım gerisine karışmam abi” diyenler sesinizi nihayet iktidar duydu ve
bu sorunu kökünden çözecek hazırlıklara başladı. Kamu hizmetleri ile ilgili pek çok konuda bürokrasi azalmasa da ihbarcılık konusunda büyük bir devrim yaparak bürokrasi tümden kaldırılıyor. Artık birilerini ihbar etmek için ne 155’e telefon etmeye gerek var
ne dilekçe yazmaya ne de karakola gitmeye. Üstelik yaptığın ihbar nedeniyle teşhir olma riskin de sıfır. Devlet her sokağa bir ihbar kutusu koyacak, sen de istediğin kişi için artık hangi konuda ihbar edeceksen -şu günlerde “Gezi Parkı eylemlerine katıldı ya da akşamları tepemizin üstünde tencere çaldı” türünden ihbarlar işleme konması açısından daha garantili meraklılarına duyrulur- bir kâğıda birkaç satır yazıp o kutuya attın mı işlem tamamdır. Artık gerisi devletin işi. Yazdıklarının doğru olması da gerekmiyor.

  • Seni kızdıran biri varsa ihbar et gitsin uğraşsın.

Sözgelimi ev sahibin enflasyon oranının üzerinde mi zam istiyor ya da her yıl
“evi boşaltın kızım gelecek” numaraları mı çekiyor, ihbar et gitsin.
Muhbir vatandaşlarımızın bu hayalinin gerçekleşmesine az kaldı.
Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı tarafından üzerinde çalışılan
ve adına “Sırdaş Polis İhbar Noktası” denilen proje yaşama geçirildiğinde, mahallelerde taksi çağırma zili gibi ihbar kutuları kurulacak, herhangi bir suça
tanık olan vatandaş, ihbarını bu kutuya sesli ya da yazılı olarak bırakacak.

Vallahi yaşasaydı dünyanın görüp görebileceği en büyük muhbir McCarthy, Türklerin bulduğu bu proje nedeniyle hasetinden çatlardı.

  • AkCarthycilik McCarthyciliği bu proje sayesinde tarihin çöplüğüne atacak gibi görünüyor.

Bu yöntem McCarthy’nin bile aklına gelmemişti. Eğer gelmiş olsaydı Elia Kazan gibi muhbirler de ifşa olmayacak ve dünya önünde yaptıklarından dolayı “utanıyorum” diye günah çıkarmaz zorunda kalmayacaktı.

Ne zaman bir ülkede ihbarlar nedeniyle cadı avı başlatılsa hemen akla McCarthy geliyor. Bizde de Ergenekon operasyonları kapsamında hükümete ne kadar karşıt varsa toplanması sırasında yine akla merhum McCarthy gelmişti. Sahi kimdir bu McCarthy? Eski kuşaklar O’nun şeceresini muhakkak biliyordur ama biz genç kuşaklar için bir anımsatma yapmak istedik.

ABD’de 1917’den 1920’ye dek süren ve “First Red Scare” adı verilen
komünizm korkusu 1950’lerde yeniden hortlamıştı. 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile Sovyetlerin Doğu Avrupa’da etkinlik kurmasının üzerine, bir de atom ve hidrojen bombası üretimine geçmesiyle ABD’nin korkuları marazi bir hastalık haline dönüştü.
Bu korkuyu kullanan aktörler de piyasaya çıkmakta gecikmedi. Bunlardan birincisi
bir kasaba politikacısı olan Joseph Raymond McCarthy, ikincisi ise O’nun en büyük destekçisi FBI’nın değişmez şefi Hoover’dı.

McCarthy, hırslı bir politikacıydı. Amacına ulaşmak için her yolu mübah görüyordu. Amacına ulaşmak için önce Demokrat Parti’ye yanaştı, yüz bulamayınca bu kez Cumhuriyetçilerin kapısını çaldı. Son derece dürüst olan rakibine karşı çok çirkin bir kampanya yüreterek O’nu saf dışı bırakan McCarthy, deniz piyadesi olarak girdiği savaşta masa başında görev yaptığı halde silah kuşanmış pozlar verdiği fotoğraflarını seçim kapmanyasında kullanmaktan çekinmeyecekti. 1946’da Senato’ya seçilen McCarthy, asıl çıkışını 1950’den sonra yakalayacaktı. Parti içinde hızla yükselmesi için kullanacağı önemli bir argüman vardı:

Komünizm aleyhtarlığı.

İlk çıkışını “Elimde ABD Dışişleri’nde yuvalanmış 250 tescilli komünist olduğunu gösteren bir liste var” diyerek yapan McCarthy, biraz sıkıştırılınca indirime giderek komünistlerin sayısını 57 olarak açıklamış daha sonra da bir kişinin bile adını veremeyecek duruma düşmüştü. Ama muhbirlikte hız kesme niyeti yoktu senatörün.
Bu kez Johns Hopkins Üniversitesi Uzakdoğu Uzmanı Owen Lattimore’un Dışişleri’ndeki komünist çetenin başı olduğunu yumurtalayacaktı. Bu konuda Senato’da özel bir komite kurulacak ancak FBI’nın bile hakkında hiçbir kanıt bulamadığı
Lattimore aklanacaktı.

Çok geçmeden McCarthy, bir skandal açıklamaya daha imza atacaktı. ABD’nin
BM temsilcisini ve bazı senatörleri, komünistlerle bağlantı kurmakla; II. Dünya Savaşı’nın politikaya atılan generalleri Marshall ve Eisenhower’ı da “komünistlere karşı mücadelede etkin olmamakla” suçladı. Hızını alamayan McCarhy ve FBI Başkanı Hoover, tüm ülkede önce komünistleri, sonra da tüm muhalifleri susturmaya yönelik
cadı avı başlatacaktı…

Gözaltılar, tutuklamalar, görevdan almalar on yıl boyunca tüm hızıyla sürecek, içlerinde Charlie Chaplin, Arthur Miller, Orson Welles’in de bulunduğu yüzlerce aydın ve sanatçı, bu “av”dan nasibini alacaktı. Bu sanatçılardan Charlie Chaplin gibi bazıları, ülkeyi terk etmek, bazıları da Elia Kazan gibi asılsız bir şekilde en yakın arkadaşlarını ihbar etmek zorunda kalacaktı. Yıllar sonra, Elia Kazan’a arkadaşlarını ihbar etmesi sonucu pişman olup olmadığı sorulduğunda “Utanıyorum… Utanıyorum…” diyecekti.

Dünyadan habersiz Amerikan halkı yıllardan beri beslendiği komünizm korkusu nedeniyle McCarthy’nin söylediklerine koşulsuz inanıyordu. Cumhuriyetçiler de
bu durumu kullandılar. 1953 yazında, komünizm sempatizanlarından sonra sıra kütüphanelerdeki komünizm propagandası yapan kitapların ayıklanmasına gelmişti.

  • McCarthy’nin, hazırladığı listelerdeki kitaplar toplanıp yakıldı.

1954 başında, McCarthy’nin ABD ordusunu hedef alması, O’nun sonunu da getirdi. Ordu sözcüleri McCarthy’nin, yardımcıları için, yasa dışı yollarla askerlikten bağışıklık (muafiyet) sağlamak istediğini söyleyerek karşı saldırı başlattılar.

Bir saldırı da basından geldi. CBS’den Edward R. Murrow, 1954’te “Joseph McCarthy Raporu” adlı bir dosya haberi televizyonda yayınladı. Bu yayında senatörün bütün kirli çamaşırları orta yere saçıldı. Artık Cumhuriyetçiler de O’ndan kurtulmak istiyorlardı. Senato, 1954’ün Aralık ayında McCarthy’nin kimi eylemlerini kınayan bir kararı,
76’ya karşı 22 oyla onayladı. Bu olay O’nunun sonunu getirdi. Artık yapayalnız kalmıştı. Kendini içkiye verdi ve karaciğer yetmezliğinden 1957 yılında öldü.

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir