Osmanlı’nın Nesini Biliyorsunuz ? / What know about Ottoman?

Osmanlı’nın Nesini Biliyorsunuz?

1300 ile Fatih Devri arasındaki genişlemesini ve Hıristiyanlığa kafa tutan dinamizmini göz önüne alıp, egemen olduğu toprakların büyüklüğü ve egemenlik süresi gibi parametrelere bakınca, Osmanlı İmparatorluğu’nun olağanüstü bir tarihi fenomen olduğu kabul edilir. Jeopolitik konumu ve Birinci Dünya Savaşı’na uzanan yaşamı ile Avrupa’nın yakın tarihinde eşsiz bir konumu vardır.

DOĞAN KUBAN
Cumhuriyet Bilim Teknik 29.06.2012

Fakat bu büyük tarihi yapının hangi nitelikleriyle insanlık idealine katkıda bulunduğu sorulursa, zaman ve mekân yeterli ölçütler değildir. Kırım ve Macaristan’dan Cezayir’e kadar dilleri, dinleri farklı toplumları birlikte yaşatan bir politik irade olarak şaşırtıcı bir örgütlenme olan bu imparatorluğun, o uzun yüzyıllardan bugünün dünyasına ulaşan hangi insani değerler olduğunu araştırırsanız eliniz boş dönersiniz.
Bilim, sanat, edebiyat, tıp, fiziksel bilgiler, teknoloji, zenginlik olarak hepsi kendi çağlarında hapis kalmışlardır.

Vaktiyle İngiltere’de yaşayan Iraklı mimar dostum vardı. İslam uygarlığına olumlu bakan dürüst bir Bağdatlı idi. “Osmanlı İmparatorluğu yaşasaydı, iyi olurdu..” derdi.

Şimdi Türkiye’de kimileri Osmanlılık taslıyorlar ama ne Osmanlı tarihini biliyorlar
ne de dünyanın bugünkü halinden haberleri var. Irak, Suriye, Mısır, Hicaz, Yemen bundan
iki yüz yıl önce Osmanlı toprağı değil miydi? Sonra Anglo-Sakson dünyasının olmadı mı?
Neden koruyamadık? Hiç düşündünüz mü? 1595-1603 arasındaki tarih arakesitini
uykuda olanları biraz uyandırmak için yazdım.

Bu döneme özel ilgim, Macaristan’da kalan Osmanlı yapılarını bu arada Egri
(Eger, Erlau) camisinden kalan tek minareyi görmem. Ve Osmanlı minyatürünün en güzel örneklerinden birinin III. Mehmed’in Egri seferine ilişkin olduğunu bilmem.
Bu basit nedenlerle Yeni Cami’yi başlatan anası Safiye Sultan’ın yaşamını nedense
gül pembe görmüşüm.

Son günlerde bu dönemin tarihini daha yakından okudum. Osmanlı İmparatorluğu
denen gayya kuyusundaki cahilliğimden de utandım.

19 BOĞDURMA: ÖNCE CİNAYET SONRA TÖREN

III. Mehmet 29 yaşında Saruhan Sancak Beyliği’nden gelip tahta çıkmış, 1603’te 38 yaşında ölmüştür. Saraya geldiği ilk günün gecesinde en büyüğü 13 yaşında olan 19 erkek kardeşini Nizam-ı Âlem ve Kanunname’yi Âl-i Osman adına boğdurtmuştur. Aslında
III. Murad’ın bu sevgili oğlu, çok iyi yetiştirilmiş ve tahta valilikten gelen
son şehzadedir.

Fakat nizam-ı âlem adına olduğu için ertesi gün on dokuz şehzade ciddi bir törenle Ayasofya bahçesinde büyükbabaları III. Murad’ın mezarı yanına gömülmüşlerdir. Devlet büyüklerinin katıldıkları bir merasimle sultan olan ağabeylerinin öldürttüğü bu küçük şehzadelerin devlet töreni ile gömülmesi de bizim bugün anlamamıza olanak olmayan
bir garip davranıştır: önce cinayet sonra tören.

Peçevi, Naima, Selaniki bu 19 şehzadenin cenaze törenlerini yazar ama birlikte
nasıl öldürüldüklerini yazacak kadar gerçekçi olamazlar. Onlar resmi tarihçilerdir.
Bu cinayetlerin çevresinde başkaları da vardı. III. Murat’ın hareminden kalan 200 haseki ve cariyenin içinde hamile olanlar da Marmara’ya atılarak öldürülmüştür. (Sakaoğlu, Bu Mülkün Sultanları, s. 200-219) Kanımca bu Osmanlı sülalesinin en büyük aile cinayetidir.

Bu yasal kardeş cellatlığı Selçuklularda, Cengiz sülalesinde, Timurlularda, Abbasilerde, Safevilerde, Habsburglarda, Romanoflarda yoktur.

Osmanlı Sultanının egemenlik gösterisi olan özel cellatla öldürtme, boğdurma,
kelle uçurma sadrazamlara kadar uzanır. Sekiz yıllık saltanatında Diyarıbekir Beylerbeyi İbrahim Paşa, Sadrazam Ferhat Paşa, Sadrazam Hadım Hasan Paşalar da sultan tarafından öldürtülmüştür. Bu yumuşak, sakin bir adam olduğu söylenen ve kırk yaşına gelmeden ölen sultan-halife, kendi büyük oğlu Şehzade Mustafa’yı da 16 yaşında boğdurtmuştur.

TİYATRO SAHNESİ GİBİ

Bir Venedik dönmesi güzel kadının valide sultan olarak egemen olduğu bir hükümet düzeninde, ekonomik sıkıntılar, sürekli iç isyanlar (Celali isyanları vd.) saymakla bitmez.

Ne Anadolu’yu, ne Arap ülkelerini, ne Balkan Voyvodalarını, ne de Kafkasya’ya sızmaya çalışan Rusya’yı kontrol edemeyen Devlet-i Osmaniye’nin kırılganlığı, içyapısını oluşturan karmaşık öğelerin değişik kültür yapılarından ve coğrafi konumlarından kaynaklanır.

Balkanlarda birkaç yıl içinde, Egri’den daha önemli kentler el değiştirmiştir.
İmparatorluktaki huzursuzluk ve korkular başkente de yansıyordu.

Yeniçeri ve sipahiler sürekli başkaldırıyor, Devlet bunları birbirine kırdırıyordu.
Aslında her dönemde Osmanlı tarihi çoğunluğu devşirme ve değişik kökenli sadrazamların, beylerbeylerin, serdarların köşe kapmaca oyunu gibi yer değiştirdikleri bir tiyatro sahnesine benzer. Ülkenin diğer işleri de buna paraleldir. Para değerleri 8 yılda üç kez değişiyor. İstanbul yangınlarında üç büyük semt yanıyor. Halk Anadolu kargaşası nedeniyle aç. Padişah, anasıyla birlikte Topkapı, Eski Saray, Davut Paşa Köşkü arasında mekân değiştiriyor. İdarecilerin aldıkları rüşvetler arttıkça ülkenin ekonomik durumu kötüleşiyor.

Birçok seferde serdarlık yapmış olan Sinan Paşa iki kez III. Murat çağında, üç kez
III. Mehmet döneminde sadrazam olmuştur. Birçok düşmanı olmasına karşın kellesi uçmadan ölen Paşanın, Hammer’e göre, bıraktığı hazinede şunlar çıkmıştı:

RÜŞVET HAZİNESİNE BAKIN

20 sandıkçe (küçük sandık) zeberced, 15 inci tesbîh, 30 elmas, 20 miskal alîm tozu,
20 ibrik, bir satranç takımı, elmasla müzeyyen meşinden yedi sofra örtüsü, 16 siper, 16 eyer, 34 üzengi, güzel taşlarla süslenmiş 32 kalkan, 140 miğfer, 120 kemer, yine kıymetli taşlarla süslü 16 bilezik, sahanlar, 600 samur kürk, 600 vaşak kürk, 30 siyah tilki kürkü, 900 diğer kürk, sırmalı ve ipekli 1075 parça kumaş, 61 ölçek inci, iki elmas gerdânlık, süslü iki at örtüsü, inciyle işlenmiş 30 eyer, 600.000 duka altını,
2 milyon 900 bin akçe. (Hammer, Osmanlı Devleti Tarihi, cilt 7, s. 2191, 1985).

Hammer ‘Bu sadrazamlar, vezirler, beylerbeyleri, valide sultanlar, hasekiler niçin bu kadar çok rüşvet alıp zenginlik peşinde koşuyorlardı?’ diye sorar. Halk açlık çekerken saray ve çevresinin para düşkünlüğü olasılıkla, rüşvet vererek kafalarını kurtarma nedenine bağlanabilir.

Fakat rüşvetin en büyük mekanizması sarayda kurulmuştu. Ve başında Valide Safiye Sultan vardı. Bu dönemin, büyüklük itibarıyla olmasa bile, en önemli rüşvet olgusu
Venedikli Valide Sultan, haremin kilercisi Yahudi Kira kadın ve haremin baş kalfası
Canfeda Kadının idare ettikleri bu rüşvet mekanizması idi.

Hammer, sipahilerin, isyan sırasında, haremin orduya üstün kılındığını söylediklerini ve Kira kadının başını istediklerini yazar. Kira kadın, sadrazamın sarayında çocuklarıyla yakalanmış, vücudu parçalanarak büyük memurların kapılarına taze et olarak asılmıştı.

Bu bir devlet düzeni midir?

Yeni Osmanlılar buna bir devlet sürecinin neresine katılmayı düşünürler acaba?

Ya da biz ne demek istiyoruz mu derler?

ATATÜRK, bizim Osmanlı’dan gelmediğimizi açıkça şöyle vurguluyor :

“ Kafasını ve vicdanını en ileri gelişme alevleriyle güneşlendirmeye karar vermiş olan bugünün Türk çocukları, biliyor ve bildirecekler ki; onlar 400 çadırlı bir aşiretten değil, on binlerce yıllık, ari, medeni, yüksek bir ırktan gelen yüksek kabiliyetli
bir millettir.”

Nitekim 10. Yıl Söylevi’ni bağlama tümceleri de çok anlamlıdır. Adeta 600 yıldır Osmanlı Hanedanı’nın baskısı altında yok olmaya yüz tutmuş Türk’lük için yaptığı vurgu çok nettir:

“ Asla kuşkum yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük uygar niteliği ve büyük uygar yeteneği, bundan sonraki gelişimi ile geleceğin yüksek uygarlık ufkunda bir güneş gibi doğacaktır.”

(Bkz. Atatürk’ün Osmanlılar Hakkında Düşünceleri, bu sitede;
http://ahmetsaltik.net/arsiv/2012/05/Neo_Osmanliclilik_ve_Ataturkun_Gorusleri2.pdf,)

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir