Naci Beştepe : ÇARŞAMBA İĞNELERİ

 ÇARŞAMBA İĞNELERİ

Naci_Bestepe_portresi

 

Türk Vatandaşı
Naci BEŞTEPE
 
  SANDIK
  RTE, “Hitler çıkabilir diye sandığı mı kaldıralım?”
  Hacet kalmadı…
 
  KOL
  Sürecin garantiye alınması için Meclis’in toplanarak
PKK’nın talep ettiği yasaların çıkarılması gerektiğini söyledi biri.
  Kim mi?
  PKK-BDP’nin CHP kolu,
  Sezgin Tanrıkulu...
 
  HUKUK
  B. Arınç, “Elimizdeki hukuki mevzuatla bu (Apo’nun basın toplantısı yapması) mümkün görünmüyor.
  Ufukta mevzuat değişikliği görünüyor…
 
  DOKTORLUK
  Halep Üniversitesi RTE’ye verdiği “FAHRİ DOKTORA” unvanını
geri çekti.
  İlimle bilimle zaten ilgisi yok.
  Adamın gereksinimi fahri doktora değil doktora…
 
  BİLANÇO
  Gezi bilançosu; 6 ölü, 11 göz, 7822 yaralı (20 Temmuz 2013) 
  Öldürmekten tutuklu polis 0000000…..
 
  SIRADA
  Yaşar Nuri Hoca, “Mursi, demokratik bir yolla geldi ama demokrasiye inanmadığı, demokrasiyi esas amacına ulaşmak için istismar ettiği için çok kısa sürede çöktü, yerle bir oldu.”
  Hocam, Mursi benzeri bazılarının sırası gecikip süresi biraz uzayabiliyor…
 
  ALEVİ
  RTE, “Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse dört dörtlük Aleviyim”
  Cüzdanı kabarık bir Ali dostu var ama kim acaba?
 
  GİRİYORUZ
  Muş-Bulanık’ta otlak yüzünden çıkan kavgada yedi kişi öldü,
dokuz kişi yaralandı.
  Ha gayret nüfusumuz azalırsa AB’ye gireriz…
 
  KREDİ
  RTE, “Kredi kartlarını almayın”
  Remzi ağabey isteyene 25 gönderecek…
 
  ANI
  RTE, “Esed zulmüyle anılacak”
  Bana (eski) arkadaşını söyle…
 
  JÖLELİ
  Yiğit Bulut, “Bu gün Erdoğan için ölmek gerekirse ben ölürüm”
  Ben ölecek değilim ya…
 
  FİTNE
  ” Tencere tava çalan komşunuzu şikayet edin… Zamanında biz uğraştık şimdi adaletle onlar uğraşsın”

Bu sözler kime ait olabilir?
  a. Bölücü bir Kürt,
  b. CIA ajanı,
  c. Komşu ülkenin Başbakanı,
  d. Fesatlık uzmanı…
 
  BİLGİ
  Mısır Geçici Başbakanı  Biblavi, “Erdoğan Mısır’ı bilmiyor?”
  Ne biliyor?..
 
  YANILGI
  Newsweek Dergisi, “Erdoğan, Obama için yanılgı oldu”
  Bizim liberal aydınlar ile %50 için de…
 
  HAİN
  Hasip Kaplan, “Türkiye’nin üç tarafı deniz, üç tarafı Kürdistan”
  Ortasında bir sürü hain insan…
 
 Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

 

Lozan’ın Geniş Olarak Değerlendirilmesi


Lozan’ın Geniş Olarak Değerlendirilmesi

 

 

Ertuğrul GEZENOĞLU

24 Temmuz bize başlangıçta 3 önemli olayı anımsatıyor;

1. Lozan Antlaşması
2. Sendikal hakların kabulü
3. Basından sansürün kaldırılması

Ama bugün 3 önemli konunun da sıkıntılarının olduğunu tespit etmekteyiz.
Basın sansürünün kaldırılması bugün sözde kalmıştır. Basın bugün hiçbir sivil iktidar döneminde olmadığı kadar baskı altındadır. Bu baskıya direnen yazılı ve görsel
basın da verilen para cezaları ile çökertilmek istenmektedir.

Sendikal haklara gelince, özellikle 1980 sonrası gerek askeri dönemde, gerekse
Özal döneminde adeta yangından mal kaçırırcasına yapılan özelleştirmelerle taşeronlaşma başlamış, son dönemlerde ayyuka çıkan özelleştirme ve taşeronlaşma ile sendikal haklar artık adeta son dönemlerini yaşar hale gelmiştir. Zamanında özelleştirmelere yeterince demokratik tepkiyi göstermeyen sözüm ona sendikalar bugün o günlerin cezasını çekmektedirler.

Lozan Antlaşması hep ülkenin tapu senedi olarak görülmektedir.
Gerçekten emperyalizme hiç unutamayacağı bir şamar indiren M. Kemal ATATÜRK ve O’nu hiç terk etmeyen İsmet İNÖNÜ, Ulusal Kurtuluş Savaşı zaferini Lozan ile emperyalistlere kabul ettirerek taçlandırmışlardır.

Fakat bugün Lozan’ı destekleyen Kabotaj ve Montrö Antlaşmalarının delinme aşamasına geldiğini görüyoruz. Lozan’ın delinmesi konusunda başka bir tehlike de Suriye ile olan geldiğimiz noktadır. Çünkü bu ülke ile çıkacak olan bir savaş,
Lozan’ı delecektir.

Karadeniz’e yabancı savaş gemilerinin giriş ve çıkışı ile Montrö Antlaşması’nın ihlali halinde Lozan’ın delinmesi riski vardır. ABD bunu zaman zaman zorlamaktadır.
Bunu önleyen deniz subaylarımız bugün bedel ödemektedirler.

Kabotaj ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kara, hava ve denizde ulusal altyapı-yatırım ve ulaşım hakkı demektir. Ama son zamanlardaki otoyolların, limanların, havaalanlarının özelleştirmeleri ve bunların özellikle yabancılara verilmesi aslında kabotaj yasasının amacını yok etmektedir.

Ayrıca bölgesel özerklik talebi ve devamında ülkeden kopmalara neden olabilecek gelişmelere imkan veren İkiz Sözleşmelerin 2003’te Meclis’te onaylanması,
bir anlamda Lozan’ı tartışmalı hale getirebilecektir.

Tahkim Yasası ve Anayasanın 90. md. si de Lozan’da elde ettiğimiz ulusumuzun
kendi yasalarıyla yönetilmesi hakkının kullanılmasında önemli engeldir.
Bizim Anayasamızda olmasa da, uluslararası sözleşmenin geçerli olması,
yabancı yatırımcıyla olan anlaşmazlıkların uluslararası mahkemelerde çözümlenmesi, yasal ve mali yönden adeta birer kapitülasyon olarak değerlendirilebilir.

Yabancıya toprak satışı, maden yasası, petrol yasası gibi yasaların
Ulusal Kurtuluş Savaşı zaferi sonrası Lozan’da elde ettiğimiz ulusal varlıklarımızın
bırakın özelleştirilmesini; yabancıya ülkenin toprağının ve kaynaklarının hükümranlığının devredilmesi kaygısını taşımamıza neden olmaktadır.

Tarımda ve tohumda olan sıkıntılar, HES’ler ekolojik dengeleri bozmaktadır.
Tohumda dışa bağımlılığın ne akla hizmet olduğunu anlamak mümkün değildir.

  • Vakıflar Yasası’na göre de Lozan’da elde edilen birçok hakkımız tartışmalı hale gelmektedir.
Sonunda Heybeliada Ruhban Okulu‘nun açılması ve
İstanbul’da Ekümenik Patriklik oluşması ihtimali ciddi olarak rahatsızlık yaratmaktadır.

ABD ve NATO’yla yapılan anlaşmalar askeri yönden bağımlı hale getirildiğimiz sıkıntısı yaratmaktadır. Bu düşüncenin önemli oranda gerçeklik payı vardır.

Şimdi tüm bunları dikkate alırsak Lozan’ı ne denli hak ederek ve nasıl kutlayacağız?

Bu durumda Lozan’ı kutlamak mı yoksa yeniden inşa etmek mi gerekiyor ?

Baskı altındaki merkez medyanın bu konuları bizim endişelerimizi taşıyanlarla değil, aksine endişelerimizi artıranlarla, kamuoyu yaratacak kişilerle konuşup tartışması nedeniyle ulusalcılık adeta öcü gibi gösterilmektedir.

  • Oysa ulusalcılık ırkçılık değildir;
    Atatürk milliyetçiliğinin tam bağımsızlık ilkesi ışığında;
    halkçı-toplumcu-sosyal-laik-hukuk devletinde yaşama isteğidir.
Bugün ülkemiz ekonomik anlamda dışa bağımlıdır. Ekonomik bağımlılık her alanda (askeri-siyasi-kültür-sanat-medya-tarım-borsa-banka-sigortacılık vb.) bağımlılığı da getirmektedir. Birçok stratejik KİT’lerin yanında özel şirketler de yabancıların eline geçmektedir. (Tekel-Telekom-Petkim-Kipa-Migros vb.)

Eğitim konusu da çok tartışmalı hale gelmiştir. Eğitimde çağdışı düşünceleri
eyleme dönüştürülmek istenirken, sık sık yapılan değişiklikler öğrencileri adeta deneme tahtasına çevirmektedir. Dolayısıyla çağdaş ve verimli bir eğitim verilmediğinden yetiştirilen kuşakların kafası çok karışık olmakta, geleceğe güvenle bakmamaktadırlar.

Çıkış yolu yok mu ?

Yeter, içimizi kararttın! Diyebilirsiniz. Elbette çıkış yolu var. Atatürkçülerin yapılacak seçimlerde iktidara gelmek için halka bıkmadan, usanmadan gerçekleri anlatması,
halkı direnen medyaya yönlendirmesi gerekmektedir. İktidara gelince de doğru bir programla bahsettiğimiz tüm bu yasaları iptal ederek Tam Bağımsız Türkiye için özveri ile gece-gündüz çalışmaktır. Çaresiz değiliz, üstelik şimdi 90’ların gençleri de yanımızda. Yaş ortalamamız epeyce düştü, yani dinozor değiliz artık.

Bayrak gençlere geçince Atatürk’ün Cumhuriyeti’nin emin ellerde olduğunu düşünmek bizlerin çok çok mutlu ve umutlu olmamızı sağlıyor.

Geçen yazımda da bitirişte yazdığımı yazarak bitiriyorum.

Sağolun, varolun gençler.

YAŞASIN ATATÜRK GENÇLİĞİ!

Saygılarımla…

Muazzez İlmiye Çığ 100. yaşında; Gezi Direnişi şahane bir şey!

Muazzez İlmiye Çığ 100. yaşında!
Kaygılarını, umutlarını, hayallerini bizler için anlattı. 

Muazzez_Ilmiye_Cig_ve_Orhan_Erinc

 

Gezi Direnişi şahane bir şey!

 

 

 

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Orhan Erinç’e 50 yıl aradan sonra ikinci kez röportaj veren Muazzez İlmiye Çığ, Gezi gençliğinin ortaya koyduğu tavrı “Gezi Direnişi’yle yepyeni, atak bir nesil yüzünü gösterdi. Şahane bir şey bu!” diye değerlendirirken kaygılı olduğunu da ekliyor:

“Umutluyum ama kaygılıyım da. Gençlerin kırılacağından korkuyorum.
Dinciler zalim. ‘Allahüekber’ deyip boğaz kesmeye hazır.”

ORHAN ERİNÇ / GAMZE AKDEMİR

“Babilliler kira meselesini 3700 yıl önce halletmişlerdi!”…

Muazzez_Ilmiye_Cig_100_Yasinda1Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi, yazar Orhan Erinç’in tam 50 yıl önce, Muazzez İlmiye Çığ ile yaptığı röportajın ardından kaleme aldığı, Cumhuriyet’te yayımlanan yazısının başlığı… Bu iki aydın yazar 50 yıl sonra ikinci röportaj için buluştular. Ben de aralarına katıldım. Erinç’ten haylice söz çalarak, zaman zaman Çığ ile aralarına kara kedi misali girerek ama hoş sohbetten payını fazlasıyla alarak… Söyleşiye Erinç’in o röportajı ve Çığ’ın yeni kitabı “Sümerliler Türklerin Bir Koludur” ile başladıysak da konunun ülkemizin günümüz gerçeklerine gelmesi hele ki Gezi Direnişi’ni, o dirilişi konuşmak kaçınılmazdı.

100 yaşına basan Çığ, bu yaşında da yine hepimizi cebinden çıkaracak denli aktif. Kendi deyişiyle bizlere “numune” olmak için çabalıyor. En “büyük” direnişçi Muazzez İlmiye Çığ kaygılarını, umutlarını ve bizler için hayallerini anlattı.

– 50 yıl önceki o yazıda Orhan Erinç, sizden bir tercüme yapmanızı rica etmiş,
Babil döneminden kira ile ilgili bir tableti tercüme etmişsiniz.

 Olağanüstü değil mi? Ta o zaman kira var, ne zaman ödeneceği kurallara bağlanmış, usuller belirlenmiş.

Orhan Erinç: Bugünden daha iyiler hatta. Benim geldiğim dönemde kira yasası
iptal ediliyor, değişiyor, yeniden ele alınıyor. O yazımın başlığını da bundan
yola çıkarak koymuştum.

– Hakikaten, bugünle kıyaslayınca… Disipline ve gelişme arzusuna bakın… Yazıyı icat etmeleri ve kısa süre sonrasında o yazıyla boy boy tabletlere belli bir düzen içinde kayıtlar düşmeleri ne kadar fevkalade. Hemen arşivlemeye de başlamışlar. Ticaret hayatı çok hareketli. Loncalar var. 500 kişinin çalıştığı bir atölyenin üretim kayıtları var. Borçların hangi tarih ve koşullarda, ne şekilde ödeneceği, cezai müeyyideler hep kayıt altında. Adalet tesis edilmiş, mahkemeler, hâkimler, hatta jüri bile var. Halkın toplandığı meydanlar var sonra, sosyal hayat fevkalade.

“Sümerliler Türklerin Bir Koludur” adlı yeni kitabınızda, Türklerin Sümerliler ile bağlantılarını yazıyorsunuz. 

Muazzez_Ilmiye_Cig_100_Yasinda2

– Yepyeni bilgilere ulaştım. Mesela Sümerliler kendilerine “Kenger” diyorlar. “Kenger”in Türklerde çok eski bir boy adı olduğunu, ayrıca Orta Asya’da ve Anadolu’da çeşitli şeylere verildiğini öğrendim. Dağ, nehir, bitki adı hatta soyadı olmuş. Atlas dergisi ortaya çıkardı ki, Orta Asya’da Sümer Dağları varmış. Sümerlilerin Mezopotamya’da koyduğu yer adlarını da buldum. Hem Orta Asya’da, hem de Anadolu’da var. Âdetlerde ve efsanelerde de benzerlikler var. Türklerde bir âdet; mesela bir adakları olduğunda taşlar taşır, dağ şeklinde yığar, etrafında dönerek ayin yaparlarmış.

 

Bunun Sümerlilerin bir efsanesine dayandığını öğrendim. O efsanede bir savaş tanrısı ve yeraltı cini savaşıyorlar. Kral yeniyor. Yenmesine yardım eden taşlar var. O taşları bir araya yığıyor. Derken tanrıça annesi ziyaretine geliyor. Çok sevinen Kral da o taşları annesine ulu bir dağ olarak hediye ediyor. Bir başka efsanede bir tanrıça, yeraltı tanrıçası olan kız kardeşini ziyarete gidiyor. Fakat bir sorun var; yeraltına giden kimse ölü hale geliyor ve bir daha yeryüzüne çıkamıyor. Tanrıça da vezirine, üç gün sonra dönmezse ‘tanrılara yalvar’ diyor. Ve tabii geri gelemiyor, Vezir de yakarıyor.
Bir tanrı cinler aracılığıyla bir su veriyor, “hayatın suyu ‘kurgarra’ bu, hayatın gıdası” diyor. Tanrıça bununla canlanarak dışarıya çıkıyor. Bugün hâlâ İran’da Türklerin arasında şöyle bir şey var; “qargarra” diye bir ağaç ekiyorlar. Bu ağaç büyüdüğünde muharremin 10’unda kesiyorlar, Hazreti Ali’nin çocuklarına hayat getiren bir ağaç olarak kabul ediyorlar. Herkes bu ağacın üzerine abanıp hayat aldığına inanıyormuş.

Ad benziyor, hayat da veriyor. Tamamen Sümerlilerden gelme. Mesela Sümerliler, vücuttan cinleri çıkarmak için davul çalıyorlar. Şamanlar da aynısını yapıyor.

Erinç: Ay, tutulmasında, Güneş tutulmasında Anadolu’da da davul çalarlar. 

 Evet, bir de silah atarlar.

Erinç: Anadolu’da su içinde kenger diye bir sakız satıldığını da anımsıyorum.

– Doğru. Sakızı var, bitkisi var, dağı var.

– Biraz önce Sümerlilere atfen söz ettiğiniz o siyasi, sosyal hayatı, Orhan Erinç’in
sizinle ilk röportaj yaptığı 50 yıl önceki Türkiye Cumhuriyeti’yle bugünü arasında
kıyaslar mısınız?

– Farklar büyük tabii. Memleketin hali hem iyi hem berbat! Temeli sapasağlam atılmış Cumhuriyetimiz 80 senede büyük şeyler başardı, Rönesans’ın ardından 400 senede tüm Avrupa’nın yetiştirdiklerine yakın sayıda insan yetiştirdi. Dünya çapında bilim adamlarımız, sanatçılarımız yetişti. Avrupa’nın 400 senede yaptığı devrimi biz 80 senenin ilk 10 senesinde yaptık. 1933’te öğretmendim, bu ne büyük bir atılımdır,
ne büyük bir milletiz diyorduk. Henüz karşıdevrimi görmedik çok fazla.
Fransa Devrimi’nde büyük katliamlar oldu, Rus Devrimi’nde hanedan yok edildi. Bizde böyle olmadı. Ama bir on sene daha böyle giderse tehlike büyük!

– Başbakan Erdoğan, “tarihi tabletlere” en asabi diktatör olarak geçti ve durulacağa da benzemiyor. 

– Arkasındaki Amerika’ya güvendikçe durulmaz.

– Sadece ABD değil Avrupa’da yaka silkiyor artık.

– Tabii, kredisini tüketmeye başladı. Bu kadar saldırmasının nedeni bu! Çok büyük korku içinde. Binlerce korumayla niye gezer bir adam. Atatürk’ün hiç yoktu böyle korumaları falan. Gezi Direnişi’nde biraz akıllı davransaydı, halkın taleplerine
kulak verseydi baş tacı olacaktı. Yapmadı, inat etti. Kime, neyin inadını yapıyorsun be adam! İnadı O’nu götürecek. Fırsatı kaçırdığını ve meydanın “boş olmadığını” gördü ama cahil cesareti var. Devamlı yalan söylüyor, iftira atıyorlar. Kimse de karşı gelmiyor. Ama çökecekler, sonunda çökecekler!

– Bu noktada Gezi Direnişi “kabaca” ikiye bölünen ülkede karşıdevrimcilere karşı bir “zincirden boşanma”ydı… 

– Tabii. Bu kadar insanın ayağa kalkması ne demek? Asker yoktu, bu çok önemli. TGB’yi alkışlıyorum. Gezi Direnişi’yle yepyeni, atak bir nesil yüzünü gösterdi. Şahane!
O kadar mutluyum ki… Ama kaygılıyım, gençlerin kırılacağından korkuyorum. Dinciler kırıp geçecekler diye korkuyorum. Çünkü bu gençler silahı olmayan çocuklar. Silah alsınlar diye söylemiyorum, silah olmadığı için halkı rahat rahat dövecekler diyorum. Gaz sıkacaklar, içeri tıkacaklar. Gezi uyanışının geri dönüşü yok tabii
ama dinciler zalim; Allahüekber” deyip boğaz kesmeye hazır.

– Başbakan Erdoğan yurtiçini değil yurtdışını dikkate alıyor malum. Fakat polis eylemcilere saldırırken yurtdışına verdiği tüm o “antidemokratik” görüntüler de durduramadı O’nu. 

– Geri adım atarsam oylarım azalır derdinde. Halkını ikiye bölmesi bundan.
Daha kötü bir şey olabilir mi? Hiçbir devlet lideri halkını bölmez, en fenası bile… Erdoğan bölüyor, “bunlar” diyor. İmam hatiplerden adam yetiştiriyor. Kinci ve dinci
ne demek? Başörtülü diye kötü muamele ettiler dedi, camide içki içildi dedi,
hemen dine sarıldı. Başbakan’ın ne kadar tehlikeli olduğunu etrafındakilerin de anlaması lazım. Anlamamaları onlara da büyük felaket getirecek.

– Bu arada pek çok işadamı görünmedi ortalıkta… 

– Yalnız bıraktılar halkı. Yazdım; “Nerdesiniz, hiç sesiniz çıkmıyor, hepiniz para keyfindesiniz” dedim. Güya demokrasiyi savunuyorlar ama olanlara seyirci kalıyorlar. Kalkmış Cizre’ye gitmişler. Hiç sesleri çıkmıyordu, şimdi mi akıllarına geldi halkın huzuru. Para derdindeler para! Ülke elden gidiyor, önce bunu düşünsünler.

Erinç:
Hayalleriniz ne? 

Muazzez_Ilmiye_Cig_100_Yasinda3
– Şimdi 100 yaşında hayalim şu desem bana gülmezler mi?

Erinç: Siz ununu elemiş eleğini asmış biri değilsiniz. Hayalleriniz onun için daha önemli.

 

 

Muazzez_Ilmiye_Cig_50_Yasinda

 

 

Muazzez İmiye Çığ 50 yaşında..

(Cumhuriyet PAZAR eki, 22.7.13)

Lozan’dan Cumhuriyet’e Yürüyüş


Lozan’dan Cumhuriyet’e Yürüyüş

portresi
Ahmet Gürel
Atatürkçü Düşünce Derneği
Bilim Danışma Kurulu Üyesi

 

 

Cumhuriyet tarihimizde Türk diplomasisi Lozan ile başlar denilebilir.
Lozan’da yapılan verilen arayla beraber 8 ay süren görüşmeler çok çetin ve ateşli geçmiştir. Çünkü masada tartışılan sorunlar sadece son 3-4 yılın değil yüzyılların sorunuydu. 24 Temmuz 1923 günü imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye, bağımsızlığını ve özgürlüğünü uluslararası topluma kabul ettirebilen dünyanın tek ülkesidir. Emperyalist ülkelere karşı verdiği kurtuluş savaşından sonra, adeta küllerinden yeniden doğan Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu onurlu mücadelesini anımsayalım.

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASININ 1. BÖLÜMÜ: 
20 Kasım 1922 – 4 Şubat 1923

Lozan Barış Konferansı, 20 Kasım 1922 günü, İsviçre Konfederasyonu’nun Başkanı Habab’ın konuşması ile açılmıştır. Görüşmelerde Türkiye’nin karşısında Yunanistan, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ve Sırp-Hırvat-Sloven (Yugoslavya) devleti
yer almıştır. İngiliz Baş delegesi Lord Curzon, taraf bir delege olmasına karşın, kongrenin açılışında bir konuşma yapınca; Türk delegasyonu Başkanı İsmet Paşa, kimseden izin almadan konuşma yapmıştır. İsmet Paşa, konuşmasında Türk ulusunun içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmıştır:

“Barışın nimetlerinden her zaman yoksun kalan Türk ulusu, o tarihten bu yana, hak ve adalet elde etmek için ara vermeden yaptığı barış girişimlerinin yetersizliğini ve hiç bir şeye yaramadığını görerek ve artık hiç bir kurtuluş umudu kalmadığını anlayarak, varlığını korumayı ve maddi ve manevî kendi kaynaklarıyla bağımsızlığını kazanmayı başarmıştır. Türk ulusu, bu yolda, pek çok acılara katlanmış, sayısız fedakârlıklara rıza göstermiştir.”

“Bütün uygar uluslar gibi, özgürlük ve bağımsızlık istiyoruz!” Diyerek, ilk oturumda ağırlığını koymuştur. Uzun görüşmeler sonunda, İsmet Paşa ve Türk delegasyonunun “kapitülasyonun kalkması ısrarı” karşısında, İngiliz Baş delegesi Lord Curzon, kapitülasyonlardan vazgeçmek istemiyor ve “Türkiye için rahatsız edici oluyorsa,
bunun yerine başka bir kelime kullanabiliriz” diyordu.

Gazi Mustafa Kemal Paşa, Türk tarafının “kapitülasyon ve esaret” konusundaki kararlılığı şöyle vurguluyordu:

  • Kapitülasyonlar bir devleti mutlaka bitirir. Osmanlı ve Hindistan Türk-İslam imparatorlukları bunun kanıtıdır.”

Lozan görüşmelerinde Lord Curzon ile aralarında geçen bir konuşmayı İnönü
şöyle aktarmaktadır.

“Lord Curzon; ‘Aylardır müzakere ediyoruz. İstediklerimizin hiçbirini alamıyoruz.
Biliniz ki, geri çevrilen isteklerimizin hepsini cebimize atıyoruz. Yorgun ve yoksul bir ulussunuz. Ülkeniz yıkık. Yarın, bunları onarmak ve kalkınmak için bizden yardım isteyeceksiniz.’ ABD temsilcisini işaret ederek: ‘Para bende, bir de O’nda var. O zaman cebimizdekileri çıkarıp birer birer önünüze koyacağız.’ İsmet İnönü’nün Lord Curzon’a; yanıtı ise çok net olmuştu:

‘Biz haklıyız. Lozan’da hakkımızı mutlaka alacağız.
Bugün biz bunları alalım. Şayet yarın kapınıza gelirsek, siz de dilediğinizi yaparsınız.’”

Lozan Antlaşması’nın çıkmaza girme aşamasına geldiğinde Lord Curzon’un:
“Türkiye’nin imza edeceği en iyi antlaşma budur. Eğer imza etmezse,
Türkiye düşünsün! Asya’nın görünmez derinliklerinde kaybolursunuz” sözlerine karşılık, İsmet Paşa kararlı bir şekilde:

“Memleketi esarete mahkûm eden bir belgeye imza koyamam.” karşılığını vermiştir.

“Ben bugüne kadar arkasında ne olduğunu bilmediğim kapıyı açmadım” diyen
İsmet Paşa, görüşmelerin son durumu soran gazetecilere şunları söylemiştir:

“Hangi imtiyazlar, hangi mukaveleler? Hangi koşullar altında verilmiş? Bilmiyorum ki imza edeyim. Bunları bana gösteriniz, tetkik edeyim. Hayır, şimdiden, görmeden, bilmeden, anlamadan imza ediniz, dediler. Reddettim.”

28 Aralık 1922 akşamı, Lord Curzon alaycı ifade ile:

“İsmet, sen bana tıpkı laternayı hatırlatıyorsun. Bizi bıktırıp usandırana kadar hep
aynı havayı çalıyorsun; Milli egemenlik, milli egemenlik, milli egemenlik, milli egemenlik.
Bu sözü duymaktan gına geldi” demiştir.

İsmet Paşa’nın ülkesi adına yaptığı haklı karşı çıkışlarından Lord Curzon adeta çılgına döndürmüştür. ABD delegesi John Grew, görüşmelerin kesildiği 4 Şubat 1923 günü yaşananları şöyle anlatmıştır:

“Curzon’un odasına gitmiştik ki, Curzon kızgın bir boğa gibi odasına girdi ve odada yürümeye başladı ve bağırarak:

‘Dört korkunç saatten beri oturumdayız. İsmet her sözümüze şu adi sözcükle yanıt verdi; Bağımsızlık ve egemenlik.’

Curzon’a İsmet Paşa’nın hangi konuda anlaşmazlık çıkardığını sordum:

‘Hukuki sorunlarda’ dedi.”

17 Şubat 1923 tarihinde, Gazi Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, Kurtuluş Savaşı’nın acılarının daha taze olduğu İzmir’de İktisat Kongresini toplamıştır. O, kongrede dünyaya verdiği mesajla:

“Arkadaşlar;
Son söz olarak demiştim ki; ‘Memleketimizi artık esir ülkesi yaptırmayız.’

Dikkatinizi çekmiş olan Lozan Konferansı’nın son görüşmeleri bu nokta ile ilgilidir.

…Konferanstaki muhataplarımız bizimle üç dört senelik değil, üç yüz, dört yüz senelik hesapları görüşüyorlar. Ve hâlâ muhataplarımız Osmanlı Devleti’nin tarihe karıştığını ve bugün yeni Türkiye’nin mevcudiyetini, bunu kuran milletin çok azim, imanlı ve yiğitlik dolu olduğunu, tam bağımsızlık ve milli egemenlikten zerre kadar fedakârlık yapamayacağını hala anlayamamışlardır. Bu yüzden İtilaf devletleri kararsızlığa düştü. İstedikleri kadar kararsız kalabilirler. Bu millet artık kararını vermiştir. Bu millet için kararsızlık devirleri çoktan geçmiştir.

***********************************************************************

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASININ 2. BÖLÜMÜ 
23 Nisan 1923-24 Temmuz 1923

Lozan görüşmeleri, 23 Nisan 1923 tarihinde tekrar başlamıştır. Yeni başlayan oturumlarda; Lord Curzon’un yerine Sir Horace Rumbold, Fransız delege Bompart’ın yerine de General Pele gelmiştir. Sir Horace Rumbold, Lozan’daki İsmet Paşa’yı
şöyle anlatır:

“Savaş meydanlarından gelen İsmet Paşa sadece usta bir diplomat değil,
aynı zamanda bir devlet adamı olduğunu da kanıtladı” diyordu.

İsmet Paşa, yapılan uzun oturumlar sonra geceleri de bir araya gelip heyetiyle yaptığı çalışmalarla zorlu bir uğraş veriyordu. ABD delegesi John Grew, konferansın sonlarına ilişkin bu konudaki gözlemlerini şöyle aktarmıştır:

“İsmet Paşa’ya ecel terleri döktürüyorlardı. Gözlerinin altında derin halkalar belirmiş, saçları dimdik olmuş, tüm gücü tükenmişti, fakat bütün saldırılara rağmen ayakta durma ve karşı koymaya devam ediyordu. Sonuç sabaha karşı saat 3’te geldi. Anlaşıldı ki müttefikler son bir saldırıdan sonra silahlarını bırakmış ve (…) kabullenmişlerdi. Ertesi sabah Paşa’yı gördüm, on yıl yaşlanmış görünüyordu.”

Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanması üzerine Gazi Mustafa Kemal’in İsmet Paşa’ya gönderdiği 24 Temmuz 1923 tarihli mesaj şöyledir:

  • “Ulus ve hükümetin Zât-ı devletlerine verdiği yeni görevi başarıyla tamamladınız. Memlekete bir dizi yararlı hizmetlerden ibaret olan ömrünüzü bu defa da tarihi bir başarıyla taçlandırdınız. Uzun mücadeleden sonra vatanımızın barış ve bağımsızlığa kavuştuğu bugünde parlak hizmetlerden dolayı Zât-ı devletlerinizi, muhterem arkadaşlarımız Rıza Nur ve Hasan Beyleri ve çalışmanızda size yardım eden bütün heyet delegelerini teşekkür borcumla tebrik ederim.”

En son, Garp cephesi komutanı olarak vatanını savunan İsmet Paşa, vatan için pazarlık yapmanın ne demek olduğunu en iyi bilendi. Nitekim Lozan’da tarih İsmet Paşa’yı bir kahraman olarak kaydeder. O, Avrupa diplomasisinin kurnaz ve sinsi siyaset adamlarıyla nasıl baş edebildiğini kısa makalemde anlatmaya çalıştım. Işıklar içinde kalsın.
Yukarıda kısaca anlatıldığı gibi, emperyalist ülkeler karşısında verilen Kurtuluş Savaşı’ndan sonra eşit koşulları sağlayarak tam bağımsızlığını “kayıtsız koşulsuz egemenlik” ilkesiyle kazanmak gerçekten akıllara durgunluk veren büyük bir tarihsel başarıdır.

Bu onurlu mücadelenin kazanımlarıyla gerçekleşen Cumhuriyet’imizin 90. kuruluş yılına geldik. Tüm emperyalist ülkeler, Türkiye’nin “Ulusal Egemenlik” konusunda gösterdiği bu dik duruşu, Lozan Antlaşması’nı imzaladıkları günden beri içlerine sindirememişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti’ni Atatürk’ün buyurduğu gibi sonsuza dek
özgür ve tam bağımsız yaşatmak hepimizin görevidir. Bu yolda, Atatürk devrim ve ilkeleri yol göstericisi olacaktır.

Bu tarihsel bilinçle Lozan’a ve kazanımlarına tüm gücümüzle sahip çıkmalıyız.
(24 Temmuz 2013)