“Ordumuz savaşta değil mahkeme salonunda yenildi”

Dostlar,

Ali Serdar Bolat kardeşimiz dün sitesine koyduğu bir derlemeyi bize de yollamış.

Avusturya ADD Eski Başkanı Erol Güçlü kardeşimiz bir ön not koyarak katlmış :

Aşağıdaki yazının son cümlesi:

Ve kesinlikle belirtiyoruz:
Göreceksiniz,
Türk Ordusu bu süreçten Mustafa Kemalleşerek çıkacaktır.

Bunun anlamı GÖREV KEMALİN ASKERİndedir. Kemalin Askerinin
esir edilmesini sağlayanlar, çapsız ya da sünepe değil GÖREVLİdirler ve
verilen görevi yerine getirmişlerdir. Teslim olmamışlardır,
VERİLEN GÖREVİ YERİNE GETİRMİŞLERDİR.

Sivil ya da Asker KEMALİN ASKERİ ülkesinin İÇTEN İŞGAL altında olduğunu KABULLENMELİdir. Ancak o zaman doğru adımlar atılınabilinir.

KANLA İRFANLA KURULAN BİR CUMHURİYETİN YIKILMA KOŞULLARI DA  BELLİDİR.

Direnenlere saygılarımla

Erol Güçlü

************************

Paylaşalım..

Sevgi ve saygı ile.
10.2.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

================================

“Ordumuz savaşta değil mahkeme salonunda yenildi”

Ali Serdar Bolat
9 Şubat 2013

Sözcü, 7 Şubat 2013

E. Korg. Engin Alan, Sözcü gazetesine yukarıdaki değerlendirmeyi yapıyor.

Peki bu değerlendirme doğru mu?

“Yenilgi mahkeme salonunda değil, muharebe meydanında..”

Yenilgi, mahkeme salonunda olmadı.

Yabancı bir devlet (ABD), Türk Ordusu’na kendi ülkesi içinde bir harekat yaptı.

TSK, bu harekata karşı koymadı. Çünkü komuta kademesi teslim oldu.

Savaş savcılıkta, emniyet nezarethanesinde yapılmadı. Savaş, iç cephede cereyan etti. İç cephe kurşun atmadan düşürüldü.

Bu olayı E. Org. Ergin Saygun “Orduya Balyoz” diye adlandırdı. Görevde Tümamiral Semih Çetin “Bir İhanetin Öyküsü”nü yazdı :

Komuta kademesi teslim olmuştur!

Türk subayının gururu kırılmıştır.

Düşman savaş alanında silahı doğrulttuğu zaman elleri havaya kaldırmak ne anlama geliyorsa, komuta kademesinin yabancı devlet harekatına karşı tavrı da aynı anlama gelmektedir.

Komutanlarımız, savaşın silahlı ve silahsız bütün cephelerde yürütüldüğünü kuşkusuz çok iyi biliyorlar.

Silah kullanmadan yenmek, her savaşta birinci önceliktir.

Düşman, bizi bu aşamada silah kullanmadan yenmiştir.
Ayağa kalkmak için, önce bu gerçeği saptamalıyız.

Mahkemede zafer merasimi yapıldı

Komuta kademesi direnmediği için, düşman olayı “mahkeme salonlarında” bitirmiştir.

Düşman, kazandığı zaferin merasimini mahkeme salonlarında yapmıştır.

Mahkeme salonlarında savaş yapılmadı ki yenilgi mahkemede alınmış olsun.
Türk subayı mahkeme salonuda bir muharip değil, bir esir idi.
Savaş bitmiş ve yenilmiş olduğu için mahkeme salonunda bulunuyordu.

Komuta kademesi savaşı yargıya havale etti

Savaş, Genelkurmay Karargahında kaybedilmişti.

Komuta kademesi, düşmanın Türk Ordusu’na karşı iç harekat yaptığını görmezden geldi, görmeye cesaret edemedi. O nedenle “Hukuk çözer, yargı çözer” dedi, askerlerinin esir edilmesine göz yumdu.

Bütün komutanlara soruyoruz                :

Bir ordunun iç cepheyi savunma görevini mahkemelerin üzerine attığı bir başka örnek var mıdır?

Bırakalım binlerce yıllık geleneği olan Türk Ordusunu, hangi ordu düşmanın iç cephedeki harekatına karşı koymaları için savcı ve yargıçlardan medet ummuştır?

Asıl cephe Beşiktaş Adliyesi’nde

2002’den bu yana komuta kademeleri iç cephede direnemedikleri için
Doğu Akdeniz, Ege, Güneydoğu ve “Kürt Koridoru” kurma amaçlı Suriye cephelerinde teslim olmuşlardır.

Düşman (ABD), Güneydoğu’da dolaylı güçlerle (PKK) yürüttüğü savaşı iç cepheye yayıyor. Güneydoğu’da kaç subay esir verildi? Görülmüyor mu?

  • Asıl cephe Beşiktaş’tadır!

Kuzey Irak cephesi düştü, sıra Diyarbakır’da

Ergenekon ve Balyoz’un ilk sonucu: Kuzey Irak cephesi düştü.

  • TSK’nın kırmızı çizgileri paspas gibi çiğnendi.

Beşiktaş’ta direnmeyen Genelkurmay, şimdi, Diyarbakır’ın BOP başkenti olması tehdidi ile karşı karşıya.
Veya: Vatanın bölünmesi artık tehdit değil.
Bu durumda, savaşın Beşiktaş cephesinde kabul edilmesi, düşmanın iç cephedeki
bu taarruzuna her imkanla karşı koyulması gerekirdi.
Kuvvet dengesi ne olursa olsun, düşman silah çektiği zaman,
savaşı kabul etmeye zorunluyuz.

Kaldı ki, o zaman direnseydik, bugün “Diyarbakır’ı nasıl koruyacağız?”,
“Doğu Akeniz’de nasıl savaşacağız?” noktalarına gelmezdik.
Ege Denizinde adalarımıza Yunan bayrakları çekilmesini seyretmezdik.

“Asıl olan dahili cephedir”

Mustafa Kemal vurguluyor                 :

  • “Görünürdeki cephe, doğrudan doğruya Ordu’nun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, mağlup olabilir. Fakat bu hal, hiçbir vakit
    bir memleketi, bir milleti mahvedemez. Mühim olan, memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren, dahili cephenin düşmesidir.” 
    (Nutuk II, Atatürk’ün Bütün Eserleri c. 20)

Bunu komutanlarımız bilmez olurlar mı?

İç cepheyi savunma kararlılığında zaaf

Komutanlar, harekatın ABD tarafından uygulandığını biliyorlar.
Nitekim mahkeme dosyasına giren raporlarda bu saptamayı yapmışlar.
Ancak iç cepheyi ABD’ye karşı savunma kavramı yok.

Bu yazıyı okuyan bazı sorumlu komutanlarımızın “Ne yapsaydık yani,
darbe mi yapsaydık” dediklerini duyar gibiyim.
İç cephedeki harekata karşı koymak ille darbeyle olmaz.
Sonsuz yöntem ve olanak vardır.
Ama önce iç cepheyi savunma kararı olacak.
Komuta kademesinde o karar olmadığı için yenildi.

Org. Işık Koşaner’in direnişi sürdürülmedi

2002’den sonraki on yıllık süreçte Org. Koşaner’in direnmesini görüyoruz.

İstifa, direnme eylemiydi. Ama sonra gelen komutanlar o çizgiyi izlemedi.
Damat Feritlere topuk selamı düzenine geçildi.

Yaşananlar asker karakteri için utançtır.

Hava Kuvvetlerinde 110 pilotun istifa etmesi haberlerine Genelkurmay
“Yıkıcı propaganda” diyor.

Pilotlar Aydınlık gazetesi yüzünden mi istifa etti?

Demek ki, Hava ve Deniz Kuvvetlerinin onurlu subayları, komutanları teslim olduğu için değil, fakat Aydınlık gazetesinin yayınları nedeniyle görevlerini bırakıyorlar.

Genelkurmay, dün savaşı yargıya havale etmişti, bugün de basına havale ediyor.

  • Askerlik en yüksek ciddiyet isteyen iştir;
    çünkü bedeli ölümdür ve ülkenin esir olmasıdır.

Savaş görevi Genelkurmay dışında herkesin

Genelkurmayın anlayışına göre yargıdan basına kadar herkes iç cepheyi savunmakla görevli.

Savaşta görevi kabul etmeyen bir tek Genelkurmay var.

NATO düzeninde askerin adı “personel” olmuştur. Personel, porselen gibi bir çağrışım yaratıyor Türk milletinde. TSK, bu “personel” lafını bırakmalı, subay ve asker kavramlarına sarılmalıdır.

  • Yenilen komutandır; Türk Ordusu yenilmemiştir.

Ve kesinlikle belirtiyoruz: Göreceksiniz, Türk Ordusu bu süreçten Mustafa Kemalleşerek çıkacaktır.

******

Doğu Perinçek‘in 9 Şubat 2013 günlü Aydınlık Gazetesi köşe yazısından kısaltılarak alıntılanmıştır..

http://aliserdarbolat.blogspot.com/2013/02/ordumuz-savasta-degil-mahkeme-salonunda.html

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

““Ordumuz savaşta değil mahkeme salonunda yenildi”” üzerine 6 yorum

  1. BİR ORDU İÇİN ÖNEMLİ OLAN YENİLMEMEKTİR!.. YENİLDİKTEN SONRA NEREDE YENİLİRSE YENİLSİN FARKETMEZ…

    Ordu, bağımsız bir devletin kurulmasının ve yaşamasının en büyük dayanağı, olmazsa olmazıdır. Bu nedenle, her ülkede orduya göz bebeği muamelesi yapılır… Önce her türlü çatışma, tartışmanın dışında tutulur; sonra iç çatışmalara, ayaklanmalara ve gayri nizami harplere karıştırılmaz.

    Türkiye’de de görünüşte böyledir. “Yarabbi Ordumuzu muzaffer eyle!..” diye Camilerde dua edilir, gençler “vatan borcu,” diye davul zurna çalınarak askere yollanır… Daima “kahraman ordumuz,” diye söz edilir. Ama bu laf olsun diyedir.
    Çünkü askerliğin hiçbir gerekliliğine uyulmamakta ve askeri irade keyfi uygulalamalarla çöküntüye uğratılmamaktadır.

    Önce Ordu TSK; yani bir Silahlı Kuvvet olarak bırakılmış ve Cumhuriyet Ordusu olarak geliştirilip modernize edilmemiştir… Sonra “Terörle Mücadele” adı altında her türlü askeri yeteneğini aşındırabilecek, bir Gayri Nizami Harbin içine sokulmuştur.

    M.Ö. 2000’de bir Çinli General, insanlık için, “EŞİTLİĞİN NE KADAR ÖNEMLİ OLDUĞUNU ANLAMIŞ VE EZEN ULUS MİLLİYETÇİLİĞİNİ,” terk etmiştir. Böylece Ezen Ulus Milliyetçiliği Çin’de dört bin yıl önce askerler tarafından kaldırılmış oldu.

    Türkiye’de ise Ezen Ulus Milliyetçiliği, hala bir devlet politikasıdır… Askerler de bu politikaya bağlı olmayı hala yurtseverlik sanacak kadar yurt ve dünya gerçekliğinden kopukturlar… Ve Çinli Generalden dört bin yıl sonra eşitliğin değerini anlamak istememektedirler.

    Ama hayat sizin doğru bildiklerinize göre değil, kendi doğal akışına göre devam eder… Türkiye’de de böyle olmuştur.

    Türkiye’nin kaderini, “bize Türk Ulusu’yla Kürt Milliyetini eşit ve eşdeğerde gördüremezsiniz,” diyenler tarafından belirlenmeyecektir.

    Türkiye’nin kaderini, Uygarlık, İnsanlık, Özgürlük, Adalet ve Eşitlik savunucuları da belirlemeyecektir!..

    Türkiye’nin kaderini Türkiye’nin bu durumundan yararlananlar belirleyecektir.

    İnsanlığın ve Uygarlığın olmazsa olmaz ideallerini kabul etmeyen, Ezen Ulus Milliyetçiliğinden dört bin yıl sonra bile vazgeçmeyen kişiler, EZEN MEZHEP FANATİZMİNİ, en az Ezen Ulus Milliyetçiliği gibi tam bir imanla benimseyecekler ve Yeni Efendilerine herkesten önce Biat edeceklerdir.

    Ama İnsanlığa, Uygarlığa, Özgürlüğe, Adalete, Eşitliğe düşmanlık ise; ellerinde kalacak en büyük zaferleri olacaktır.

    Önce İnsanlığa ve Uygarlığa; sonra Özgürlük, Adalet ve eşitliğe karşı olanların savaş meydanında kazanacakları bir zafer de yoktur. Ancak zamanla kabuk bağlayacak bir yara açabilirler.

    Evet… Bir Ordu’nun savaş meydanında değil, Mahkeme Salonunda yenilmesi en kötü yenilgidir. Ama nerede olursa olsun yenilgi yenilgidir… Yenilen bir Orduya, verilen İkinci bir Şans da çoğu kez yoktur!..

    “M.Ö. 2000’deki Çinli General kadar olsan da yenilmeseydin…”

  2. Ahmet bey, sitenizdeki askerler askerlik, fizikçiler fizik, doktorlar hastalık konusunda yazarlarsa daha iyi olur!..

  3. Ahmet bey,

    Ben, 1985-86’da akerdeyken, tümenimizde, tümenimizin bağlı olduğu birliklerde Atatürk Maddeleri Dersi vardı. Çoğunluk bu derse “Atatürk’e Küfür Dersi” denilirdi.

    1. ve 2. Maddeler aklımda kaldığı kadarıyla şöyleydi:

    “Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini kurup bugünkü hür ve demokratik ortamda yaşamamızı sağlayan en büyük liderdir!..”

    “Atatürk, bütün düşmanlarını savaş meydanlarında yenen en büyük komutandır.”

    Ve “Atatürk Maddeleri” şöyle devam ederdi; “en büyük insandır, en büyük askerdir, en büyük bilgindir, en büyük örgütçüdür, en büyük düşünürdür, en büyük siyasetçidir!.. en büyük yazardır…”

    Bu maddeler ezberletilen ve ezbere “ATATÜRK EN BÜYÜK…” diye bağırtılan askerler birer Atatürkçü mü oluyorlardı?

    Hayır Ahmet bey!.. Atatürk Maddelerini ezberleyip bağırtılan herkes, Atatürk’e en azından karşı oluyordu.

    Şimdi siz burada “Atatürk Aydınlanması, Atatürk Devrimi, Aydınlanma mücadelemiz devam edecek,” diyerek aynı yanlışı yapıyor; “ABD en büyük Ulus devlettir!..” diyerek, bu yanlışa evrensel bir dayanak arıyorsunuz… Öyle ki; Atatürk’ün tek başına bir Devrim yaptığına inanırsak; dünyanın en büyük Federal Ülkesini, Ulus Devlet kabul edersek; siz Atatürkçülüğü doğrulamış olacağız!..

    Atatürk döneminde yapılanlar belli… Ne kadar abartırsanız abartın ne bir devrimden, ne bir aydınlanmadan söz edilebilir. Cumhuriyet, 1789’daki hatalı haliyle alınmış ve Cumhuriyet Sistemine İslam Ülkelerinin yönetim hatalarıyla Sünni Mezhebinin Engizisyon Baskısı eklenmiştir…

    Bugün Türkiye, Osmanlının tarihin tozlu raflara terkettiği, Sözde Laik Cumhuriyet’in tarihin tozlu raflarından çıkardığı Sünni Mezhebinin Engizisyon baskısı altındadır. Yani Cumhuriyet döneminde bir devrim, bir aydınlanma şöyle kalsın, Türkiye Osmanlı’nın hiçbir zaman olmadığı bir ilkellik dönemindedir.

    Evet… Ahmet bey, “Atattürk en büyük…” diye yazmanın yerine, bilgisi varsa; Naci Beştepe, 12 Aylık askerliği anlatsın!.. Türker Ertürk de öyle…

    Ali Ercan, “Atatürk en büyük…” diye yazmakla, yazar olunmayacağını bilmek ve uzmanı olduğu konuda yazmak zorundadır.

    Ve siz Ahmet bey, “ABD’nin en büyük Ulus Devlet olduğunu iddia ettikten” sonra
    size kimsenin inanmayacağını bilmiyor musunuz?”

    Bana gelince;ben her konuda gerçeği arar, her konuda “GERÇEK NEDİR?” diye sorarım… Ele aldığım konuyu, kökten yaprağa kadar biliyorsam o konuda yazı yazarım. Bilmediğim konularda “nasılsa Atatürk var!..” gibi bir anlayışla yazı yazmam.

    “Kolay olsa, ayrıcalığımı size devredeyim,” diyeceğim ama, “nasılsa Atatürk var…” deyip Atatürk Aydınlanması ve Atatürk Devrimi” ile yazı yazmak kadar kolay değil…

    1. Maalesef yazdıklarınız içinde tek doğru,

      * “Sünni Mezhebinin Engizisyon Baskısı eklenmiştir.”

      O da Mustafa Kemal Paşa’nın değil sonraki uygulamacıların.

      Size bir kitap önereceğim.

      Dünya Düşünurleri Gözüyle ATATÜRK ve Cumhuriyet
      (Prof. Dr. Özer Ozankaya)

      Hiç itirazınız olmasın, Özer hoca kendi görüşlerini yazmıyor,
      tırnak içinde aktarıyor..

      Atatürk’ün aydınlığıdır ki bunları yazabiliyorsunuz, yazabiliyoruz..

      CUMHURİYET BAYRAMINIZ / BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN..

      Sevgi ve saygı ile.
      28.10.13, Ankara

      Dr. Ahmet Saltık
      http://www.ahmetsaltik.net

  4. Ahmet bey,

    Cumhuriyet’e “Sünni Mezhebinin Engizisyon baskısının eklenmesi” doğru ise; diğer bütün iddialarımın da doğru olması gerekmektedir… Çünkü; Osmanlı da dahil, her türlü uygar Sistem; önce Engizisyon Baskısı’nı kaldırmak, din adamlarının devlet ve toplum üstündeki nüfuzunu kırmakla mümkündür.

    Atatürk’ten önce ya da sonra Sünni Din Adamları devlet ve toplum üstünde Engizisyon Baskısı kurmayı başarmışlarsa; Atatürk’ün kurduğu sistem, gerçek bir uygarlık ve Cumhuriyet Sistemi olmadığı içindir.

    Osmanlı Padişahı, Halifelik Makamı’nı işgal ederek önce Osmanlı ve İslam Ülkelerinde gerçek anlamda Halifelik yapılmasını önlemiş; Halifeliği fiilen yapılamaz duruma getirmişti.

    Osmanlı’da gerçek anlamda Halifelik Yapılmadığı için Müçtehit İmamlığı, Müctehit İmamlığı yapılamadığı için Tarikat Şeyhliği, Tarikat Şeyhliği yapılamadığı için Müftülük yapılamamış ve CAMİDE İMAM BİLDİĞİNİ OKUMAKLA SINIRLI KALMIŞTI.

    Engizisyon ve Halifelik faaliyetini “Cami’de İmamın bildiğini okuması”yla sınırlı tutan Osmanlı, 620 yılda bir tek Fethullah’ın yetişmesine izin vermemişti… Türkiye ise; Türkçe İbadet, Türkçe Ezan, Türkçe Kur’an, Türkçe Dua derken Yezit Hilafetine eşit, bir Engizisyon ve Halifelik faaliyeti başlatmıştır.

    Türkçe Ezan, Türkçe ibadet, Türkçe Kur’an, Türkçe dua ile başlayan Halifelik ve Engizisyon faaliyetiyle kurulan Yezid Hilafeti, Aleviliğin, Dedeliğin, Türbe Ziyaretlerinin yasaklanması benim için yeterlidir. Özer Ozankaya’nın Yabancı Düşünürlerin gözüyle Atatürk kitabını okmama gerek yok!.. Sünni din adamlarını devlet memurluğuna atayarak beslemek, Alevi Dedelerini asmakla kurulabilecek bir Cumhuriyet ve Laiklik olamaz.

    Atatürk, Osman bey gibi “NAMAZIMIZ KILINMIŞ, ORUCUMUZ TUTULMUŞ” diyen Edepali ve Dursun Fakih kadar büyük Alevi Dedeleriyle yola çıkmamıştır… Sözde Aydın Sünni Din Adamlarıyla ve Türkçe bir Engizisyon ve Halifelik kurmak için yola çıkmış… Zamanla Türkçeden vazgeçilerek Arapça Klasik Engizisyon ve Halifeliğe dönülmüştür.

    Ahmet bey, “1923’TEN BERİ LAİKLİĞİN DİNSİZLİK OLMADIĞINI, ATATÜRK’ÜN DE DİNSİZ OLMADIĞINI İSPATLAMAYA ÇALIŞAN ASKERLERİN DİKKATİNE… ” başlıklı bir yazı göndermiştim. Siz o yazıyı lutfedin bir kere daha okuyun…

    Ben, artık Atatürk hakkında kimin ne dediğini merak etmiyorum. Ama, “BİZ KURDUK, SİZ YAŞATACAKSINIZ!..” diye bir devlet sistemi olamayacağını; Cumhuriyetin; Cumhuriyet Senatosu, Cumhuriyet Ordusu, Cumhuriyet Polisi, Cumhuriyet Bürokrasisi, Cumhuriyet Adalet ve Yargısı gerektirdiğini; Atatürk’ün ancak Türk ve Sünni bir devlet kurabildiğini ve adına Laik Cumhuriyet dediğini biliyorum.

    Cumhuriyet, kendini kendini savunacak güçte bir sistemdir. Atatürk, kendi kendini koruyacak güçte bir Cumhuriyet kuramamış; gençliğe emenet ettiği Allah’a emanet bir sistem kurmuştur…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir